Tarih affetmez

ONGUN YÜCEL

“Hey ölüm bakma acılarımız kadar yaşlı olduğumuza/Düşlerimiz kadar gençtir ömrümüz” demişti, 1996 Ölüm Orucu’nu Sağmalcılar’da sırtlayan eylemciler. Ölüm oruçları, açlık grevleri, düşleri uğruna ölümü küçülterek yenenlerin eylemleridir. İdeolojilerini, inançlarını yüksekte tutmak için egemenlere meydan okuyanların yiğitlik manifestosudur tarihe kazınan. Bu eylemler, ezilenlerin siyasi mücadele tarihinde önemli bir yer tutar. Çoğunlukla köşe taşıdırlar.

İngiltere’de de, Türkiye ve Kürdistan’da da böyledir. Bobby Sands’i Kuzey İrlandalılar açlık grevindeyken parlamentoya seçmişlerdir. O; ulusal talepleri uğruna mücadele ederken halkının temsilcisi olarak ölümsüzleşmiştir.

Türkiye’de 1984, 1996, 2000 ölüm oruçları, açlık grevleri, faşizme karşı, devletin hapishanelerdeki zulmüne karşı ölümüne bir direniştir. Hakeza Diyarbakır Zindanı’nda 12 Eylül faşizmine karşı yurtsever tutsaklar bu yolu tutmuşlardır. Bu eylemler, her biri kendi içinde kimi özgünlükler taşısa da rejimin ezilenlerin temsilcilerinin direnişlerini kırmak için saldırıları boyutlandırdığı anlarda karşı koyuş şeklinde gerçekleşmiştir. İşin özü, faşizme karşı direnişin zindanlara taşınmasıdır. Hatta kimi zaman devrimci, komünist tutsaklar mücadele bayrağını yüksekte tutmak için çok boyutlu görevler sırtlanmışlardır.
Hapishanelerdeki tutsakların açlık grevlerine müdahale, zorla besleme tavrı yerkürenin neresinde olursa olsun yüreği ezilenlerle birlikte atan insanların karşı çıkacağı bir tavırdır. Vicdanı olan herkes karşı çıkar. Çünkü bilinir ki, mezalim sürdüğü ve katmerlendiği koşullarda insanlar bedenini açlığa da yatırmayı göze alır. Ölüm orucunda olmak, zalimliğe dur demek için canını feda etmeyi göze almaktır.

Egemenler açlık grevleri gündemleştiği zaman müdahale etme niyetlerini ilan ederler, zorla beslemenin yasal kılıflarını ararlar. Emperyalist ABD, kötü ünlü Guantanamo Hapishanesi’nde bu yöntemi uygulamıştır. AKP egemenliğinin rol modellerinden Ali Babacan da, açlık grevindeki tutsaklara müdahaleyi devletin şefkatli eli demagojiisiyle dillendirmiştir. Bu, eşyanın tabiatına uygun olandır. Egemenler karşılarında direnen güç, hele de örgütlü güce karşı tahammülsüzdürler. Direnişi bastırmak için her yolu mübah görürler.

Bu eşyanın tabiatına uygundur, çünkü AKP iktidarı almış yürüyor. Ancak durumdan devlet adına vazife çıkaran sadece AKP değil, CHP de benzer tavırda. İstanbul 1. Bölge Milletvekili Mahmut Tanal, açlık grevlerine müdahale edilebilmesi için yasa teklifi veriyor. Teknik dille ifade edilirse “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun”a “Hekimlerin tedaviye başlamadan önce hastadan izin alma yükümlülükleri varsa da, onun ölüm tehlikesi ile karşılaştığı ya da sağlığında giderilmez bozukluklar doğabileceği acil durumlarda bu yükümlülük kalkmaktadır. Açlık grevlerinde müdahale için açlık grevi yapan kimsenin bilinç kaybının oluşması beklenmeden müdahale edilir ve zorla beslenme sağlanır” fıkrasının eklenmesini teklif ediyor Tanal. Yani, tutsakların özgür iradelerine saldırarak besleme teklifi. İnsanları bilinçli tercihleri ile girdikleri yoldan devlet zoruyla döndürmüş oluyor avukat milletvekili.

Müdahale yöntemini daha önce de denedi devlet. 1996 ve 2000 ölüm oruçlarında ailelerini kandırarak tutsakların bilinci kapanınca serumla besleme yöntemini uyguladı. Ancak tarih şahittir ki bu gayri insani müdahaleden dolayı sakat kalmayan devrimciler, bilinçleri ilk açıldığında serumları atıp direnişlerini sürdürdüler. Egemenler de tecrübelerinden biliyorlar ki bu yöntem açlık grevlerini bitiremez.

Açlık grevcilerine müdahale edilse de bu eylem sonlandırılamayacaktır. Bu biline biline CHP niye böyle bir yasa teklifi verir? AKP hükümranlığının elini güçlendirmekten CHP’nin ne çıkarı vardır?

CHP’nin verdiği önerge, sadece bugünlerde açlık grevinde olan Kürt tutsakları ilgilendirmiyor. Devlet bu değişikliğe dayanarak hapishanelerde herhangi bir zamanda gündemleşecek tüm açlık grevlerine müdahale hakkı kazanmış oluyor. Daha önce kendi hukukuna dayanmadan yaptığı müdahale işkencesini şimdi hukuki kılıfa büründürmüş olacak. Minareyi çalan AKP, kılıfını hazırlayan CHP. Birbirlerini tamamlamış oluyorlar.

Bu yasa teklifi ayrıca CHP’nin Kürt sorununda aldığı tavra uygun bir yaklaşım, tutarlı davranıyor. Kürt yurtsever tutsaklar başlattıkları açlık grevleri ile Kürt ulusunun demokratik taleplerini dillendiriyorlar. İmralı tecridinin kaldırılması ve anadilde savunma ile anadiyde eğitim hakkı talepleri.

Kılıçdaroğlu Amed’de “Bu sorunun çözümü benim siyasi hayatıma mal olacaksa ben buna da razıyım” dese de, politik tavırları adeta bu sorun ekseninde atılabilecek her adıma engel olma kaygısını taşıyor. Tutsakların bu taleplerini duymazdan gelerek açlık grevlerinin son bulmasını istiyor.

Sadece tutsakların taleplerine değil, Kürt sorununu can alan bir sorun olmaktan çıkarmanın yöntemlerinden biri olan müzakerelere de kapısı kapalı Kılıçdaroğlu’nun. Oslo tipi görüşmelere de, Kürt halk önderi Öcalan’la yapılacak görüşmelere de karşı olduğunu açıktan deklare ediyor. “Terör örgütüyle haklar görüşülmez. Anayasa değişikliği, yasa değişikliği görüşülmez” diyor. Böylelikle muhataplarıyla müzakere etmeden sorunun bu aşamada tartışılabilir hale gelmesinin dahi yolunu kesmiş oluyor. Kürt halkının temel taleplerinden anadilde eğitimle ilgili de “Anadilde eğitim toplumu böler” diyor.

Bu söylemdeki CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun sorunun çözümünden anladığı Kürt halkının hiçbir talebi kabul edilmeden mücadele etmekten vazgeçmesi olsa gerek. Öcalan’a katmerli tecrit, Kürt siyasetçiler hapse, açlık grevindeki tutsaklara zorla müdahale. Bunlara karşı çıkmayan nasıl sorunun çözümünde aktör olacak ki! Çözümsüzlüğe giden yolda her adımda AKP’yle hareket edip, sonra da “siyasi hayatıma mal olması pahasına” diye sorun çözme lafları dile getirmenin herhangi bir hükmü de yok tabii.

Açlık grevlerinin ölüm aşamasına geldiği bugünlerde CHP bu yasa teklifini geri çekmezse birçok yerde ifade ettiği “İktidarda değiliz, sorumlusu biz değiliz” yaklaşımıyla sorumluluktan kaçamayacaktır. Bu teklifinde ısrar ederse tarih önünde de mahkum olacaktır, tarih affetmez çünkü.

* Atılım Gazetesi’nin 2 Kasım 2012 tarihli 36. sayısında yayımlanmıştır.

 

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 9 Kasım 2012, Cuma 12:36
Kategoriler: Kardeşçe