Değişen ne?* – II

ARİF ÇELEBİ

Egemen yönetici blok ordu ve sermaye oligarşisinin ABD himayesinde uzlaşması, bu uzlaşmanın sermaye oligarşisi lehine olan güç dengesi kaymasını biraz daha geliştirmesi rejim krizinin aşılması anlamına gelmez. Rejimi krize sokan temel dinamik Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmediği gibi sorunu çözmeye yönelik bir program da henüz ufukta görünmemektedir. Elbette Demokratik Alevi Hareketi’nin taleplerini, politik İslamcı tabanın beklentileri kadar faşist devlet yapılanmasının tasfiyesine yönelik bir adımdan da söz edilemez. Kısacası, krize giren sömürgeci ırkçı faşist asimilasyoncu yapı yerli yerinde duruyor; bu yapının değişmesi için mücadele edenler ve talepler ileri sürenlerde.

Sorun böyle bir kriz var mı yok mu değil, bu “krizin nasıl aşılacak” sorusuna verilecek yanıttadır.

Bugüne kadar rejim krizine üç partinin üç ayrı programda yanıt vermeye çalıştığı söylenebilir. Sermaye oligarşisinin “değişim” partisi ‘demokrasi’ bayrağını yükseltiyor, ordu partisinin “ulusal” partisi ırkçı faşizm merkezli laiklik bayrağını sallıyor ve devrimin antifaşist partisi özgürlük bayrağını dalgalandırıyordu. Ne denli farklı renklerde görünürse görünsünler, bütün politik akımlar bu üç partinin çekim alanının bir yerinde, uzağında ya da yakınında yer alıyordu. Örneğin Kürt partisi devrimi rafa kaldırmıştı ama antifaşist cephenin başlıca unsurlarından, en önde duranlardan biriydi. Ya da HKP, TKP gibi partiler, söylemleri ne olursa olsun ordu partisinin eksenine kaymışlardı.

Bugün tarafların pozisyonunda değişiklik meydana gelmiştir. Ordu partisinin rejim krizine yönelik “ırkçı-milliyetçi” politikası iflas etmiştir. Sermaye oligarşisi de ordunun kimi taleplerini dikkate alan bir programa gerilemiştir. Böylece, sermaye oligarşisinin “değişim” programının çerçevesi de daraltılmıştır.

Egemen blokun yeni pozisyonu  budur. Buna karşın krizin hangi yönde aşılacağı ya da hangi yöne evrileceği, krize konu olan tarafların nasıl tutum alacağı ile belirlenecektir. Örneğin, Kürt ulusal demokratik hareketi ulusal varlığın tanınması yerine bireysel hakların genişletilmesine razı olacak mıdır? Bu gerçekleşmediği sürece aşılmak bir yana krizin daha da içinden çıkılmaz bir hal alacağı aşikardır. Çünkü bu, “ez-çöz”den sonra “değişim”in de çözümsüzlüğünü ortaya koyacaktır. Kürt ulusal hareketinin askeri saldırılarıyla ve kitle serhıldanlarıyla ortaya koyduğu irade ve yüksek başarı düzeyi KUH’nin ulusal hakları kazanma rotasından sapmak yerine, rotada ısrar ve hızı üst düzeye çıkarma kararlılığını göstermektedir. Keza, demokratik Alevi hareketi temel taleplerinden vazgeçecek midir? Vazgeçmek bir yana, bu talepler doğrultusunda seslerini daha gür çıkarmaya başlamışlardır. Ya da boynundaki ilmekten sonra politik İslamın beklentilerini karşılamaktan uzaklaşan AKP ile birlikte bu kesim de taleplerini bütünüyle bir kenara mı bırakacaktır? Dahası 12 Eylül faşist anayasasının değiştirilmesini isteyen milyonlar onun sermayenin çıkarları doğrultusunda ve ordu ile “uzlaşma” çerçevesinde revize edilmesini kolayca sindirecekler midir?

Görüleceği gibi egemen blokun şimdilik uzlaşması rejim krizinin aşılması anlamına gelmediği gibi, rejim krizinin aşılmaması bu uzlaşmanın da geçiciliğini ortaya koyar.

REJİM KRİZİ NASIL AŞILACAK: “DEĞİŞİM” Mİ, DEVRİM Mİ?

Sahnede üç parti görünmeye devam ediyor. Bir, “ulusalcı” parti bugün gerileme sürecinde. O nedenle asıl olarak sahnede “değişim” partisi ile devrim partisi, daraltılmış değişim programı ile politik özgürlükler programı karşı karşıyadır. Açık ki, ne denli zayıflatılmış olursa olsun devrimci partinin tutumu belirleyici olacaktır. Çünkü politik özgürlük programının uygulanması dışında taleplerini dile getirenlerin temel sorunlarını çözme yeteneğinde bir program yoktur. Kürt ulusal hareketinin dinamizmi, rejimin temellerinde deprem etkisi yapmaya devam ediyor. Nicel zayıflığı Batı’da devrimcilerin başlıca dezavantajı olsa da nesnel devrimci olanaklar onun başlıca avantajıdır. Her şeyden önce gelinen aşamada tek dil, ulus, din, mezhep esasına göre şekillenmiş bir devlet yapısının esnetilmesi zordur. Bu zorluk, salt bu yapının katılığından değil, talepler ileri sürenlerin o yapının esneyebileceğinden öte daha geniş beklenti içinde olmasından kaynaklıdır. Pansuman tedbirlerle çözüm üretme dönemi geride kaldı. Buna peyderpey dünyayı saran ekonomik kriz korkusu ve işçi hareketindeki artan canlılık, ekonomik krizin tetiklenmesi kuvvetle muhtemel dinamikler ve faşizme karşı birikmiş yılların öfkesini ekleyin, nesnel olanaklardan kasıt edilenin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Rejim krizi, daraltılmış “değişim” programı ile mi yanıtlanacak, yoksa rejim krizi devrimci krize mi itilecek, kritik soru budur. Sonuçta belirleyecek olan, bu iki karşıt iradenin tutumu olacaktır. “Değişim” partisinin liberal sözcülerinin antifaşist, devrimci hareket üzerine bunca gelmelerinin, karşı devrimci propagandayı sol-liberal jargonla şiddetlendirmelerinin nedeni budur. Kürt hareketi, demokratik Alevi hareketinin, işçi hareketinin, antifaşist partilerin ve devrimcilerin burjuvazinin “değişim” programının reddi temelinde ve politik özgürlük programı üzerinde objektif olarak, talepleri itibarıyla buluşmasından ve bu buluşmasının, öznel olarak da gerçekleşmesinden burjuvazi son derece korkmaktadır. İşte bu nedenle antiemperyalizm ve devrim iddiası, politik özgürlük mücadelesi burjuva “değişim” cephesinin stratejsinde ana darbenin doğrultusu haline getirilmekte, ideolojik saldırı ve politik tecridle kitleler nezdinde itibarları zedelemek istemektedir. Seslerinin kitlelerle buluşması, kendilerine olan güvenleri sarsarak engellemek istemektedir. “Umut kırma” yönünde açılmış bir cephedir bu. Ne var ki, rejimin esneme kabiliyetinin zayıflığı bu cephenin başlıca handikabıdır. Nitekim, Kürt ulusal hareketinin askeri ve siyasi başarıları karşısında ordu ve hükümetin askeri ve siyasi yeni saldırı kararları almakta gösterdiği uyum, bu cephenin gönüllü silahşörlerini hayal kırıklığına uğratmıştır.

DEMOKRASİ ALDATMACASI MI, POLİTİK ÖZGÜRLÜK MÜ?

Öyle görünüyor ki önümüzdeki dönem temel tartışma gündemi bu ikilem etrafında şekillenecektir. Politik iradeler bu ikileme verdikleri yanıta göre yan yana ya da karşı karşıya geleceklerdir. Ergenekon’un sınırlandırılması, daha ileri noktalara ulaşmasının engellenmesi için kontgerillanın planlı-sistemli provokatif eylemleri kadar, kendilerine dokunulması tedirginliği içinde şuursuzca saldırılara girişen kesimlerinin faaliyetleri de içinden geçtiğimiz sürecin başlıca unsurlarından biri olmaya devam edecektir. AKP-ordu arasındaki laiklik-antilaiklik çekişmesinin de biteceği sanılmasın, çekişmenin gündemden geri noktalara savrulması “uzlaşma”nın hangi şekilde süreceğine bağlı olacaktır. AKP şimdilik “laikçi”lere malzeme vermemek için azami dikkat gösterecektir. Bunlar bir yana, bir bütün olarak egemen burjuva blok faşist devlete daha kalın bir “demokrasi” sıvası çekerek rejim krizini aşma yolunda hamleleri yapmada daha heveskar davranacaktır. Kontrgerillayı dağıtmak yerine, onun sokağa salınmış unsurlarını, farklı yönlere kaymış olanları, ABD ekseni dışına çıkmış olanları dağıtma; 12 Eylül faşist anayasasının burjuva demokratik bir anayasayla değiştirmek yerine, sermaye oligarşisinin çıkarları doğrultusunda revize edilmesi, böylece “cumhuriyetin temel prensipleri”nin başında gelen “tek millet” esasına dokunulmaması; devletin faşist unsur ve kurumlardan arındırması yerine uçlaşanların törpülenmesi ve asıl gövdenin yeni ihtiyaçlara uygun olarak düzenlemesi ve bütün bunların “AB reformları” tantanasıyla propaganda edilmesi, politik gündemin öne çıkan/çıkacak unsurları oldu/olacaktır. Bir yandan Kürt Ulusal Demokratik Hareketine yönelik şiddetli saldırılar hız kazanarak devam edecek ama diğer yandan “bireysel haklar” daha çok dile getirilecektir. Zaten birincinin politik amacı ikinciye razı etmek içindir. Kürt sorununda taraf “bireysel haklar” mı, “kolektif (ulusal) haklar” mı ikileminde iradesini, karşı tarafa kabul ettirmek için mücadeleyi boyutlandıracaktır. Devlet askeri saldırılarla politik öncünün iradesini kırmaya yönelirken, “bireysel haklar”, “AB reformları”, “ekonomik yatırım” vb. yollarla da Kürt ulusunu öncüsüyle birleşmiş iradesini parçalamayı hedeflemektedir. Keza, Alevilerin temel demokratik taleplerini kabul etmek yerine -örneğin Diyanet Başkanlığının dağıtılması- onları sistemin parçası haline getirmek -örneğin Diyanet’te büro açmak- bir başka tartışma ikilemi olmaya adaydır. Demokratik hak ve özgürlüklerin, toplantı, yürüyüş, söz, basın, örgütlenme haklarının teminat altına alınması yerine, temel gerici faşist yasalara dokunmadan “demokratik adımlar” atılıyor görüntüsü yaratarak kitlelerin demokrasi özlemini faşist devlete çekilecek sıvanın harcı haline getirme çabası da başlıca konulardan biri olacaktır.

Görülecektir ki, ister toplumsal farklılaşmalar temelinde -ulusal, dinsel, mezhepsel- süregelen çelişkiler, ister sınıfsal farklılaşmalar temelinde -ki gerçekte birincisi ikincinin örtük biçimidir- etki eden çelişkilerin çözümünün ilk elde gelip dayandığı konu politik özgürlük sorunudur. Dahası, egemen burjuvazi içinde debelendiği rejim krizini “demokrasi” manevrasıyla aşmaya çalışmaktadır. Proletaryanın sınıf temsilcilerinin bugün odaklandığı bütün gayreti ise “politik özgürlük”ten yoksun bir “demokrasinin” sahteliğini kitlelere göstermektir. Bir başka deyişle ortaya çıkan her politik gelişmeye bu doğrultuda müdahale etmek ve;

a) Emperyalizmle kölece bağların kesilmesi,

b) Faşist kurum ve yasaların lağvedilerek faşist kadroların tasfiyesine,

c) Kürtlerin bir ulus olarak tanınması ve buna uygun olarak haklarının teminat altına alınması

d) Alevilerin demokratik taleplerinin karşılanması,

e) Diyanet’in lağvedilerek dinin bireysel konu olarak kabul edilmesi,

f) Söz, basın, toplantı, örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan her türlü engelin kaldırılması,

yönünde müdahale etmek, yani politik özgürlük elde edilmeden emperyalist tekellerin iç hegemonik güç haline geldiği, faşist kurum ve kadroların iş başında olduğu, Kürtlerin “ulusal” haklarının tanınmadığı, demokratik hak ve özgürlüklerin zapt-u rapt altında tutulduğu, Alevilerin demokratik taleplerinin hiçe sayıldığı bir yerde “demokrasi” söyleminin bir lafazanlıktan, aldatmacadan öte bir anlam taşımadığını göstermektir. Rejim krizini devrimci krize doğrultmak bu yoldan gerçekleşebilir.

İşte egemen burjuvazinin bu sahte, aldatıcı “demokrasi” bayrağını onun elinden çekip almak, “demokrasiyi” asıl sahiplerine teslim etmek için yegane yol politik özgürlük mücadelesini yükseltmektir. Çünkü ancak bu yoldan burjuvazinin “demokrasi” maskesi indirilebilir ve ancak bu yoldan politik özgürlüğün olmadığı yerde demokrasiden söz edilemeyeceği gösterilebilir.

Meseleyi devrime havale etmek; milyonları burjuvazi karşısında politik olarak silahlandırmaktan uzak durmak, yalnızca milyonları değil, kendini boş avuntularla aldatmaktan başka bir işe yaramaz. Ve berbat bir lafazanlık ve tasfiyecilikten öte bir anlama gelmez. Devrim gökten inmez, yerden göğe yükselir. Lafazanlıkla devrimci çaba arasındaki fark budur. Gerisi mi? Gerisi “tasfiyeciliğe yatmak”tır.

* Yazarımızın, Teoride Doğrultu dergisinin Ekim-Kasım 2008 tarihli 33. sayısında yayınlanan yazısının ikinci bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.

* Atılım Gazetesi’nin 28 Eylül 2012 tarihli 32. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 4 Ekim 2012, Perşembe 15:30
Kategoriler: Makaleler, Teori