Anadil bir halkın ruhudur

BAYRAM NAMAZ

Önce bir tanımlama: Ulusların ve dillerin hak eşitliğini tanımayan ve savunmayan her türlü ulusal baskıya ya da hak eşitsizliğine karşı mücadele etmeyen Marksist değildir, demokrat bile değildir.” Nokta!

Tanımın sahibi Lenin’in “bile” vurgusuna dikkat. Zira bu yazıda işin “bile” kısmı ile ilgili olacağız.

11 Eylül 2012 tarihli Birgün gazetesinde İlhan Başgöz imzalı “Anadil olarak Kürtçe öğretimi ve buna bağlı bazı sorunlar” başlıklı bir yazı yayımlandı. Yazıda çok özet olarak şunlar söyleniyor:

“Cumhuriyetimizin geçmişinde, Kürtlerin anadillerini yazmak şöyle dursun, konuşması bile ciddi engellerle karşılaşmıştı (…) Bu cumhuriyetimizin bir kültür ve politika ayıbıdır, olmamalıydı.”

“Şimdi durum değişmiştir. Bugün hiç kimse Kürtçe konuştuğu için cezalandırılmıyor. Kürtçe gazeteler, dergiler, kitaplar ve türkü kasetleri vitrinlerdedir. Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı var. Bir Kürt siyasi partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne temsilciler göndermiştir.”

“Böyle olduğu halde Kürt siyasetinin ileri gelen temsilcileri sık sık anadilde konuşma ve eğitim yokluğunu bazen çok sert ifadelerle eleştirmekte ve bunun doğal insan hakkı olduğunu açıklamaktadır.”

Yazının yayınlandığı yer Birgün olmasa, “Hükümet yandaşı bir yazar göz boyayıcı ve aklayıcı bir propaganda yapmış” der, geçerdik. Ama değil. Haliyle, sol bir gazetede yazan “bu yazar nerede yaşıyor acaba” demekten kendimizi alamazdık. Yazının devamında anladık ki, yazar hakikaten burada yaşamıyor! Zira uzmanı olduğunu ima ettiği eğitim meselesinde de, siyasal gerçekliğin yorumlanmasında da bunca yanlış başka türlü izah edilemezdi.

Devam etmeden önce, bir kayıt düşmekte yarar var. “Cumhuriyetin kültür ve politika ayıbı” olarak nitelenen ve bu yolla masumlaştırılan, yüzeyselleştirilen “red ve inkar” sürecinde yaşananlar “olmamalıydı” denilip geçilecek şeyler değil. Yine, eğer bugün o zulüm cenderesinde bir parça gedik açılabilmişse, bunun temel nedeni on yıllardır sürdürülegelen can bedeli mücadeledir. Altı çizilmelidir.

İlhan Başgöz, “çok gezen ve çok bilen” bir yazar olduğunu satır aralarına yedirdiği bu yazısında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in çocuklarının ilkokula başladıktan sonra, zorunlu eğitim yoluyla Kürtçe yerine Türkçe konuşmalarını, anadillerine uzak durmalarını ve bu bağlamda yaşadıklarını “zulüm” olarak nitelemesini alaycı bir üslupla eleştiriyor. Baydemir’e “Günümüzde bu zalim okullar mı, sokak mı, çocukların arkadaşları mı, öğretmenler mi? Ticaret ve sanayi mi? İktidardaki siyasi parti mi? Memleketin kanunlar sistemi mi?” diye soruyor. Fakat nedense asıl sorulması gereken soruyu sormuyor; “Anadilde eğitim olsaydı, yine benzer bir durum yaşanır mıydı?” diye. Onun yerine durumu meşrulaştırmaya çalışan örnekler sıralıyor.

Zamanında Azerbaycan’a, Yugoslavya’ya, sonra da Amerika’ya gittiğini anlatan yazar orada gördükleriyle Kürtçe anadilde eğitim meselesini kıyaslıyor. (Ki gerçekte yazar anadilde eğitimi değil öğretimi düşünüyor, yazı başlığına bakılırsa. Bu bile meselenin anlaşılmadığını göstermeye yetiyor.)

Örneğin, Sovyet Azerbaycan’ında Azeri çocuklarının Azerice yerine Rusça, Yugoslavya’daki Türk çocuklarının da Türkçe yerine Sırpça konuşmayı tercih ettiklerini belirtiyor ve bunun doğal olduğunu söylüyor. Sonra ailecek Amerika’ya gittiklerinde “Baydemir’in başına gelenler”in kendi başlarına da geldiğini, anaokuluna başlayan kızlarının bir kaç hafta içinde İngilizce öğrenerek evde Türkçe konuşmayı reddettiklerini anlatıyor. Ne var ki, yazarımız bu durumu Baydemir gibi zulümle falan açıklamak yerine “sadece gülerek” karşılamış meğerse. Ne de olsa bu “hakim dilin ve kültürün doğal bir sonucu”ymuş…

Doğrusu yazdıklarının Osman Baydemir’in “başına gelenler”le, ya da Kürt siyasetçilerinin anlattıklarını ile ne alakası olduğunu çözemesek de, insani olarak aynı şeyleri yaşamamasını temenni ederiz. Zira, Baydemir’in sözünü ettiği “Allah düşmanımın başına vermesin” denilen türden bir “derttir.” Anlatılan ulusal varlığı, dili, kültürü zorbalıkla, baskı ve asimilasyonla silinmeye, yok edilmeye çalışan bir halkın hikayesidir. Üstelik bu hikayede tarihsizleştirmenin, kimliksizleştirmenin ve dilsizleştirmenin hedefinde çocuklar bulunmaktadır.

Yazarın, “kendi ülkesinde anadilini konuşamamaktan, eğitim görememekten” söz edildiğini anlayamadığı verdiği örneklerden belli oluyor. Osman Baydemir, adı bile yasaklı olan bir tarihsel coğrafyada, Amed kentinde yaşayan ve anadilini konuşamayan çocuklarından söz ediyor; hasbelkader gittiği yabancı bir ülkeden değil. Öncelikle öze ilişkin bu fark görülmelidir. Ayrıca verilen örneklere yüklenen anlamlar da yanlıştır. Örneğin, “Azeri uşahları”nın dili ile Rusça arasında bir inkar ilişkisi yoktur. Azerice tüm okullarda temel eğitim dilidir. Azeri çocuklarına zorla Rusça öğretilmediği gibi, Azeri ülkesi de inkar edilmemektedir. Anılan dönemde temel eğitim dili Azerice iken, Rusça gibi kardeş diller ikinci dil olarak öğretilmektedir. Aynı şey Yugoslavya içinde o dönemler geçerliydi.

Amerika örneği ise tek kelimeyle abesle iştigaldir. Baydemir, Diyarbakır’a -ki doğrusu Amed’dir- göçmen gitmiş, çocukları oradaki yaygın dili öğrendiği için anadillerini reddetmiş değildir. O, kendi topraklarında anadilinden, bir başka ifade ile ruhundan olan çocuklarının yaşadıklarına zulüm diyor. Bunun nesi yanlıştır?

Ne yazık ki, İlhan Başgöz alakasız örneklerle sahte bir tablo yaratıyor. Önce ve ardından buna inanılmasını istiyor. İnandığı bu “sahte gerçek”liğe dayanarak, çocuklarının yaşadıklarının zulüm olarak niteleyen Osman Baydemir’i de, Kürtçe üzerindeki baskılara karşı çıkıp anadilinde eğitim isteyenleri de gerçek dışı davranmakla eleştiriyor. Buradaki örtük yalan ithamı tek kelimeyle ayıptır.

Birgün’deki yazısından anlaşıldığına göre İlhan Başgöz, 7 yıl Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde dersler vermiş. O okullardaki “Türkiye Cumhuriyeti Kürt Vatandaşı” olan bazı gençler Türkçe konuşmadaki aksanlarının düzeltilmesi için kendisinden yardım istemiş, o da şiirler okutarak, konuşturarak bu yardımı esirgememiş. “Belki” diyor yazar, bu aksanları nedeniyle “ayrımcılığa uğruyor, hor görülüyorlardı.” Ve ilginçtir, Türkçe konuştuğu halde sırf aksanından dolayı aşağılanan insanlar olabileceğini söyleyen yazar, o gençlerde “Kürtçe konuşamamak konusunda ciddi bir endişe göremediğini” iddia edebiliyor. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği iddia edilen Fransız kraliçesi Marie Antoinette’in ruhu dolaşıyor sanki satır aralarında!

Yazara göre “Azeri çocuklarının Rusça, Türk çocuklarının Sırpça, Kürt çocuklarının Türkçe öğrenmeyi yeğlemelerinin nedeni, içinde yaşadıkları hakim kültürün bu dillerde olmasıdır” ve bu doğaldır. Hayatın akışı bu doğrultudadır. İnsanlar “işlerine yarayacak” dilleri seçmektedir ona göre.

“Kendiliğinden asimilasyon” dan sözettiğini sanıyor yazar ama verdiği örneklerin bununla bir alakası yok. Osman Baydemir’in çocuklarının büyüdüğü coğrafyada “hakim kültür” Türkçe değildir. Hakim devlet “Türk” olduğu için o coğrafyanın insanlarına Türk dili , kimliği ve kültürü zorla dayatılmaktadır. Cumhuriyet’ten beri bu yoğunlaşarak devam etmektedir. Yani doğal bir akış ya da tercih söz konusu değildir. Tüm süreçler iradi ve bilinçli olarak devlet eliyle örgütlenmiştir.

Takrir-i Sükun Kanunu’ndan ve Şark Islahat Planı’ndan yazarımız haberdar olmalıdır. Keza mevcut anayasa ve yasalardaki engelleri de bildiğini varsayabiliriz. Bahsedilen yasalar Kürtçe konuşmayı yasaklayan, “yalnızca Türkçe’yi konuşturmaya çalış”an, kıyafetten şarkıya, düğünden isimlere kadar “milliyet ve ırk hislerini uyanık tutan” bağları, lehçeleri, adetleri “fena ve zararlı” ve “bilhassa kötü” göstermeyi karar altına alan, bunun için tutuklama, sürgün, idam ve her türlü zulmü meşru gören düzenlemelerdi. Yani Van’daki Kürt gençlerin aksanlarından bile utanır olması öyle “kendiliğinden” ortaya çıkan bir sonuç değil. Halihazırda Takrir-i Sükun ruhu yasalar arasında dolaşmaktadır. Kürt Kürtlüğünden, dilinden, değerlerinden utansın; zaten bir işine yaramayacak Kürtçe’den vazgeçsin istenmektedir.

Doğrudur, yasal olarak bugün “Kürtçe konuşma suçu” diye bir madde bulunmamaktadır. Ama her kılığa girebilen “bölücülük umacası” en çok Kürtçe şahsında hayat bulmaktadır. Şovenizm zehri ile öyle berbat bir hava yaratılmıştır ki, “Kürtçe konuşan bölücüdür” algısı zihinlere kazınmıştır. Yazar, sokakta Kürtçe konuşanların başına neler geldiğini görmek için Birgün sayfalarında da genişçe yer bulan Ahmet Koca örneğine baksa, somut bir fikir edinebilir. Birgün’ü adres gösteriyoruz, çünkü sayısız örnek bulabileceği Kürt basınını belli ki takip etmemektedir.

Yazarın düşünsel çelişkisinin odağında Misak-ı Millici egemen zihniyeti tek geçerli gerçek kabul etmesi bulunmaktadır. Ona göre Türkiye ve onun “Doğu”su var. Oysa o “Doğu” ve de “Güneydoğu” başka bir tarihsel kimliğe sahiptir ve Kürt halkı orada yaşamaktadır. Yani kendi topraklarında Kürtler azınlık falan değildir. Tersine başka bir azınlığın zora dayalı egemenliğine, diline, kültürüne, kimliğine ve adlandırmasına tabi tutulmaktadır. Anadilinde eğitim meselesi bu bağlamda düşünülürse daha sağlıklı anlaşılabilir.

İlhan Başgöz, yazısının sonunda, olanaksızlığa vurgu yapmak adına da olsa, doğru bir noktaya parmak basıyor. Diyor ki mealen, Kürtçe ancak kurulacak bir Kürt devletinin resmi dili olursa gelişebilir. Bu, doğru ancak eksik bir belirlemedir. İki ya da daha fazla resmi eğitim dili olması için ayrı devlet şart değildir. Avrupa’da, Latin Amerika’da ve dünyanın pek çok yerinde bunun örnekleri mevcuttur. Halihazırda Irak’ta ve şimdilerde Suriye’de bizatihi Kürtçe eğitim dili olarak yürürlüktedir. İsviçre’yi, Belçika’yı ya da Bolivya’yı örnek göstermeye bile gerek yok.

Kuşkusuz, eşit ve bağımsız halk cumhuriyetlerinin birliğine dayalı özgürlükler ülkesi ideal olandır, ancak bir halkın kendi anadilinde eğitim yapabilmesi için ille de o günlerin gelmesini beklemek gerekmemektedir. Bunun için faşizm ve sömürgeciliğin tasfiye edildiği demokratik bir ortam da yeterli olabilecektir. Bu somut hedefe de işaret etmektedir.

* Atılım Gazetesi’nin 5 Ekim 2012 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 11 Ekim 2012, Perşembe 12:00
Kategoriler: Makaleler, Polemik