“Ay ışığı vardı sadece… Ayı da gömdüm”

Ali’yi mezara koyarken, ay ışığı vardı sadece. Mezar eşildi, ay güneş gibi doğdu mezarın içine. Ayı da gömdüm. Baktım arkadaşları uzaktan izliyorlar. Alimi toprağa gömdüğümde daha 26 yaşındaydı. Beş on kişi vardı cenazede.”

Zindandaki oğlunu görmek için dilekçe yazdırmaya çalışırken asıldığını öğrenen Ganime Ana böyle anlatıyor sonrasını.

Ali Aktaş yoldaş, 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından 23 Ocak 1983 gecesi, Adana Cezaevi’nde mahkemesine üç gün kala idam edilir.

Görüş ümidiyle yollara düşen ana ve babaya ilkin, henüz gençliğinin baharında olan oğullarının idam edildiği söylenir, ardından da cenazenin verilmeyeceği…

Acının ve öfkenin katmerlisi düşmüştür paylarına nice ana baba gibi. Cenazesini güç bela alabildikleri ciğerparelerinin son mektubuna ise ancak 25 yıl sonra uluşabilirler.

Ganime Ana ve eşi, Ali yoldaşın naaşını alabilmek için devlet bürokrasisinin değişik engellerini aşmak zorunda kalırlar. Baskı ve engeller bununla da sınırlı kalmaz. Uğurlama töreni yapılmaması için cenaze Adana yerine Antep Asri Mezarlığı’na götürülür. Ailenin başeğmez ve dirençli tutumuyla, cenaze İskenderun’un Arsuz Höyük Köyü’ne getirilir. Başından itibaren cenaze arabasına eskortluk yapan askerler, yolda durmalarına, telefon etmelerine, hatta köy muhtarlığının önünde beklemesine dahi izin vermezler. Hedef bellidir; yoldaşlarının, dostlarının uğurlama törenine katılmasını engellemek!

Yaşadıklarını, Devrimci 78’lilerin organize ettiği Utanç Müzesi’nde Birgün Gazetesi’nden Burcu Cansu’ya böyle anlatıyor Ganime Ana. Anacanın bıraktığı yerde, sözü 1984’te Burdur Zindanı’nın avlusunda idam edilen Devrimci Yol üyesi Hıdır Aslan’ın ablası Güllü Aslan alıyor.

Cenazesine kimseler gelemedi. Askerler bütün dünyayı sarmıştı sanki. Dediler ki, ‘Dağlar hep asker dolu.’ Arkadaşları cenazesine bile gelemediler. Hıdır’ı gömdük. Askerler, Hıdır Aslan yazıyor diye kardeşimin mezarını parçaladılar.”

Askeri faşist darbenin üzerinden tam tamına 32 yıl geçti. Fakat dün Ganime ve Güllü ananın yaşadıklarını bugün Kürt anaları, katledilen devrimcilerin anaları, aileleri yaşıyor. Şehitlerimizin cenazelerine akıl almaz işkenceler yapılıyor, ailelerine verilmiyor, gömütlüklerine saldırılıyor.

Kürt halkımız, analarımız baş eğmez bir kararlılıkla sahipleniyor evlatlarını. Batıda da yıldızlaşanlarımızın sahiplenilişinde -belki de başka hiç bir konuda olmadığı kadar- belirli bir ruh birliği, ortaklaşma yakalanıyor.

Muktedirleri harekete geçiren ve azgın saldırılar gerçekleştirmeye iten bu gerçektir. Yıldızlaşanlarımızı sahiplenişimizin geleceğimizi sahiplenmek olduğunu, yan yana gelişin, dayanışmanın yarattığı güç ve o güçten doğan sinerjiden ürküyorlar. Korkularına hak ettiği değeri vermek devrimci hareketin ileri ve gelişkin yanıdır.

Yeterli mi peki?

Bahar tadında düşleri paylaştığımız yoldaşlarımızın, siper yoldaşlarımızın anneleri, babaları, kardeşleri, sevgilileri, çocuklarıyla nasıl bir ilişki kuruyoruz?

Örneğin, yıllar sonra dahi ziyarete gittiğimizde bizi tıpkı oğluna sarılır gibi bağrına basan Ganime Ana’nın sıcaklığını anımsamamak mümkün mü?

Sizi görünce Hasan’ımı görür gibi oluyorum” diyen Emine Ana’nın sesi hala kulaklarımızda değil mi?

Bak, siz gelince Şengül’üm gelmiş gibi oldu” diyen anacanın, Hasan babanın sözlerinin yarattığı heyecanı, coşkuyu yabana atabilir miyiz?

Hepiniz Metin’imsiniz” diyen Fadime Ana’nın o içli sarıp sarmalayan seslenişini unutabilir miyiz?

Size bakınca Özgür’üme olan özlemim biraz da olsa diniyor” diyen Leyla Ana’dan, “Kızımızla gurur duruyoruz” diyen Aynur yoldaşın ailesinden güç almamak mümkün mü?

Her biri birer direnç gülü olan, onlarca yıldır eylemlerin militan bileşenleri Gülşah Ana’yla, Gülmez Ana’yla, Hanife Anayla, Cumartesi Anneleriyle, bilcümle gerilla anaları ve yakınlarıyla eylemden eyleme kucaklaşmayı yeterli sayabilir miyiz?

Zindan kapılarını sadece kızı için değil, Hüseyin’in yoldaşları için aşındırarak her birini oğlu-kızı ile özdeşleştiren Senem Anayla, Mehmet Babayla daha etkin bir ilişki kurmak için neyi bekliyoruz?

Acaba kaçımız Hüseyin Duman yoldaşın ailesiyle bu içerikte bir ilişki kuruyoruz?

Demircioğlu yoldaşa, Tuncay’a, Abuzer’e, Süleyman’a, Ali Haydar’a, Ahmet Metin’e, Özkan’a, Ali’ye, Kalender’e, Zeynel’e, Sakine’ye, Erkut’a, Fintoz Ana’ya, genç komünistlere, altılara ve adını sayamadığımız nice kartal kanatlıya verdiğimiz sözler asıl olarak yaşam toprağında filizlenmeyecek mi?

Erdal’ımızın, Yasemin’imizin ailelerine birer ferdi haline gelemediğimizde köprü başındaki randevumuza ferah bir yürekle gidebilir miyiz?

1983’ün Ocak ayında gömütlükteki yalnızlıklarını şiirsel bir dille “Ay ışığı vardı sadece…. Ayı da gömdüm” diye anlatan Ganime Anamızla meltemi bizden, çoğulluğumuzdan esen yeni ezgiler kanatlandırmaya var mısınız?

Paramız yoktu ki mezar yaptıralım. Arkadaşları sağolsunlar onlar yaptılar Hıdır’ın mezarını… Hıdır’ın arkadaşları geliyorlar köye. Onlar geldiğinde Hıdır’ı getiriyorlar sanki.”

Gerçek, Güllü ablamızın söylediği kadar yalın ve sarsıcı işte!

Hayır! Bir iş veya görev tarifi değil sözünü ettiğimiz. Bizi biz yapan, olağan bir hareket tarzından geçmişimize ve geleceğimize sahip çıkmanın önemli bir durağından bahsediyoruz. Aileden biri haline gelmekten, dara düştüklerinde ilk akıllarına gelen olmaktan, sevgilerini ve dostluklarını kazanmaktan, özlenmekten konuşuyoruz.

Yıldızlaşanlarımızın izini sürmek, ayak izlerini takip etmek ölümsüzleştikleri günlerde verilen sözlerle sınırlı değilse eğer yürüyelim yoldaşlar. Tıpkı onlar gibi sevinç ve umut taşıyalım emekçi sofralarına. Ve hepsinden önemlisi, ailelerimizin sevgilerini ve dostluklarını kazanmakla yetinmeyip geleceği birlikte adımlayalım.

* Atılım Gazetesi’nin 19 Ekim 2012 tarihli 35. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 26 Ekim 2012, Cuma 13:28
Kategoriler: Makaleler, Yapıdan