Che’nin Türküsü*

“Söyler dururum bu türküyü/ Ezgisi anlatır özgürlüğü/ Öldürdüler gerillayı/ Kumandan Che Guevara’yı”

Ekim ayındayız. Ekim ayı Ernesto Che Guevara’yı anımsatır hep bana. Dilimde onun türküsüyle uyanırım her sabah. Tamı tamamına otuz dört yıl önce, Bolivya La Higuera’daki küçük bir okulda, dünya devriminin simgesi olan yüzünü beş yüzyıldır ezilen bir kıtadan, başka uslanmaz şafaklara doğru uzatmıştır Ernesto Guevara de La Serna. 9 Ekim 1967 günü yönetime karşı gerilla savaşı yürüttüğü Bolivya dağlarında öldüğünde halkların ve devrimlerin Che’sidir artık. Her dilde söylenir türküsü. Yağmurlu Ekim sabahlarında; Hasta siempre companero guerillero (sonsuza dek gerilla yoldaş), der içimizdeki ezgi.

Jean Cormier’nin Che Guevara adlı kitabını okudum bu yıldönümünde. Ölüm Nereden Gelirse Gelsin alt başlığını taşıyor Can Yayınevi tarafından basılan kitap. Yakınlarının tanıklıklarıyla Ernesto’nun CHE oluşunun öyküsünü anlatıyor. Bir yeni insanlaşma, aynı anlama gelmek üzere bir devrimcileşme öyküsü bu aynı zamanda. Bizi ilgilendiren yönü de bu aslında. Küba’ya ve Latin Amerika’ya bakmak emperyalizmin çıplak yüzünü görmek anlamına geliyor hiç kuşkusuz.

Haziran 1928’de Arjantin’in Rosario kentinde doğuyor Ernesto. İki yaşında Rio nehrinin kıyısında ilk astım krizine tutuluyor. Artık sürekli mücadele edeceği bu hastalık uzun olmayan ömründe yol arkadaşı oluyor ona. Cılız bir çocuk olarak büyüyor. Ancak daha o zamandan saygı duyulmaya başlanan olağanüstü bir kişiliğe bürünmektedir. Hastalığını yenmek için kendini spora veriyor: Futbol, tenis, golf, hatta rugby!

Aydın bir aile yapısına sahiptir. Kısa zamanda bir kitap kurdu olup çıkıyor. Kitaplar en yakın dostu oluyor kısa sürede. Jung’u, Adler’i, Marks, Engels ve Lenin’i okuduğunda daha 15 yaşındadır. Hiç duraksamadan okuyor; Sophokles’ten Robinson Crussoe’ya, tutkuyla okuduğu Freud’den Üç Silahşörler’e atlayarak. Fransız şiirini hatmediyor, London’u, Kipling’i, Stevenson’u da öyle.

23 yaşında arkadaşı Alberto Granada’yla birlikte kıtayı tanımaya karar veriyorlar. 29 Ekim 1951’de Arjantin’den yola çıkıyorlar. Yedi ay boyunca Şili, Peru; Kolombiya ve Venezuela’yı dolaşıyorlar. Bu arada kıtanın gerçek sahipleri olan ama en çok ezilen kesimiyle; Kızılderililerle tanışıyorlar. Bu Ernesto’nun eşitsizliğe duyduğu öfkeyi somutlaştıran bir durum oluyor. Bilgi ve deneyimlerini artırmış olarak tıp öğrenimini tamamlamak üzere Buenos Aires’e dönüyor. Ve bir “alerji uzmanı” olarak yeniden yola koyuluyor. Tren garına onu uğurlamaya gelen annesi Celia, trenin ardından koşarken oğlunun tarihin rüzgarına karışıp giden şu sözlerini duyuyor; Aqui va un soldado de Amerika! (Giden Amerikalı bir Askerdir!)

Önce bir demokratik devrim yaşanan Bolivya’dadır. Toprak reformu sözü verilmiş Kızılderililerin, tapularını almak için geldikleri Köyişleri Bakanlığı’nın önünde DTT püskürtücüsüyle ilaçlandığını görünce bir insan olarak aşağılandığını hissediyor. “Eğer Kızılderilileri manevi yalnızlıklarından kurtarmayı başaramazsa, onlara ruhlarının derinliklerine varıncaya kadar ulaşmayı başaramazsa ve onlara insan olmanın vakarını yeniden kazandırmayı başaramazsa, bu devrim iflas eder” diye düşünüyor kararlılıkla. Ernesto’nun bu vargıları daha sonra, bir devrimin başarılı olabilmesi için önce insanın değiştirilmesi gerektiği düşüncesine doğru evrilecektir.

Bu arada, 26 Temmuz 1953’te Fidel Castro adlı bir öğrenci lideri, diktatör Batista’ya karşı başkaldırmış, Küba’nın Santiago yakınlarında Moncada kışlasına bir saldırı düzenlemiştir. Ernesto Bolivya’nın başkentinde çocukluk arkadaşı Ricardo Rojo’yla karşılaşır. Guetamala’da bir devrim patlak vermek üzeredir. Rojo oraya gitmeyi teklif eder. Ve Ernesto, üstü başı perişan, ayakları kan içinde tutkulu sevdası devrimin peşine düşer. Yolu Costa Rica’dan geçmektedir. Burada Moncada baskınına katılmış iki Kübalıyla, Calixto Garcia ve Severino Rosell’le tanışıyor. Kübalılar Fidel’in tutuklandığı baskın sonrası kaçmak zorunda kalmışlardır. Onların öyküsünü dinleyen genç Arjantinli, üniversiteyi yanında okuduğu sevgili teyzesi Beatriz’e şunları yazıyor; “Tia, tia, tia: United Fruit’in (Kuzey Amerika politik çarkını böyle adlandırıyor) etki alanı içindeki yerlerde dolaştıkça, gücünün ne korkunç boyutlarda olduğunu gördüm. Ve kendi kendime, bu kapitalist ahtapotun tamamen yok edildiğini görünceye kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğime yemin ettim. Gerçek bir devrimci olabilmek için kendimi yetiştirmek üzere Guatemala’ya gidiyorum.”

Guatemala’da ilk eşi Perulu devrimci Hilda Gedea’yla karşılaşıyor. Hilda onu Perulu yurttaşlarıyla ve Kübalılarla tanıştırıyor. Kübalı dostları ona El Che demeye başlamışlardır bile. Tam bu sırada Birleşik Devletler Guatemala devrimine saldırmaya hazırlanmaktadır. Ancak istifaya zorlanan Başkan direnmekten yana değildir. Che; “Şimdi Mexico’ya gitmeye hazırlanıyorum. Ne olursa olsun, bir sonraki silahlı isyana katılacağım” diye yazar Beatriz teyzesine. Meksika’da Hilda, Ernesto ve Kübalılardan oluşan bir grup yine bir araya gelmiştir. Kübalılar Fidel Castro ve kardeşi Raul’un serbest bırakılmasını beklemektedirler. İşte 26 Temmuz 1953’te gerçekleştirilen Moncada Baskını anısına M 26–7 adını alacak olan örgüt o günlerde hayata geçirilecektir. Bu arada Ernesto bir hastanede gönüllü doktorluk yapmakta ve fotoğrafçılıkla geçinmektedir. “Hekim, arkeolog, yazar gazeteci, fotoğrafçı, ozan satranç oyuncusu, sporcu, sonra gerilla savaşçısı, ulusal bankanın başkanı, bakan, büyükelçi. Hiç kuşkusuz Che ‘çoğul’dur. Ben’i bilinçli olarak ve ısrarla, azimle, biz’e doğru götürmüştür. O bir kaleidoskoptur, her yüzeyi öteki yüzeyi aydınlatır ve yönlendirir” saptamasını yapar haklı olarak kitabın yazarı.

Fidel Castro’yla Che Guevara ilk kez 8 Temmuz’da bir gece yarısı buluşurlar. Fidel gün ağarmak üzereyken, savaş için donatılmış bir yatla Küba’ya gitme projesini açar. Ernesto bundan böyle M 26 – 7 hareketinin mensubu El Che’dir artık. Daha Mayıs ayında; “Havana büsbütün başka duygularla çekiyor beni: Lenin’in bazı yazılarında anlattıklarını yaşayan bir gerçek olarak görmek ve bu duygularla ruhumu doyurmak istiyorum” diye yazmıştır babasına. Fidel ona önerdiği zaman bir saniye bile tereddüt etmemiştir, cevabı, evet! Ama bir şartla, Küba Devrimi’nin zaferinden sonra tekrar gezgin devrimci hüviyetine geri dönecektir. Bir zafer söz konusu olursa tabii!

Onları Sierra Maestra dağlarına ulaştıracak bir çıkartmaya hazırlandıkları için, savaş antrenmanları dışında, hastanedeki işi, bilimsel araştırmaları, gazetelere politika ya da Kolomb öncesi tarih konusunda yazılar yazmakla geçen bir günden sonra, günde ancak beş saat uyur.. Zamanını devrime adamış bir savaşçı olarak çok çalışkan ve disiplinlidir. İçki içmez, sigaraya Kübalılarla tanıştıktan sonra alışır. Franko’ya karşı savaşmış eski bir generalden, Alberto Bayo’dan gerilla dersleri almaya başlarlar. Bu arada, Bayo’yla satranç oynamakta ve şiirler yazmaktadır Che; “Gidelim/ şafağın ateşli öncüsü/ gizli ve unutulmuş yollardan/ kurtarmaya o yeşil timsahı” Yeşil timsah Küba’dır. Bir veda mektubu yazar ailesine; “Epeyi oluyor, genç bir Kübalı beni, lideri olduğu bir harekete, vatanının özgürlüğü için yapılacak silahlı mücadeleye katılmaya davet etti, tabii kabul ettim. Ve şimdi benim geleceğim Küba devrimine bağlı artık. Ya onunla birlikte zafere ulaşacağım ya da öleceğim.” Bu mektup kendi deyimiyle gösterişsiz ama içten bir vedadır. “Bu andan itibaren, ölümümü bir kayıp olarak algılamayın. Nazım Hikmet gibi: Mezarıma sadece bitmemiş bir şarkının hüznünü götüreceğim’. Hepinizi kucaklıyorum” diye bitirir sözlerini.

Sonrası herkesin bildiği hikaye… 82 özgürlük savaşçısının Granma (büyükanne) adlı yatla adaya çıkışı, barbudoların (sakallılar, halk onlara bu adı takar) adada karşı konulmaz ilerleyişi, gerillaların doktorunun comandante oluşu, Santa Clara savaşını kazanışı ve 1959 Ocak ayının üçüncü günü Havana’ya giriş. Bütün ada Che’yi tanıyor. Ona el Guerillero Heroico, kahraman gerilla diyorlar. Bir savaş arkadaşı Doktor de la O; “İnanılmayacak kadar güçlü bir iradesi vardı, astımına bile söz geçiriyordu. Hastalığa yenilmesi için, krizin çok ağır olması gerekti. Astımlıların hepsinin ortak yazgısı olan, soluksuz kalma korkusunu yenebiliyordu… Araştırmayı seviyordu, istese ünlü bir bilim adamı, bir hoca olabilirdi, o, asker olmayı yeğledi. Yorulmak bilmez bir okuma tutkunuydu, mola verildiğinde bizler yorgun,bitkin, hemen uyumak için gözlerimizi kaparken o kitabını açıyordu” diye anlatıyor gerilla savaşçısı Che’yi.

 Altı yıl boyunca Küba devrimi için çalışır Che. Önce devrimin gezgin büyükelçisidir. Çin, Mısır, Japonya; Hindistan… Devrimi anlatmak ve destek aramak için dünyayı dolaşır. 7 Ekim’de INRA’nın (Tarım Reformu Ulusal Enstitüsü) başına getirilir. 26 Kasım 1959’da ise Küba Merkez Bankası Başkanıdır. Bu yıldırım atamanın adada ağızdan ağza dolaşan bir öyküsü vardır. Fidel 26 Kasım’da güvendiği yakın adamlarıyla toplantıda şöyle sormuştur: Aranızda ekonomist var mı? Bir tek el kalkmış, Ernesto’nun eli. “Pekala Banco Nacional’ın başkanı sen olacaksın.” Che şaşkındır; o ‘Aranızda komünist var mı?’ diye anlamıştır soruyu. Hekim, savaş komutanı, elçi, tarım reformcusu, Ulusal Banka yöneticisi… Her şeyi yapmıştır Che, ama ‘çok zor bir meslek’ dediği devrimciliktir asıl işi. Çünkü insanlarının yazgısını değiştirmenin başka yolu olmadığına inanmaktadır. Bir savaş arkadaşı Orlando Berrego; “Onun gözünde sosyalizm bilincin gelişmesinde çok büyük önemi olan, çok büyük bir serüvendi” der.

6 Ağustosta Fidel Castro Kuzey Amerika petrol şirketlerini ulusallaştırdığında, ABD’nin Küba devrimine alacağı tavır kesinlik kazanır. Küba’nın seçtiği yol da netleşmiştir böylelikle Latin Amerika Gençliğinin Havana da düzenlediği bir kongre de 8 Ağustos’ta şunları söyler Che, “Bana devrimimizin komünist olup olmadığını soracak olursanız, ben, Marksist olduğunu söylerim. Devrimimiz, Marks’ın nirengilerle gösterdiği yolları kendi yöntemleriyle bulmuştur. Şimdi ben burada tüm inancımla şöyle sesleniyorum: Sovyetler Birliği, Çin, sosyalist ülkeler ve özgürlüğünü kazanmayı başarmış eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerin halkları bizim en yakın dostlarımızdır. Latin Amerika’daki bazı hükümetlerin, bize, ısıramadığımız eli öpmemizi salık vermesine karşın, bizim, kıtamızın büyük köle taciriyle bir kıtasal birlik çerçevesinde bir araya gelmemiz mümkün değildir.” Latin Amerika üniversitelerini fethedecek olan, ‘Cuba si, Yankis no’ sloganı bu sözlerden kaynaklanacaktır.

Soğuk Savaşın ivme kazandığı bir dönemde gerçekleşir Küba Devrimi. Hem de Latin Amerika’nın arka bahçesinde. Ne sabotajlar, ne Domuzlar Körfezi çıkartması yetmez Kübalıları alt etmeye. Kennedy döneminde gündeme gelen, Latin Amerika ordularının iç düşmana yönelmesini öngören Ulusal Güvenlik Doktrini Küba devriminin derslerinden biri olmalıdır. Öte yandan Sovyetler Birliği bu Soğuk Savaş döneminde komünist değil nasyonalist bir politika izlemeye başlamıştır. Sovyetlerin programında bir dünya devrimi yoktur artık. Sovyetler Birliği mevcut kazanımlarını koruma doğrultusunda bir politika izlemektedir. Bazı ödünler karşılığında geri dönebilmek için ileri adımlar atmaktadır. Küba devrimine de bu perspektiften bakıyor. 1963 yılında Küba’da füze krizi patlak verdiğinde, Küba’nın görüşünü almadan, Türkiye’deki Amerikan füzelerinin çekilmesi karşılığı, hem de Türkiye’deki füzelerin çekilmesini beklemeden Küba’daki füzeleri söküyor. Böylece rakibinin iradesine boyun eğmeye ne denli yatkın olduğu netlikle ortaya çıkıyor. İşte Che bunu görüyor.

24 Şubat 1965’te Cezayir’de toplanan Asya-Afrika ülkeleri konferansında bir konuşma yaparak düşüncelerini açıklıyor. Şöyle diyor; “(… Sovyetler) işçi sınıfının küresel hedeflerinden uzaklaşmış, davamıza tümüyle yabancı bencil bir politikanın çıkarlarını gözeterek, halkçı devrim hareketlerine vereceği desteğin pazarlığını yapmaktadır. (…) Bilinçlerde tüm insanlık için kardeşçe bir yaklaşımı sağlayacak değişimler oluşmamışsa sosyalizmin varlığından söz edilemez.” Che yalnız bir inanç savaşçısı ve idealist değil sosyalizmin sorunlarını ciddi biçimde gören bir teorik beyindi de. Onu çileden çıkaran karşılıklı çıkar temelli Sovyet politikalarını yerden yere vurdu Cezayir konuşmasında: “Yoksul ülkelerin sınırsız ıstırapları ve alın teri karşılığında elde edilen hammaddeyi dünya piyasalarındaki fiyatla satar ve dev, çağdaş, tümüyle otomatikleşmiş fabrikalarda üretilen makineyi yine gene dünya piyasasındaki fiyatla satın alırsanız, karşılıklı çıkardan nasıl söz edebilirsiniz? Şayet değişik bloklardaki uluslararasında da böyle ilişkiler kurulabiliyorsa, bundan sosyalist ülkelerin de emperyalist sömürü düzeninde suç ortağı olduğu sonucunu çıkarabiliriz” diyerek Sovyet politikalarına cepheden eleştiriler getirdi. Onun bu görüşleri, devrimin yeni insanı konusunda söyledikleriyle de uyumluydu.

O devrimin ancak yeni bir insan tipi tarafından sürekli hale getirilebileceğini söylüyordu. Kâra ve tüketim toplumu kalıplarına göre yetişmiş insan tipinin kökten değişmesi gerektiğine inanıyordu. Sovyet insanının tersine çevrilmiş Amerikalılar olduğunu söylüyor. Bu yüzden Marksist iktisatçılar arasında görülen Bettelheim’in İşletmelerin özerkliğini ve finansal sorumluluğunu öneren, ayrıca çalışanların, üretimin artmasına ve kalitenin yükselmesine özen göstermeyi teşvik edecek bir ücret uygulanması önerisini derhal geri çeviriyor. Çünkü o meta değişimine yol açan kârı temel alan her uygulamanın kapitalizme götürdüğünü biliyor. Aynı şekilde işin niteliği gereği ücretlerde farklılığı kabul etmekle birlikte, ücretlerin çalışmada üretkenliğin arttırılması ve ürün kalitesinin yükseltilmesi amacıyla kullanılmasını şiddetle reddediyor. “Bunlar kapitalizmin uyarıcıları. Bunların yerine, yeni bir insan yaratacak moral uyarıcılar gerek bize” diyordu.

1963 güzünde tüm adayı elektriklendirme projesiyle birlikte duygusal akımın insan kardeşleri arasında da geçmesi için şu sloganı ortaya atıyordu: Hombre lobo no, hombre nuevo si! Yani kurt insana hayır, yeni insana evet!. Kapitalizm Bir kurtlar toplumudur. Bu yüzden, homo homini lupus (insan insanın kurdudur) denmiştir. Kübalı bir aydına şöyle yazıyor Che; “Geçmişte bıraktığımız topluma tamamen sırtımızı döndükten sonra, yeni toplumu yarattığımız bir insanla oluşturmak istedik; kurtlar toplumunun kurt insanı yerini bir başka insan tipine, benzerlerini yemek gibi yok edici bir dürtüye sahip olmayan insana bırakacaktır… Ne var ki çıkar, mutluluğun anahtarı olma niteliğiyle ağır basıyor hâlâ.” Bugün yenilgiye uğrayan devrimler yeni insan sorunun yakıcılığını göstermiştir. Che’ye göre devrim özveridir, savaştır, geleceğe inanmak, güvenmektir. Ve yeni bir hombre nuevo (yeni insan) yaratmak için rantı ve kişisel çıkarı yok etmek gerekir. Maddi teşvik ve uyarıcılara soğuk bakması da bu yüzdendir. “Karşıt sistemin savunucuları için tüketim maddeleri, hayatın vazgeçilmez parçası ve bilincin temel unsuru. Kanaatimizce maddi uyarıcılar (aslında uyuşturucular) ve bilinç, birbiriyle hiç örtüşemeyecek iki zıt kavramdır” diyordu.

Onun hayallerinin ufku çok genişti. 68 gençliğinin dilinde bir slogan olacak olan gerçekçi olun, imkansızı isteyin diyen odur. Bu yüzden partinin önemine inanır. Ve üçüncü bin yıla girmiş insanlığın içinde bulunduğu durum söz konusu olduğunda şu sözlerin önemi bir kaz daha ortaya çıkar: “Devrim partisinin ideolojik itici gücü, motoru olan Devrim, tüm dünyayı kaplayacak bir düzeye erişemezse, ölümden başka sonu olmayan bir süreç içinde kendi kendini tüketir.” İşte onun tüm unvanlarını bir tarafa fırlatıp 3 Kasım 1966’da Bolivya dağlarına çıkışını bu düşüncelerde aramak gerekir. Kimilerinin iddia ettiği gibi Fidel’le arası açıldığı için değil, emperyalizme karşı yeni bir cephe açmak, devrimi Latin Amerika, Asya, Afrika ölçüsünde yaymak için çıkar yola. Bu yüzden önce Lumumba’nın vatanı Kongo’ya gider bir grup Kübalıyla. Sonra geri döner Afrikalı gerilla önderlerinin isteği üzerine. “Gerilla savaşına olan güvenim daha da arttı. Ama başarısızlığa uğradık” yazacaktır not defterine. Aralık 1964’te: “Ben Kübalıyım, aynı zamanda ben Arjantinliyim ve sayın Latin Amerikalı temsilciler alınmasınlar ama Latin Amerika söz konusu olduğunda öylesine vatanseverim ki, zamanı gelince, Latin Amerika ülkelerinin herhangi birinin özgürlüğü için, hiç kimseden bir şey istemeden ve hiç karşılık beklemeden hayatımı feda etmeye hazırım” diye haykırmıştı Birleşmiş Milletler konuşmasında. Öyle de oldu, Rosinante’sinin sırtında Bolivya dağlarına çıktı, orada vuruldu.

8 Ekim 1967de Bolivya ordusunun askerleri tarafından tutsak alındığında yaralı ve silahsızdı. İki yoldaşıyla birlikte küçük bir okula hapsedildi. Bolivya hükümeti yakalandığını hemen Washington’a bildirdi. Amerika efsanenin yok edilmesini istiyordu. Umut yayılmacıdır çünkü. 9 Ekim’de astsubay Mario Teran ve Kübalı CIA ajanı Felix Ramon Radrigez Chenin yaralı vücuduna bütün mermilerini boşalttılar. Gözleri açıktı ve mavi mavi bakıyordu. Düşlerini toplar gibi. “Belki biraz gülünç olmayı da göze alarak size şunu söylemek istiyorum; gerçek devrimci aşk duygusuyla yönlendirilmiştir. Sevgiden yoksun bir devrimci düşünemiyorum” demişti bir zamanlar. Her haliyle gelecek yeni insanın parlak bir prototipiydi. Halkların sevgilisi oldu. Higueralı köylüler, Saint Ernseto dediler ona. Onun cesedi üstünden yalnız Latin Amerika’nın değil, tüm dünyanın en güzel efsanelerinden biri yükseldi. Şimdi her dilde ve her yerde görünmesini; şarkılarda, moda dergilerinde, müzik dünyasının çocuklarının afişlerinde, yalnızca onun metalaştırmasına bağlamamak gerek. İnsanlığın güzele ve umuda olan ihtiyacıdır Che’yi yeniden gündemleştiren. O insanlığın en güzel çocuklarından biridir çünkü.

“Onun ikici hayatı, Bolivya’da başladı, hayatın taşlarda devam ettiğine inanan Bolivyalılar’da…” diyor Jean Cormier. “Efsaneye göre sekizinci İnka, Viracocha, Titicaca Gölünde doğdu. Dünyanın çok karanlık olduğunu görerek, ayı, güneşi, yıldızları yarattı ve Dünya’ya ışığı armağan etti. Sonra Curzo’ya, İnka’ların başkentine doğru yola çıktı, ama on sekiz mil kala, Cacha denen bir yerde, onun kim olduğunu bilmeyen insanlar onu öldürmek istediler. Virococha’yla savaşçıları o zaman taşa dönüştü, tekrar savaşa başlayacakları günü beklemek üzere. La Higuera’daki ve çevredeki köylüler için Che de taşa dönüştü ve tekrar hayata döneceği günü bekliyor.” Emperyalizme ve kapitalizme karşı halkların her başkaldırısında, her direnişte hayata dönüyor Ernesto Che Guevara alnında yıldızlı beresiyle; Meksika’dan, Kürt illerine, Filistin’den, Türkiye zindanlarına dek. Ve her dilde söyleniyor türküsü: I hasta siempre comandante! (Sonsuza kadar ey kumandan!)

6 Ekim 2001

* Kutsiye Bozoklar, Emperyalizm Küreselleşme ve Yalanlar, Ceylan Yayınları, s. 179

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 8 Ekim 2012, Pazartesi 18:18
Kategoriler: Işık Kutlu, Makaleler