Biz Yaşamayı Zulümsüz Sevdik*

Yıldızsız, simsiyah geceye bakıyorum. Yağmur yağıyor. Dışarıda otomobil gürültüleri. Bağdat yine karanlıktadır şimdi. Ve direnmeyi emmektedir aç çocuklar. “Acıya kurşun işlemez artık/ Biz yaşamayı zulümsüz sevdik” diyen dizeler dilimde. Ama emperyalizm zulümsüz olmuyor. Zulüm bomba olmuş Bağdatlıların başına yağıyor. Pazar yerleri, cenaze konvoyları, üniversiteler, doğum evleri, elektrik ve telefon santralleri bombalanıyor. Kızılhaç sözcüsü El Hille’ye yapılan saldırının sonuçlarını görünce; “Bu durumun, sivil merkezlere düşen bombaların yeni cezalandırma ve moral bozma yöntemi olup olmadığını sorguluyoruz” diyor. Medya “danışmanı” mütekait generaller ise yapılan zulümlere bakıp “kötü muamele var, ama savaş suçu sayılmaz” fetvasını çıkartıyorlar. Oysa Amerikan, İngiliz emperyalistlerinin bu konudaki sicilleri oldukça kabarık.

Önce Amerika kıtası istila edildi. Beyaz göz kıtayı görmüştü. Keşif denen şey de buydu işte. Kolomb, 1492 Ekimi’nde Bahama adalarına çıktı. Fetih, kan ve ateşle başladı. İki yıl içinde onları dostça karşılayan 250 bin Arawak yerlisinin yarısı ölmüştü 1550’de sayıları ancak 500 kadardı. 1650 yılına gelindiğinde ise tümüyle tükenmişlerdi. Küba’nın talan edilmesine katılan, ancak daha sonra İspanyol vahşetinin karşıtı haline gelen rahip Bartholeme de Las Casas, Yerlilerin Tarihi adlı eseriyle Kızılderili soykırımının bize ulaşmasını sağladı. Yapılan vahşeti tüm ayrıntılarıyla anlatan Las Casas 1508’de Hispanola’ya geri döndüğünde şöyle diyordu; “Yerliler de dahil olmak üzere adada altmış bin kişi yaşıyordu; demek ki, 1494’ten 1508’e kadar savaşlarda, kölelikte ve madenlerde üç milyondan fazla kişi yok olmuştu. Gelecek kuşaklarda buna kim inanır? Gözümle gördüğüm bir şey olarak yazarken ben bile zor inanıyorum…” Eğer rahip, bizim yüzyılımızda yaşasaydı daha fazla şaşkınlığa düşerdi sanırım.

Kolomb’un, Bahamalar’da Arawaklara yaptığını Cortes, Meksika’da Azteklere; Pizarro, Peru’da İnkalara uyguladı. Virginia ile Massachusetss’in İngiliz göçmenleri Powhatan ve Pequotları aynı yöntemlerle yok etti. Değil mi ki İncil’de; “Bana inanın; o zaman size kafirlerin eski miraslarını vereceğim, dünyanın en güzel yerlerini size sunacağım” yazıyordu, o halde kafirlere ait ne varsa fatihlerin hakkıydı. Bir etnik tarihçi Long Island Saund yakınlarındaki Pequot yerleşimine Kaptan John Mason tarafından yapılan saldırıyı anlatırken şöyle diyor; “Savaş, onun için amaç değildi. Savaş, düşmanın savunma iradesini yok etmenin yollarından biriydi sadece. Daha az riskle, katliamda aynı sonucu sağlayabilirdi ve Mason amacına erişmek için ikincisini benimsedi.” Bugün Irak’a saldıran istilacı ardılları da atalarının taktiğini izliyor. Howard Zinn’in aktardığına göre Pequot’ların Connecticut’taki resmi sayısı 1972’de yalnızca 21 imiş! Oysa Kolomb geldiğinde 25 milyonu Kuzey Amerika’da olmak üzere yerli halkın 75 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Soykırım Amerikan egemenlerinin bir geleneğine dönüşmüş görünüyor. Kapitalizmin şafağı kanla söküyor. Birleşik Devletler, Kızılderili soykırımı sonrasında zenci köle emeği ve ırk ayrımcılığı temelinde kuruluyor. Kuruluşundan itibaren yayılmacı bir karakter taşıyor.

Deniz aşırı yayılma isteği daha 1823’te Monroe Doktrini olarak formüle ediliyor. ABD’nin Pasifik Okyanusunu denetime alması hedefleniyor. Bu dönemde Latin Amerika ülkeleri İspanya’ya karşı bağımsızlıklarını ilan ediyor. Amerikalılar zamanlarının geldiğini düşünüyor. Sırada önce Meksika var. Savaş 1846’da başlıyor. Meksika’nın yenilgisinden sonra Guadaloupe Hidalgo anlaşması imzalanıyor. Meksika topraklarının yarısı işgal ediliyor. Bugün Teksas, California, New Meksiko, Utah, Neveda; Arizona ve Colarado Amerikan sınırları içindeki Meksika topraklarıdır. Monroe Doktrini Latin Amerika’nın Birleşik Devletler’in etkinlik alanı içinde olduğunun ilan edilmesidir. “Amerikalıların yaşamını ve mallarını korumak” gerekçesiyle pek çok askeri operasyon yapılıyor. Küba, Nikaragua, Arjantin, Uruguay ve başka yerlere. Ancak gözler daha ötelerdedir; Japonya ve Çin pazarlarında… Nikaragua’nın, Küba’nın, Hawaii’nin kontrol edilmesinin stratejik zorunluluğu vurgulanıyor. Massacchusetts Senatörü Henry Cabot Lodge tüm bunları, “Amerika gibi büyük bir ulusun uygarlığa ve insanlığın ilerlemesine yapmak zorunda olduğu bir katkı” olarak görüyor, “Amerika’nın bu sorumluluktan kaçmaya hakkı yoktur” diyor. ABD İspanya savaşının hemen öncesinde Washington Post gazetesinin bir başyazısında ise; “Tuhaf bir kaderle yüz yüzeyiz. Ormanda kanın tadı gibi insanların ağzında da imparatorluğun tadı var…” yazıyor.

Bu kader, emperyalist kapitalizmin ihtiyaçlarından kaynaklanıyor. Dönemin ABD Başkanı William McKinley seçilmesinden çok önce; “Üretim fazlamız için yeni pazarlara ihtiyacımız var” diyor. İndiana senatörü Albert Beveridge 1897 yılı başlarında daha açık konuşuyor; “Amerikan fabrikaları Amerikan halkının kullanabileceğinden daha fazlasını imal ediyor; Amerikan toprakları tüketebileceğinden daha fazlasını üretiyor. Kaderimiz politikamızı çizmiş bizim için; dünya ticareti bizim olmalı ve bizim olacak.” Yayılmacı saldırganlık emperyalizmin bu ekonomik karakterinden kaynaklanıyor. Birleşik Devletler yöneticileri bu konuda son derece gelişmiş bir bilince sahip ve yayılmacı ideolojiyi meşrulaştırıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın “demokrat” başkanı Theodore Roosevelt, Hawai’nin ilhak edilmemesine çok öfkeleniyor. Deniz Harp Okulu’nda yaptığı bir konuşmada; “Büyük fatih ırkların hepsi savaşçı ırklardır… Barışın zaferi hiçbir zaman savaşın zaferi kadar büyük olamaz” diyor. Yayılmacı politikaların onurlu bir eylem gibi sunulması, sözde kurtarıcılığa soyunmak ve ırkçılık klasik bir Amerikan taktiği oluyor.

İspanya’yla savaşa bu koşullarda giriliyor. 1898 yılıdır. Savaş kısa sürüyor. Küba direkt olarak ilhak edilemiyor ama, Porto Riko ve Pasifik’teki stratejik Hawaii, Japonya yolu üzerindeki Wake Island ve Filipinler yolu üzerindeki Guam işgal ediliyor. Aralık 1898’de İspanya’yla imzalanan barış anlaşmasına göre 20 milyon dolar karşılığı Porto Rico, Guam ve Filipinler ABD’ye bırakılıyor. Ancak Filipinler halkına danışılmamıştır. İsyan 1898’de başlıyor. İsyanın liderliğini İspanya’ya karşı savaşta Filipinli askerlere komuta etmesi için Amerikalılar tarafından Çin’den getirilen Emilio Aguinaldo üstleniyor. Aguinaldo’nun Amerikan himayesi altında Filipinler’e bağımsızlık verilmesi önerisi reddediliyor. Ayaklanma tam üç yıl sürüyor. Zorlukla bastırılıyor. Binlerce Amerikan askeri ölüyor. Katledilen Filipinli sayısını kestirmek zor. Toplu katliamlar düzenleniyor. Evler, içindekilerle birlikte ateşe veriliyor. Silahsız insanlar, köprülerin üzerine sıraya sokularak kurşuna diziliyor. Nehirde sürüklenerek uzak noktalara gidecek cesetlerin gözdağı olacağı düşünülüyor. Saldırganlığın karakteri hiç değişmiyor.

Filipinlerde görev yapan bir yüzbaşı, savaş karşıtı yayın organından birinde yayımlanan mektubunda şöyle yazıyor; “Caloocan Adası’nda 17 bin kişi yaşıyordu. 20. Kansas Alayı adaya çıktı ve şimdi Caloocan’da tek bir kişi bile yaşamıyor.” Filipinler halkının köpekten aşağı görüldüğü söyleniyor. İşte Amerika Filipinler’e böylece “uygarlık ve özgürlük” götürüyor! Amerikan ateş gücü öylesine yüksek ki bir İngiliz gözlemci; “Bu savaş değil, basbayağı bir katliam, bir kasaplık” diyor. Amerikalıların kasaplık deneyiminin kuruluş yıllarına dek uzandığı biliniyor. Savaşın Amerikalı komutanı General Arthur Mac Arthur ise; “Halkın çoğunluğunun bize karşı olduğuna inanmıyorum” iddiasında bulunuyor. Katledilen Filipinlilerin ve insansızlaştırılmış adaların görüş bildirme olanağından söz etmek mümkün görünmüyor. Tüm bunlar olup biterken Başkan McKingley; “Amerikalıların aklında emperyalist tasarımların yeri yoktur” diye konuşuyor. Amerika insanlığa ve uygarlığa işte böyle katkı da bulunuyor. Görüldüğü gibi, başkanların ve komutanların adı değişiyor ama tarz hiç değişmiyor.

Amerikan tarihi bir soykırımla başlıyor. Ve kuşkusuz Anglosakson tarihçiler bu soykırımı da “istenmeyen uygarlık zayiatı” ya da “yan hasar” sayıyorlar. Amerika’nın bu uygarlık taşıma misyonu hiç bitmiyor. Üstelik bir de “kızıl tehlikeye karşı hür dünyanın savunulması” rolü üstleniliyor. Bu misyon yüzünden Kore Savaşı’nda, 450 bini Güney’de ve 2 milyonu Kuzey’de olmak üzere yaklaşık 2,5 milyon Koreli öldürülüyor. Güney Doğu Asya’da; Vietnam, Laos ve Kamboçya işgal ediliyor. Birleşmiş Milletler kararı olmadan yapılan müdahalelerde Kamboçya’da 600 bin, Laos’ta 350 bin insan katlediliyor. ABD senatosunun Mülteciler Alt Komitesi, 1969 ile 72 yılları arasında 3 milyon Asyalının öldürüldüğünü hesaplıyor. Amerika dört yıl boyunca bu üç ülkeye 4,5 milyon ton yüksek nitelikli patlayıcı atıyor. Bu rakam, tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca Almanya’ya atılan bombaların iki katı kadardır. Doğu Timor, Latin Amerika ve Endonezya’da işbirlikçi yönetimler tarafından öldürülenler ve Filistinliler “yan hasar” bile sayılmıyor.

Mütekait generallerimiz Irak’ta henüz “savaş suçu” görmüyor. Oysa uluslararası hukukun çiğnenmesi başlı başına bir savaş suçudur. Irak’a müdahalenin kendisi bu niteliği taşıyor. Ama Amerikalılar genel olarak “insani müdahalede” bulundukları için onların yaptıkları savaş suçu sınıfına girmiyor. Bileşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin sekizinci maddesi, “keyfi tutuklama, alıkoyma ve sürgünün yasaklanmasını” şart koşuyor. Yani sırf televizyonlarda gördüklerimiz bile başlı başına savaş suçudur. Amerika’nın “insani müdahale” misyonu şimdi “terörizme karşı savaş”la yer değiştirmiş görünüyor. Somali, Kosova ve Afganistan… Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz 9 Ocak 2002’de The New York Times muhabirleriyle yaptığı mülakatta Afganistan’daki son başarılarıyla övünüyor ve “Washington’un terörizme karşı savaşının şimdi nerede sürdürüleceğine ilişkin acilen araştırmaya başlanacağını” söylüyor. Şimdi Amerikan askerleri Irak topraklarındadır. Ne hikmetse, “teröre karşı” savaşılan bölgeler petrol, enerji ve su kaynaklarının bulunduğu emperyalist hegemonya için stratejik öneme haiz yerler oluyor! Ve kiralık ağızlar, toprağı, bebeği, çiçeği ayaklar altında çiğnenen bir halkın kırılmasını seyrederken, demokrasi, insan hakları ve özgürlükten söz etmeye devam ediyor.

Vakti gece yarısını geçmekte. Gözümün önünde insanı insan olmaktan utandıran görüntüler. Aklımda Amerikan Hava Kuvvetlerinden General Curtis Le May’ın; “Haydi, bombalarımızla Vietnam’ı Taş Devri’ne geri gönderelim” diye bağırdığı zaman… Emperyalist haydutlar Bağdat önlerinde. Şehri teslim almayı beklemekteler. Dışarıda yağmur kokusu, kardeş halkın başına zulüm yağıyor. Amerikalı generaller ne diye bağırıyor acaba, Irak halkının başına “papatya kopartan” bombalar yağdırırken? “Savaş değil kasaplık” demişti İngiliz gözlemci, Filipin halkı o dönemin en üstün savaş teknolojisiyle yok edilirken. Şimdi en yeni savaş teknolojileri Irak halkının üstünde deneniyor. İhtimal bir süre sonra düzenlenecek silah fuarlarında sergilenecek olan elektronik silahların üstünde, tıpkı birincisinde olduğu gibi “körfezde denenmiştir” etiketi olacak. Ve bu açık emperyalist saldırganlık, teslim alınmış aydınlar tarafından insan hakları ve demokrasi kampanyalarının gereği olarak sunulmaya devam edecek.

Vakit gece yarısını geçmekte. Irak Amerikan çizmeleri altında, umudun düşmanları Bağdat içlerinde şimdi. Televizyonda; “Komşuda pişer, bize de düşer” diyor, sözde ekonomi profesörü işbirlikçi küçük böcek. Eski solcu yardakçısıyla birlikte gülüyorlar. Leş peşindeki akbaba gülüşü… Tıpkı 60’lar ve 70’lerde Güney Doğu Asya’da yapıldığı gibi, kitlesel etnik temizlik, sivillere yönelik bombardıman, kimyasal savaş, bitki örtüsünün zehirle tahribi Amerika tarafından yapılırsa kabul edilebilir ve gerekli sayılıyor. Sonucu bekliyorlar. Kuşkusuz, Bush, Cheney, Rumsfeeld ve Powell çağımızın yeni Nazi figürleridirler. Ancak sokaklarda “Savaşa hayır” pankartlarıyla yürüyenler, yani yaşamayı zulümsüz sevenler, bu insanlık dışı kıyımın nedenini II. Bush ve ekibinin heyezanları olarak görmemelidirler. Bilinmelidir ki, anaların gözyaşının, çocukların çığlıklarının bunca anlatılmaz acının ve utancın nedeni kapitalist emperyalizmdir. “Savaşa hayır” diyenler, eğer bunu “Kapitalizme hayır” sloganıyla birleştirmezlerse, tüm bu sivil katliamları ve masum insanların yok edilmesi, tıpkı önceki soykırımlar gibi, “yan hasar” olarak kalmaya devam edecektir. Tarihin bize öğrettiği gerçek budur. İster meta ister sermaye ihraç etsin emperyalist ekonominin yaşama nedenidir yayılmacı saldırganlık. Savaşları durdurmanın tek yolu, emperyalist kapitalizme karşı savaş açmaktır. İnsanlığın başka seçeneği yoktur.

* Kutsiye Bozoklar, Emperyalizm Küreselleşme ve Yalanlar, s. 117, Ceylan Yayınları, Haziran 2004

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Ekim 2012, Pazartesi 16:55
Kategoriler: Işık Kutlu, Makaleler