Özgürlüğün filizlendiği mekan: 5 No’lu

Özgürlüğün filizlendiği mekan: 5 No’lu

Nasıl ki, ölümle yaşam hem birbirinin zıttı hem de tamamlayanıysa, 5 No’ludaki büyük kaybımız da bizi telafisi mümkün olmayan büyük acılara sevk etse de, bu direnişle birlikte Kürdistan’daki devrim ateşi zindanlardan dağlara doğru en sağlam adımlarını atmış oluyordu.

Özgürlüğün filizlendiği mekan: 5 NoluMEMLİ GÜNGÖR- Mevsimler itibariyle Eylül ayı sonbaharda yaprak dökümünün başlangıcı sayılır. Faşist askeri darbe nedeniyle, Türkiye genelindeki toplumsal olaylarda da gerçekten bir yaprak dökümü yaşanmaktaydı. İstanbul, Ankara ve de Diyarbakır zindanlarındaki sol siyasi tutsakların dışında bütün muhalefet teslim alınmıştı. Mahkemeler nedeniyle İstanbul’dan, Ankara’dan, Diyarbakır 5 No’luya getirilen devrimciler, Diyarbakır zindanıyla ilgili mukayesesini ifade ederken, “Burada bir gün kalmaktansa geldiğim yerde aylarca kalmayı tercih ederim” diyorlardı.

1980-’81-’82 dönemine kadarki işkenceye karşı direnişlerimiz, işkenceyi bir türlü durduramıyordu. ’82’nin Temmuz ayında 5 bine yakın tutsağın umutları tükenişe doğru giderken, Hayri Durmuş ve Kemal Pir mahkemeden dönüyordu. Sistemin ne yapmak istediğinin mesajını, daha önceden Kürdistan’ın çağdaş Kawası önder Mazlum Doğan vermişti. Hayri ve Kemal yoldaşlar olup bitenin bilincindeydiler. Hücrelerine vardıklarında, “ARKADAŞLAR BAŞARDIK” diye haykırmışlardı. İki yoldaş kararlarını mahkemede ilan ederken, Akif ile Ali yoldaşlar, “İşte bunu bekliyorduk, işkenceleriniz bize vız gelir. Şu andan itibaren ölüm orucuna yatıyoruz” diye faşist askeri mahkemenin yüzüne haykırarak, orada önderlerinin kararlarının altına imzalarını atmışlardı.

Diyarbakır zindanında ölümle yaşam-direnişle teslimiyet diyalektiği arasında kıyasıya bir savaş başlatmıştı. İdare panik içindeydi. Yirminci günlerde bile “Ölüm orucuna girmiş bu önderlere hala işkence ediyorlardı. Hayri yoldaş beton üstünde bağdaş kurup otururken işkence ekibi tazyikli su sıkıyordu. Çağdaş derviş olan Hayri yoldaşın yüzünde en ufak bir olumsuzluk görülmezdi.

Yanılmıyorsam büyük komutan Pir, dördüncü kat dokuzuncu hücredeydi. Su vermiyorlardı. Pir’in korkusuzluğu, işkenceye olan dayanıklılığı, Esat Oktay Yıldıran’ı çıldırtıyordu.

Bütün bunlara rağmen 9-13-15-17 Eylül günleri, yoldaşları olarak bu acı kayıplar bizim yüreğimizi yakarken, PİR’in Esat Oktay’a “5 No’lunun temeline öyle bir bomba yerleştirdik ki, bütün bu zulmünüzü yerle bir edecektir” şeklindeki tarihi öngörüsü aynen söylediği gibi gerçekleşti. Aynı zamanda bu tarihlerden sonra adım adım Kürdistan’ın her yerinde baharın dağlarda çiçeğe durduğu ve de yepyeni bir devrimin miladı oldu.

Yoldaşlarım altın harflerle tarihe geçmişti. Bir avuç “Apo’cunun” dışında kimse Kürt halkının yeni bir tarihin başlangıcında olduğunu fark etmiyordu. Belki bu tarihin başlangıcı 1981’de de olabilirdi. Büyük bir ihtimalle bu kadar önderimizi kaybetmezdik. Ama gene de bunun hatası, eksikliği varsa orda mevcut bulunan, önder konumunda olup alnının akıyla direnen ve bugün hala da mücadele içinde olan çok az sayıda ki PKK’li yoldaşlarımızın dışında, biz PKK’li kadroların ve ileri sempatizanların eksikliğiydi.

Bu bilge insanlarla, yakalanmadan önce siyasi yaşantımda, yakalandıktan sonra da uzun yıllar çeşitli cezaevlerinde birlikte kaldım. Ömrümün en dinamik yılları cezaevlerinde bu yoldaşlarımla geçti. Bazen yan yana, bazen bitişik koğuşlarda veya hücrelerde, bazen yakın cezaevlerinde iyi günde, kötü günde birlikte olduk. Gücüm oranında onları hiç yalnız bırakmadım. Ama onlar şehit düştüğü gün, emekçi, yoksul Kürt halkının geleceği açısından telafisi olmayan büyük kayıplar yaşadık. Diyalektik olarak nasıl ki, ölümle yaşam hem birbirinin zıttı hem de tamamlayanıysa, 5 No’ludaki büyük kaybımız da bizi telafisi mümkün olmayan büyük acılara sevk etse de, bu direnişle birlikte Kürdistan’daki devrim ateşi, zindanlardan dağlara doğru en sağlam adımlarını atmış oluyordu.

Çünkü, 9 Eylül’de büyük önder komutan Kemal Pir’le, 12 Eylül’de büyük önder M. Hayri Durmuş’la, 15 Eylül’de sevgili yoldaşım Akif’le ve 17 Eylül’de sevgili yoldaşım Ali ile halk olarak vedalaşmıştık. Fakat işte bu, yeni başlayacak mücadelenin tohumuydu.

Bu vedalaşma, öyle sıradan bir şey değildi. Zindanda 5 binin üstünde insanın ruhsal, beyinsel ve de bedensel kurtuluşunu sağlamanın en önemli adımı olurken, dışarıda da sömürge bir halkın dağlarında özgürlük rüzgarını estirmeye başlayacaktı.

Kürdistan’daki kontra başı 8. Kolordu Komutanı Kemal Yamak, Ankara’ya, yani Süleyman Demirel’in başdanışmanı olarak Cumhurbaşkanlığına atandı. Uzun süre Cumhurbaşkanı baş danışmanı olarak derin görevine devam etti. Sonra duydum ki, kaderiyle ölmüş. Kürtlerin talihsizliğine bakın ki, boğazına kadar insan kanına bulaşmış bir katil Azrail’e karşı bile torpilli oluyor. Ama onun Kıbrıs’ta eğitip Kürdistan’a birlikte getirdiği kontrgerilla komutanlarından Esat Oktay’ın sonuna Azrail torpili yetişmedi. Diyarbakır 5 No’luda, Deve Geçidi’nde, Dersim, Malatya, Elazığ sıkı yönetim işkencehanelerinde inleyen binlerce suçsuz, günahsız insanların ‘ahı tuttu.’ Komutanım Kemal Pir’in emaneti bu zalime bizzat iletilerek cezalandırılıyor. “’Laz Kemal’ olarak bilinen Apo’cu Kemal Pir’i hatırladın mı? Onun emanetini teslim etmeye geldim. Sana selamları var” diye bir iki cümle de konuşuyorlar. Sonrası biliniyor.

Benim cezam kesinleştiği için beni ilkin Malatya Özel Tip’e oradan da sürgün olarak Antep hücrelerine götürdüler. Haberlerde Esat Oktay’ın cezalandırıldığını duyduğumda yürüyemeyecek kadar hasta olmama rağmen hücre penceresine tırmanarak, “Hey millet duyun! Mazlum, Hayri, Kemal de duysun!” diyerek sevinç taklaları atmak isterken gücümün yetmemesi nedeniyle, sırt üstü yerdeki bankın üstüne düştüm. Bel kemiklerimde zedelenme oluştu ve aylarca bu acıyla yaşamak zorunda kaldım. Buna rağmen doktora “Bu habere değerdi” dediğimde, doktor şaşırmıştı. Esat’ın kim olduğunu, ölümünün bizim için ne anlama geleceğini doktor nereden bilecekti ki?!

Tabi ki, Diyarbakır 5 No’ludaki hukukla ilgili uzun şeyler söylemeye gerek yok. Bu durum çok iyi biliniyor. Kürdistan’da kurulan 12 Eylül Askeri mahkemelerinin hukukla hiçbir alakası yoktu. Doğrudan Genelkurmaya bağlıydılar. Bölgede asker-MİT ve işkenceci personel nasıl karar veriyorsa askeri mahkeme heyetleri de  o karara uymak zorundaydı. Buna uymayan savcı veya hakim aynı saatte görevden alınıyordu. Yani 12 Eylül rejimi, hukuk alanında da çeteler kurmuştu. Mahkeme heyetlerinin karşısında sıradan bir asker avukatları döver, ağzı burnu kan içinde kalan avukatı salondan dışarı atar, tutukluları yüzlerine konan sinekleri kovaladılar diye heyetin karşısında, yüzlerce avukatın gözleri önünde falakaya çektirir, mahkeme heyeti dayak bitinceye kadar kendi aralarında kahkahalarla sohbet ederdi. Tutsaklar söz hakkı aldıklarında ise kürsüye geldiklerinde topuk selamı verip, uzun künyelerini okuma mecburiyeti bulunuyordu. Sorulan sorulara sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’la cevap verilirdi. Evet kelimesi itiraf, hayır kelimesi ise direnmek dolayısıyla mahkemeye karşı gelmek demekti. Salondaki askerlere kağıt kalem verilirdi. Kim ‘Evet’, kim ‘Hayır’ diyor bunlar not edilir, cezaevinde ‘Hayır’ diyenleri korkunç dayak bekliyordu. Bu, oradaki hukuk açısından yeterli bir örnektir sanıyorum. Yaşadığımız yıllarda dünyada böyle bir hukuk olayı yoktur.

Ben bir Kürdistan devrimcisi olarak 1971 ve 1980 darbelerinin işkencelerini, zindanlarını yaşadım. Türk ve Kürt halkının özgürlüğü için ağır bedeller ödedim ve ödemeye devam edeceğim. Halklar temelinde birini ötekinden ayırmadım. İnsanlaşmayı, yukarıda isimlerini zikrettiğim yoldaşlarımdan öğrendim. Halen ayaktaysam bundan dolayıdır. Her yirmi dört saat bu ışık durmaksızın ülkeme yayılıyor. Yayıldığı için de gurur duyuyorum. Özellikle Atılım Gazetesi’ne 1982’de, Diyarbakır 5 No’luda sonsuzluğa kanat çırpan bu yoldaşlarımla buluşmama bu imkanı yarattığı için sonsuz teşekkürlerimi sunar, özgür yarınlar temennisiyle bütün çalışanlarını selamlarım.

Bu vesileyle; 9 Eylül 1982’de sevgili önderim Kemal Pir’i, 13 Eylül 1982’de sevgili önderim M. Hayri Durmuş’u, 15 Eylül 1982’de sevgili yoldaşım Akif’i ve 17 Eylül 1982’de sevgili yoldaşım Ali’yi şehit oluşlarının 30. yılında anarken, onları yüreğimizde hep saklı tutacağımızı ve sonsuza kadar yaşatacağımızı belirtiyor, anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 18 Eylül 2012, Salı 1:10
Kategoriler: Haberler, Sizlerden