Sen alacaksın iktidarı*

Geçtiğimiz hafta bir okurumuz, yayın kurulu üyelerimizden birine “çok uzun yazdığım” konusunda eleştirilerini iletmiş, daha kısa yazmamı önermiş. Uzun ya da kısa yazma konusu teknik açıdan tartışılabilir elbet. Ve yazının uzun olduğu yolundaki eleştiriler sayfa sekreterlerinden gelirse çok da haklıdır. Onların başka sayfalar taşan yazılar konusundaki sıkıntıları anlaşılabilir. Köşe yazarlarının sorunun bu yanını gözetmelerinin gereği de ortadadır. Ama eleştiri okurdan geldiğinde orada durup düşünmek gerekiyor. Yazının uzun olmasını onlar açısından ne zararı olabilir? Eğer gazete okumayı zaman kaybı olarak görmüyorlarsa, ya da yazarın boş gevezelik ettiğini düşünmüyorlarsa.

Bir haftalık makale altı üstü, üç buçuk daktilo sayfası tutuyor. Eğer okuyucu üç buçuk sayfalık bir engeli aşamıyorsa, devrim yolundaki engelleri nasıl aşacak merak ediyorum doğrusu. Çünkü bu sorunun okuma alışkanlığı eksikliği değil de doğrudan doğruya “tembellik” olduğuna inanıyorum. Ve her zaman tekrar ettiğim gibi tembellik kesinlikle ideolojik bir hastalıktır. Kendini masum bir “az okuma” şeklinde dışa vurduğu gibi çok dramatik sonuçlara yol açacak biçimler de alabilir. Ve gerileme daima masum hatalarla başlar.

Burjuvazi proletarya arasındaki en önemli mücadele alanlarından biridir “bilgi tekeli” konusu. Burjuvazi bilinçli bir şekilde bilgi tekelini elinde tutar. Çünkü bilgi kimin elindeyse iktidar da onun elindedir. Bu yüzden biz bugün bilginin burjuvazinin tekelinden çıktığını ve ucuzladığını söyleyenlere karşı; bilginin yine burjuvazi tekelinde olduğunu, ama bilgi iletiminin hızlandığını ve kolaylaştığını, çelişkinin karakterininse değişmediğini söylüyoruz.

İletişim teknolojilerinin çok gelişkin olduğu bu çağda, bilgi aktarılıyor ve her şey çabuk eskiyor; insanlar, yüzler, ideolojik bilgiler, her şey… Ancak biz yine de egemenlerin bize öğretmek istediklerini, açıklamak istediklerini öğrenebiliyoruz. Bilginin özgürce aktarılabileceği her alanda önce engelleyici kanallar devreye giriyor, sonra bilgi akışı sağlanıyor, o çok özgür “siber uzayda” bile böyle bu. Neoliberal kapitalizm dönemi, yani global düzen bir yanılsamalar çağı. Bilginin en hızlı aktığı bir zaman kesitinde cehalet daha hızlı büyüyor. Küçük bir azınlık üstün teknoloji ve bilgiyle donatılırken, geniş yığınlar bilgisizliğe ve sefalete mahkum ediliyorlar. Devletin daraltılması ve de-regülasyon politikaları, aslında onlarca yılda kazanılan sağlık, eğitim, sosyal güvenlik hizmetleri gibi kamusal alandaki hakların daralması, devletin silahlı bürokratik bir aygıt olarak yetkinleşip güçlenmesi demek. Eğitimin özelleştirilmesi kitlelerin cahilleştirilmesi planının bir parçası. Aslında “bilgi çağı”, “bilgi toplumu” bu koşullarda bir safsatadan başka bir şey değil. Tekelci burjuvazi bilginin denetimini elinde bulundurmanın kendine sağladığı gücün öylesine farkında ki, Türkiye’de bile her büyük holding bir medya kuruluşunun sahibi olma peşinde. Parası olan azınlığın öğrenebileceği, olmayanın ise köleleşeceği bir dünyaya doğru yol alıyoruz hızla.

Üstelik öğrenme şansına sahip olanların da nasıl ve hangi biçimde öğrendiği önemli. Neoliberal düzen soran ve sorgulayan akıldan, meraktan ve öğrenme aşkından ölesiye nefret ediyor. Onlar verili olanı tartmadan, karşılaştırmadan kabul edeni, seçme ve ayırma yeteneği olmayanı tercih ediyorlar. Orwel’in “Büyük Birader”inin aratmayacak yöntemlerle yürüttükleri kafa yontma mekanizmaları gönüllü kabule dayalı yöntemler geliştiriyor hiç durmadan. Eğitimin amacı da bu.

Yaygın eğitim başlangıçta gelişmiş teknolojileri kullanacak işgücü gereksinmesinin sonucu olarak burjuvazinin etkisiyle gelişti. Ama öğrenme her zaman onların çıkarlarıyla sınırlandırılmaya çalışıldı. Kitlelerin okuması ve aydınlanması gibi yan sonuçlardan da kaçınılamadı. Bugün yapılmak istenen eğitimin ve öğrenmenin sınırlarının daha da daraltılması. Öğrenimin ve eğitimin amacı geniş emekçi yığınların bilgi ve becerilerini, sınıfsal çıkarlar adına da olsa, geliştirmek değil artık. Finans gücüne, rantiyelere ve sınırlı sayıdaki sanayiciye gerekli uzman kadro ihtiyacının karşılanması.

Gündüz Vassaf geçenlerde: “Tarihin çeşitli dönemlerinde avcılığı, hatipliği, dindarlığı ve bilgeliğiyle değerlendirilen insan, günümüz egemen kültüründe uzmanlığı ve ondan da çok kazandığı para ile ölçülüyor” diye yazıyordu. Amsterdam’da bir barda, konularında dahi sayılacak üç Amerikalı bilgisayarcı ile karşılaşmış. Konuları dışında son derece cahil ve saf olduklarını gözlemiş. Kapitalist yolcu Deng Xiaping söyle demişti: “Önemli olan farenin peşinde koşan kedinin siyah ya da beyaz olması değil, fareyi yakalamasıdır.” Vassaf haklı olarak “Amerikan üniversiteleri durmadan Nobel ödüllü fare yakalayıcıları yetiştiriyor. İşlerinde iyi, konuları dışında hiçbir şey bilmeyen, saf dünya kültüründen yoksun uzmanlar” diye yazıyor. Barda tanıştığı bilgisayarcıları; “teknolojik donanım açısından 21. yüzyılda hayat kültürleri açısından Ortaçağ’da yaşıyorlardı” diye tanımlıyor. İşte neoliberal düzenin yetiştirdiği “bilgi çağı” insanı tam da bu. Günlerini bilgisayar ekranları başında geçirip, sürekli karlılığı ve verimliliği artırmanın yollarını arayan, bunun karşılığında yüksek ücretler alan, kafası departmanlara bölünmüş, dünyayı anlama ve açıklama cahili, çağdaş “seçkin” köleler. Amerika’da “Silikon Vadisi”nde çalışan böyleleri için Douglas Coupland, feodal sistemin köylülerine atıfta bulunarak “mikroserfler” diyormuş.

Yeni düzenin özelliği üniversiteleri şirketlere kalifiye eleman sağlayan meslek okullarına dönüştürmesi, ABD’de üniversiteler şirketler gibi yönetiliyor, öğrencilere “müşteri” gibi bakılıyor. Akademik özgürlük yerini karlılığa, ranta ve şirketlere bağımlılığa terketmiş çoktan. Her şeyin sorgulanabilir olmasına dayalı özerk üniversitenin yok olması klasik aydınların da yok olmasına neden oldu. Türkiye’de yapılmak istenen de bu. Sonuç eğitimden yoksun milyonlar ve eğitilmiş serfler oluyor. Çağı yakalamak, bilgi çağına yetişmek, savlarını kazıyın, alttaki amaç açığa çıkacaktır.

Paranın dışında hiçbir şeyin anlamlı olmadığı bu karanlık süreçte, hızla yayılan ve ucuzlayan teknolojilerle her yere ulaşan bilgi “nasıl” bir bilgi olacak ve bilginin hızlı aktarılması neyi değiştirecektir ki? Yaratıcılığı, özgür düşünceyi geliştirecek mekanizmalar zincire vurulduktan, yığınlar cehalete mahkum edildikten sonra. İşte çelişki burada. Bilmenin ve öğrenmenin önüne sayısız engeller konulduğunda, insanlığın gelişiminden beklentisi tükendiğinde umutsuz kitleler yeni kanallar açıyorlar kendilerine, gizemciliğe, bilinmeyene, fala, büyüye, ruhlara, uzaylılara, cemaatlere ve tarikatlara dayalı yeni bir kültür boy veriyor. Araştırma, keşfetme ve öğrenme sevinci denizlere ulaşmayan ırmaklar misali boş uğraşlarla sönüp gidiyor.

Bireyin sürüleştiği bir çağ bu. Öğrenme sevincinin yerini serf ruhu almakta. Böylesi bir dünyada öğrenme isteksizliği ve zihinsel tembellik en tehlikeli ve yaygın hastalık olarak ortaya çıkıyor. En çok da, dünyayı sorgulayan ve onu değiştirme mücadelesine katılan insanları etkilemesi şaşırtıcı gibi görünüyor. Ancak birey yaşadığı toplumdan soyutlanamaz. Toplum bir dönemi yaşıyorsa onu reddeden bireyler de ondan bir şekilde etkilenir. Bundan kaçınılamaz, ancak, bilinçli bir biçimde giderilebilir. Öğrenmeyi, sorgulamayı kimliğimizin bir parçası kılarak, onu bir aşka ve sevince dönüştürerek.

Kuşkusuz ülkemiz ve coğrafyamızla ilgili pek çok gerekçe geliştirilebilir: Okuma alışkanlığının olmayışı, okumanın ve okuyanın tehlikeli sayılması, aileden ve toplumdan gelen geleneksel baskı, köyle bağlarını koparmış bir toplum olmamızdan da beslenen bir zihinsel tembellik ve ufuk darlığı, eğitim düzeyinin düşük oluşu… Daha pek çok şey söylenebilir. Deniz Gezmiş, Ankara Kapalı Cezaevi’nde Erdal Öz’le konuşurken, 1950 ve daha sonra doğanları, yani “yetmişbirde” mücadeleye katılanları göstererek: “Bu kuşak, bizden oldukça değişik, bambaşka özellikler taşıyor” diyor. Daha tartışmadan, uzun boylu düşünmeye bile fırsat bulamadan mücadeleye atılmak zorunda kaldıklarından söz ediyor. “Suç bu çocukların mı? Değil, hiç değil, geçmiş kuşakların sorumluluğunu da bu kuşak yüklenmiş”, “Bak bizim kuşak başka türlüydü.” böyle diyor.

Ellili yıllarda doğan, 1971’lerde mücadeleye atılanların edebiyatla bile mahpushanede tanıştıklarını, uzun boylu düşünce tartışmaları yapmadıklarını, yapamadıklarını söylüyor. Dahası da var:

“Sonra bu yeni kuşak, kültürden de nasibini alamadı. Örneğin, Beethowen’ı doya doya dinleyemedi. Eisenstein’ın, Pudovkin’in filmlerini bile rahatça tat alarak izleyemediler.

Düşünsene bir resim sergisini bile şöyle sindire sindire gezip görme olanağı bulamadılar.

Büyük eksiklik bunlar. Bu eksikliklerin onlara çok zararı oldu.

Marksizm Leninizm, nasıl insanlığın bir ürünüyse bu dediklerim de insanlığın uzun yüzyıllar sonunda yaratıp biriktirdikleridir, ürünleridir.

Bizden sonra gelen bu kuşak, insan olarak bütün bunlardan yoksun kaldı. Hiç de iç açıcı bir durum değil bu.”

İşte Türkiye devrimcilerine, seçkin önderler yok edildikten sonra böylesi bir miras kaldı. Var olan birikim ise, hep küllerinden yeniden doğmak zorunda kalan devrimci hareket tarafından yeni kuşaklara taşınamadı. Yetmişlerden seksenlere, olumsuzluk baskı koşullarında gelişerek aktarıldı. Olumlu şeyler de oldu elbet. Ancak hem nicelik hem de nitelik olarak yetersizdi bu tür gelişmeler. Yeni dünya düzeni koşulları ve onun getirdiği cahilleştirme sürecinden de beslenen olumsuz gelenek bugünde iç karartıcı bir tarzda devam ediyor.

Ama doğrusu, gerekli saptamalar olmakla birlikte söylenenlerin hiçbiri, artık bizler için mazeret olamaz. Kişi kendine “ortakça devrimci” bir rol yüklüyorsa, kendini öyle tanımlıyorsa gereklerini de yerine getirmek zorundadır. Yaşadığımız çağda bilgi ışık hızında yayılıyor, hızla eskiyorsa; daha çok öğrenmemiz, kainatın altında olup biten her şeyin bilgisine sahip olmaya çalışmamız gerekiyor. Bilmek okumakla başlar. Bilmeyenin değiştirme yeteneği olamaz. İktidar isteyense bilgi sahibi olmak zorundadır.

Üstelik zihni tembellik çoğu kez zihniyet tembelliğine yol açar. Kolaycılık, adam sendecilik, oluruna bırakma hastalığı aynı zihniyetin tezahürleridir. Biri oldu mu, diğerleri de onu izler bir biçimde. Öğrenmeden yenilenmek mümkün değildir, yenmek ise hiç. Dönemin özelliği bilginin en önemli silah olması. Okumaktan kaçınmak gönüllü bir teslimiyetten başka bir şey değil kanımca. Düzen bizi binbir biçimde kuşatıyor. Bilgiyi ideolojik bir silah olarak en iyi biçimde kullanmanın yollarını buluyor. Bizse değil öğrenmek, üç sayfa makale okumaktan kaçınıyoruz. İdeolojik saldırılara esir düşmektir bu yoldaş devrimciler!

Yazılarımı genelde Pazartesi günleri yazıyorum. Güncelin peşinde olmaktan ötürü değil, zaman zaman tam da tartışmalarımıza denk düşen konular yakalayabilme kaygısından kaynaklanan bir durum bu. Biraz önce Kanal D haber bülteninde Hürriyet gazetesine yapılan saldırı haberi vardı. Özgür Ülke’nin dört yıl önce attığı başlığı düşündüm önce: “Bu Ateş Sizi de Yakar!”. Ancak onların ateşi ve düşüncesi başkaydı. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, eski solcu ve Türkiye’deki döneklerin son “büyüğü” Ertuğrul Özkök saldırıdan Çiller’i sorumlu tuttuğu konuşmasında, Çiller’in “Sağda Birlik Mitingi”ndeki üslubunu kastederek: “Heyecan dolu, 1960 modeli Marksist üslup” değerlendirmesini yaptı. İşte bilgi böyle terörize ediliyor. Sözde Tansu Çiller’in konuşması eleştirilirken Marksizme ağız dolusu küfür fırsatı kaçırılmıyor. Burada sola karşı şiddet ve düşmanlık sözcükleri içeriliyor. Böyle bir dönemde her türlü tembellik görüntüsü bizim açımızdan masum değil, vahim bir hata oluyor.

İşçilerin, emekçilerin, öğrencilerin, her okurun ve taraftarın, geleceğe talip olan herkesin öğrenmeyi bir aşka dönüştürmesi gerekiyor. Berthold Brecht’in “Öğrenmeye Övgü” şiirinde söyledikleri hala güncelliğini koruyor: “Öğren en basiti. Zamanıdır./Sakın geç deme./Öğren abeceyi, çok birşey değil gerçi/Öğren ama, başla./Koru kendini yılgınlıktan/ Herşeyi öğrenmelisin/ Çünkü sensin artık yönetecek olan/ Köprü altındaki öğren!/Öğren demir parmaklıklar ardındaki!/Ev kadını, öğren!/Öğren altmışındaki!/Kimsesiz çocuk, okul ara kendine/Bilim ara soğuktan kıkırdayan./Sarıl kitaba aç insan. Silahtır o./Çünkü sensin artık yönetecek olan./Çekilme soru sormaktan yoldaş!/ Enayi yerine koydurma kendini/Alınteri dökmeden bellediği şeyi/Biliyor sayılmaz insan/Geçir gözden hesap pusulasını/Unutma sana ödetilecek faturası/Parmak bas üstüne her rakamın/Nereden çıkmış sor bakalım/Çünkü sensin artık yaratacak olan.”

Son dizeleri şöyle de okuyabiliriz: Çünkü sen alacaksın artık iktidarı! Ama yol zorlu, menzil ırak, o halde bilime ve kitaba sarılmalı silah olarak. Ama önce abece”, bizim yaptığımız da bu. İkiyi, üçü bire indirmek kolay da, birin ikiye bölünmesini öğrenmek zor. Bunu yapabildiğimizde çoğalmayı da öğreneceğiz demektir. O zamana dek herkes işini yapmalı. Yazar da okuyucu da…

* Kutsiye Bozoklar, Hep Aynı İnatla, Ceylan Yayınları, Mayıs 2000, s. 124

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 26 Ekim 2012, Cuma 0:04
Kategoriler: Işık Kutlu, Makaleler