Geçitleri görmek

MURAT ÇEPNİ

Simgesel değerler üzerinden yürütülen yalan savaşını kazanabilirsek, gerçek savaşı da kazanmış olacağız. Koskoca bir yalan imparatorluğu söz konusu. Ezilenlere, şov programlarındaki konuk rolü verilmeye çalışılıyor. Gerçeklik algılaması sakatlanmış birey, bir şovun parçası haline getirildiği sürece, kendini gerçekleştirmiş sayıyor. Şovun parçası değilse eğer, pasif ve edilgen bir figüran bile olamıyor. Başından sonuna bir dolgu malzemesi olup çıkıyor.

Milliyetçilik, şovenizm böyle bir zeminde hayat buluyor. Bu zeminde egemenler, kapitalist çıkarlarını, tüm halkın çıkarları olarak kabul ettiriyor, halkları gerici temelde sevk ve idare ediyorlar.

Karadeniz bölgesi, bu anlattığımız gerçekliğin en yakıcı hissedildiği yerlerin başında geliyor. Bu coğrafyada köken olarak Türk dahi olmayanlar, Türklüğü korumak ve yüceltmek için linçlere girişip, Hrantlarımızı öldürüyorlar.

Ekonomik olarak refah düzeyinin nispeten yüksek olduğu koşullarda, devletçi refleks daha hızlı gelişebildi. Karadeniz gençlerini kirli savaşa sürerken, ‘kahraman Karadenizli’ demagojisini geliştirdi. Devlet, özel olarak, Karadenizliler, bu ülkenin çimentosudur, propagandasını işledi, örgütledi.

Samsun’dan Rize’ye doğru yolculuk yapanlarımız, elbette ilk önce, muhteşem sahil doğasının duble yollarla nasıl katledildiğini görmüşlerdir. Bu mesele ayrı tabi. Ama birçoğumuz da üstgeçitleri ve isimlerini farketmiştir. Birbiri ardına sıralanan üstgeçitler, Karadenizlilerin hayatını kolaylaştırırken, onlara üstten üstten mesaj da verirler. “Dur yolcu, iyi anla buraları” derler.

Her geçide, kirli savaşta ölen bir askerin ismi verilmiştir. Yolcu bir an kendini resmi geçitte hissedebilir. Gelen geçene, halka, savaş gerçekliği ve milliyetçi duyarlılık unutturulmamaya çalışılır adeta. Ancak gören bir göz, zehirlenmemiş bir akıl, bütün bunları izlerken şunu da farkeder; askerlerin hepsi alt rütbelidir. Yoksul halk çocuklarına devlet, ölmeyi doğal bir vatani görev olarak sunarken, isimlerine de ancak üstgeçitleri reva görmektedir. Yani, görkemli devlet binalarına, kışlalara vs. vermezler, veremezler; zira hem sayıları çoktur, hem de simgesel anlam kayması yaşanır. Velhasıl Karadeniz’e biçilen rol, simgelerle beslenmek suretiyle politikleştirilir.

Sistemli devlet politikasıyla şovenizmin militanlaştırıldığı bu coğrafyada, sosyalist hareketin de tarihsel olarak önemli birikimleri söz konusu. Bu birikim, genelde yaşandığı gibi Karadeniz’de de, mücadelenin düzeyine göre şekilleniyor bugün. Örgütsel güç olarak sosyalist hareketin Karadeniz’deki varlığı, genel algılamanın tersine dikkate değerdir. Buradan hareketle üzerinde durulması gereken esas nokta, nicel güçten ziyade nitelik ve politika yapış tarzıdır.

Sözün özü; dokusuyla itinayla oynanarak kirletilen Karadeniz’de, sol siyasetin de bu ‘kirlenmeden’ etkilenmemesi beklenemezdi. Karadeniz, kirli savaşın, şovenizmin üretilip beslendiği yer haline getirilirken; sol siyaset de, önemli oranda sosyal şovenizmle sakatlandı. Hakim hale gelen toplumsal bilinç, siyaseti de şekillendirdi. Ulusal değerler üzerinden sosyalist siyaset üretme perspektifi, kimi siyasetlerde, sendikalarda özellikle Kürt sorunu üzerinden ciddi yarılmalar yarattı.

Politika, devrimci sosyalist ihtiyaçlar üzerinden değil de, halkın geri bilinci üzerinden inşa edilmeye başlandı. Bu oportünist siyaset, çubuğu büktüğü ‘Karadeniz gerçekliği’ne uygun bir politik hat oluşturdu ve buradan özellikle gençlik içerisinde gelişti. AKP ve cemaat karşıtlığına daraltılan siyaset, sonuç olarak, devletin Karadeniz politikasını zayıflatmaktan uzak kaldı. Daha da vahim olanı ise bu siyasetin, etnik siyasetin reddi ve sınıfsal siyasetin esas alınması olarak açıklanmasıydı. Minareyi çalan kılıfını uyduruyordu.

Kuşkusuz bu anlayış, ideolojik mücadelenin konusu olmaya devam edecektir. Ancak, şunu da görüp kavrıyoruz ki; mücadelenin, özellikle de Kürt ulusal mücadelesinin geldiği düzey, ezberleri bozup bilinçleri aydınlatıyor. Kirli savaş gerçekliği, bindirilmiş milliyetçi kıtalarda bile sorgulanır hale gelebiliyor. Savaş, en yüksek düzeyine çıkmasına karşın, bu kitlelerin ‘dolduruşa’ gelme düzeyi düşüyor, bunu yaşayıp gözlemliyoruz. Havanın özgürlükten yana dönmeye başlamasıyla, ‘sınıfsal solcularımızın’ yaklaşımları da değişiyor.

AKP ilelebet başımızda kalacak, gitse de şeriatı kurup gidecek korkusuyla şekillendirilen siyaset; AKP’nin burjuva işbirlikçi bir parti olduğunu ve ezilenlerin bu gidişe bir noktada dur diyeceğini göremedi. Kendi gücüne ve kitlelere güvensizlik. Oysa kimin aklına gelirdi, Trabzon Solaklı’da HES karşıtı türbanlı, çarşaflı, muhtemelen AKP oy vermiş köylülerin devlet güçleriyle kıyasıya çatışmaya girebileceği.

Karadeniz hızla yoksullaşıyor. Köyler, hatta ilçeler boşalıyor. Fındık ve çay kazanç olmaktan ziyade hızla külfet olmaya doğru gidiyor. Çevre felaketleri mal ve can kayıplarına neden oluyor. Kapitalist kar hırsı, muhteşem coğrafyayı HES’lerle doldurup yaşanmaz hale getiriyor. Özellikle çevre duyarlığı ve yaşam alanlarımıza sahip çıkıyoruz bilinciyle, doğru bir önderlikle yönlendirilmeye muhtaç, toplumsal bir muhalefet mayalanıyor. Bu gerçekliğin karşısında, devletleşen AKP, tarihin çöplüğüne gönderilmeye mahkumdur. Bunu, yine bu halk başaracaktır, elbette doğru bir önderlikle. Tam da bu noktada, HDK alternatifini tartışıp anlamaya devam edeceğiz.

* Atılım’ın 15 Eylül 2012 tarihli 30. sayısının Kardeşçe köşesidir.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 18 Eylül 2012, Salı 1:36
Kategoriler: Kardeşçe, Makaleler