Yaralılarımız

“Tatvan’da denize uzak eski bir bahçede, yaz çiçeklerine vurgun oturuyordum. Belki bin yıllık yüksek duvarların dibinde. Cevizin gizemli gölgesinde. Yapraklarının çıkardığı koku başımı döndürüyor. Kolumu kanadımı kıpırdatmadan orda öylecene. Sessizlik.

Sessizlik, dağınık bir ötüş salvosuyla parçalanıyor. Kargalar. Kocaman bir kavganın ortasında. Kıyasıya. Uzun sürmüyor. Uçup gidiyor bir bölük, dönmemek üzere. Yendiler mi onlar. Yenildiler mi? Ben bilmiyorum. Cevizin bin yıllık kokusuyla esrimiş, dalgın. Kalanlar, gidiyor geliyor bir süre. Gidiş gelişler, seslenişler bir noktada yoğunlaşıyor. Yanda, duvarın üstünde bir yaralı var. Önce ne yapacaklarını bilmiyor gibiler. Bu kargaşa ondan. Belki ilk yardım acelesi. Giderek azalıyorlar. Sesleri sönüyor. Ama, yaralının başındalar. Bir süre geçince daha bir düzen sağlıyorlar. Nöbetleşiyorlar. Bir ikisi gidiyor,  geliyor. Sonra başkaları. İlgimi yoğunlaştırıyorum, cevizin uyuşturan gölgesinden çıkarak. Sessiz. Tanımaya başlıyorum onları.

Kargalar. Gün boyu yaralılarına baktılar… Bırakmadılar onu. Bırakmadılar içlerinden bir tekini bile, telef olmaya. Bırakmadılar.

Vardır, hastadır, yaralıdır. Bu nedenle kısıtlıdır, ölüme yargılıdır, bizimdir, parçamızdır. Onu güçsüzken bırakırsak, kendi parçamızı, kolumuzu kanadımızı bırakmışızdır.

Kendimizi bir tek bu nedenle bile yenilmiş sayabilir miyiz?

Sayarız…”*

Peki ya bizim yaralılarımız?

Şairin o güzel benzetmesiyle “dövüşe dövüşe yürümek”, kayıpları ve geriye düşüşleri de barındırıyor. Kayıplar ve düşüşler ise her zaman yıldızlaşmakta somutlanmıyor.

Devrime ve sosyalizme inancını koruduğu halde değişik nedenlerle kırılmak, kendini güçsüz hissetmek, dün yapabileceklerini yapamayacağını düşünerek, kendine ve birlikte yürüdüğü yoldaşlarına güvensizleşmek, değişime olan inancını yitirmek, içsel zayıflıkların dışsal kimi etkilerle buluşup yenilgiye yol açması vb. vb. geriye düşüşün biçimleridir.

Yenilgiler ve umut kırılması…

Nedeninden bağımsız olarak, umudunu yitirmekten daha kötücül bir yaralanma olabilir mi? Derin bir yaradır bu! Çünkü umudunu yitiren gerçekte her şeyini yitirir.

Yaralılarımızdır onlar…

Yok hayır! “Dövüşe dövüşe yürüdüğümüz” ve değişik düzeydeki kayıpları bu yürüyüşün doğal parçası saydığımız, önemli dönemeçlerde “düşmanca kaçışanları”, kaçarken de her türlü zehrini, pasını kusanları kastetmiyoruz. Bakışları, gülüşleri ve pırıl pırıl yürekleriyle bizim olan, nabızları partiyle birlikte atan, henüz düşlerine sırt çevirmeyenlerden söz ediyoruz. Tüm kırılmalarına, güçten düşmelerine, soldurdukları renklere karşın “düştükleri yerden kalkıp yürümek” isteyenler… Hani uzatılan bir el olsa, yüreğine dokunulsa canlanabileceklerinden, gülüşümüzle şenlenebileceklerden, omuz verdiğimizde güç alabileceklerden, destek olduğumuzda yürüme kudreti gösterebileceklerden…

Yaralılarımız onlar…

Tökezleyen her adımın düşmanı nasıl sevindirdiğini unutmuş olabilir miyiz?

Yaralılarımızı, düşmanın/düzenin hoyrat ellerine mi terk edeceğiz?

Bir çatışmada, kuşatmada, sokak gösterisinde yoldaşımızı geride bırakmadığımız gibi mücadelenin seyri içinde değişik nedenlerle yorulanları, kırılanları, yaralananları da ardımızda bırakamayız. Bunca yaşanmışlığı, emeği, değeri bir kalemde silebilir miyiz?

Düne kadar mitinglerde, gösterilerde, uğurlama törenlerinde kol kola değil miydik? Kolluk güçlerinin zembereğinden boşalan saldırılarına birlikte göğüs germedik mi? İşkenceli sorguları direngen türkülerle yanıtlamadık mı? En ağır yenilgilerde dahi birbirimizin kulağına “yenilgiye yenilmeyeceğimizi” fısıldamadık mı? Tökezlediğimizde birbirimizden güç alıp kendimizi yeniden inşa etme cesaretini kuşanmadık mı? Kanlı zindan günlerini, zorlu yılları fethederek gençleşmedik mi? Maddi olanaksızlıklara, yokluklara/yoksunluklara birlikte göğüs germedik mi? Gökkuşağı renginde, ortakça düşler büyütmedik mi? Aynı göğün altında oluşun sevincini birlikte yudumlamadık mı? Meydanları zapt ettiğimizde, emeklerimizin karşılığını aldığımızda sevinç kahkahalarımız semalarda çınlamadı mı?

Nasıl ki bir eylemde, çatışmada, kuşatmadan yoldaşını geride bırakanlar komutan sıfatını hak etmezlerse; sokak gösterilerinde yoldaşını işkenceci katillerin elinden almaya çalışmayıp hiç bir çabaya girişmeden kaçanlar, yoldaşlık ilişkilerinde önemli gedikler açarlarsa; farklı nedenlerle yaralanmış olanlara el uzatmayıp, bu alanda üstlerine düşeni yapmayıp, bunu ideolojik savaşımın önemli bir konusu haline getirmeyip, yaralılarımızı kendi hallerine terk edenler de yoldaş devrimci tanımlamamızda önemli tahribatlara yol açarlar.

Peki ama birbirimizden gayrı gidecek yerimiz olmadığının farkında değil miyiz?

Unutmayalım ki, en yakınımızdakinin yaralarını sağaltmaya çalışırken, gerçekte kendimizi de iyileştiriyoruz.

Yaralı mı kalacağız? Yaralılarımızı geride mi bırakacağız? Böyle bir yenilgiyi kabul etmek için haklı bir tek gerekçemiz dahi olamaz. Kazanmak için ise sayısız nedenimiz var.

* Gülten Akın, İlahiler

* * Atılım Gazetesi’nin 12 Ekim 2012 tarihli 34. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 19 Ekim 2012, Cuma 14:02
Kategoriler: Makaleler, Yapıdan