Topyekûn çözümsüzlüğe karşı topyekûn direniş

PKK ve PAJK’lı tutsaklar tarafından 12 Eylül 2012 tarihinde başlatılmıştı süresiz dönüşümsüz açlık grevleri. Faşizmin zindanlarında bedenlerini ölüme yatıranların direniş dalgası gün gün ilerledi ve büyüdü bugüne kadar. Direniş, altmışı aşkın zindana yayılmış bulunuyor. Açlık grevcilerinin sayısı bine doğru yaklaşıyor. Sırada binlerce tutsak daha var.

Ne istiyor açlık grevcileri?

Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının bir an önce sağlanmasını ve anadilde eğitim ve savunma hakkının tanınmasını talep ediyorlar. Adil, demokratik ve onurlu bir barışın siyasal ve toplumsal koşullarının oluşturulmasına hizmet edecek bu zorunlu adımların atılmasını sağlamak istiyorlar. Bedenlerini açlığa ve ölüme yatırmaları bundan. Onlar; akan kanın durdurulması, gerilla ve asker ölümlerin son bulması, halklarımızı birbirine kırdırma senaryolarının ve girişimlerinin boşa çıkarılması, varlıklarını ve geleceklerini savaşa bağlayanların önünün kesilmesi, özcesi ezilenlerin kanı ve canı üzerinden “ölüm siyaseti” güdenlerin çıkar hesaplarını bozmak için faşizmin karşısına “yaşam güçleri”yle dikiliyorlar, canlarını bu uğurda feda ediyorlar.

Kürt siyasi tutsaklarının örgütlü iradesini temsil eden kurumsal açıklamalardan net bir biçimde anlıyoruz ki, direniş hücre hücre ve “ölümüne” sürdürülecek. Ta ki tutsakların ileri sürdüğü talepler siyasi iktidar/AKP tarafından meşru kabul edilene, resmi mutabakat altına alınan ve çözümü yönünde gerçek ve pratik adımlar atılana kadar.

Somut durum da bunu doğruluyor zaten; açlık grevleri için kritik eşik kabul edilen 40 günlük süre çoktan aşıldı, 50’li günlere girildi. ‘İçeri’de ölümün kıyısında akıyor şimdi zaman. Zindan kapılarından tabutların çıkmaya başlaması an meselesi.

Ve artık, 12 Eylül askeri faşist darbesinin en karanlık, en insanlık dışı dönemindeki Diyarbakır Zindan direnişlerinin Kürt özgürlük mücadelesinin kolektif belleğine silinmezcesine kazıdığı derin tarihsel bilincin ve ulusal manevi gücün yeniden ayağa dikilmesidir bugün yaşanan. Kemal Pirlerin, Mazlum Doğanların ölüme meydan okuyan diriliş, yeniden varoluş ruhudur şimdi, açlık grevcilerinin “geri dönüş yok” diye ilan ettikleri iradenin mührü.

İşte bundan dolayıdır ki; Kürt halkı, başından itibaren tereddütsüz sahiplendi açlık grevcilerinin taleplerini ve direnişini. Faşizmin zindanlarda esir alınmış, rehin tutulan kızlarına, oğullarına, annelerine, babalarına, eşlerine, akrabalarına, dostlarına, sevdiklerine inanç dolu ellerini sonuna kadar uzattı, umut dolu yüreğini sonuna kadar açtı. Seslerine ses, yaşamlarına nefes olmak için ayağa kalktı Kürt halkı. Açlık grevcilerinin etrafında giderek büyüyen ve güçlenen kitlesel direniş halkaları gelişiyor gün gün. “Topyekûn direniş” hareketi daha da ete kemiğe bürünüyor giderek. Kürt halkı zindan kapılarının önünden ayrılmıyor. Tutsakların ‘ölümüne direniş’ iradesini ve çağrısını serhıldan eylemleriyle selamlıyor, yedisinden yetmişine Kürtler. Devrimci halk savaşı iradesi, zindanlarda başlatılan açlık grevi direnişi ve etrafında geliştirilen hareketle cephesel gücünü tahkim ediyor, daha yüksek bir kararlılık düzeyi yaratmış oluyor. Onur ve adalet savaşı yürüten örgütlü yığınların kahredici inadı ve devrimci iradesi karşısında, dizginsiz devlet terörü hükmünü yitiriyor, kar etmiyor.

Peki devlet/AKP iktidarı ve medyaya çöreklenmiş akıl hocası ve yalaka takımı ne yapıyor bu tablo karşısında, neler söylüyor, yazıp çiziyorlar? Açlık grevcilerinin yeniden dile getirdikleri ve arkasında milyonlarca Kürt’ün iradesinin olduğu bilinen bu demokratik ve insani hak talepleri karşısında nasıl bir politik tutum ortaya koyuyorlar? Tek kelimeyle aymazca davranıyor; talepleri duymazdan geliyor, yok sayıyorlar. Batmış oldukları “topyekûn çözümsüzlük” politikasının derinliklerinde gerçekle bağlarını tümüyle yitirdikleri için, “üç maymunluğa”sığınıyorlar! Hükümet adına birileri konuştuğunda ise adet olduğu üzere psikolojik savaş mahsulü yalanlardan, karalamalardan ve çarpıtmalardan başka bir şey çıkmıyor ağızlarından. En son Başbakan Erdoğan düşkünlüğün dibinden konuştu, utanmadan “Herkes yiyor, aç olan yok”, “Şov yapıyor bunlar” dedi ölümün sınırına gelmiş açlık grevcileri için. Kürt halkı ve özgürlük hareketi nezdinde zerre kadar pratik değeri olmayan “müthiş ilerleme”leri temcit pilavı gibi yineleyip “çözümcü” görünen sahte pozisyonlar üretmeye, kamuoyu algısını şekillendirme çabalarını aralıksız sürdürüyorlar elbet. Bu konudaki son “müthiş” kepazelikleri de Abdullah Öcalan’ın kardeşiyle görüşebilmesine “izin verdiklerini” açıklamak oldu! Tabii ki, belki Öcalan’dan açlık grevlerinin sona erdirilmesi yönünde bir görüş çıkabilir hesapları ya da beklentisiyle yapılıyor bu ucuz ve boş oyunlar. İşin özü, “çözüm” adına yaptıkları tek “gerçek” şey sırtlarını asker, polis, yargı ve zindan terörüne dayayarak günü kurtarmaya bakmak ve faşist yasa ve yasaklarla yol alabileceklerini sanmaktır. Başka bir ifadeyle, yolları çıkmaz sokaktır. Gerçeklikleri budur, çapları da bu kadardır esasta.

AKP, kazanamayacağı bir savaşı sürdürmektedir…Geleneksel devlet zihniyetini ve iflas etmiş sömürgecilik politikalarını sürdürmedeki ısrarı nedeniyle AKP, Kürt özgürlük hareketi karşısında ideolojik ve politik bakımdan fiilen yenilgiyi yaşamaktadır. Yalan, demagoji ve göz boyamadaki “usta”lıklarla üzeri örtülebilir, gizlenebilir olmaktan çoktan çıkmış yakıcı bir realitedir bu. Keza mücadelenin askeri cephesi bakımından da durum özünde aynıdır: orada devletin/AKP’nin yenilgisi PKK’yi askeri olarak yenememe biçiminde gelişmektedir. AKP’nin, ne ideolojik/politik ne askeri bakımdan devleti içine girmiş olduğu bu yenilgi koridorundan çıkarabilme ‘şansı’ bulunmamaktadır. Kapitalist sınıf kimliği ve temsil ettiği sermaye kliklerinin özgün ekonomik çıkarları, AKP’nin geleneksel devlet anlayışına ve yapılanmasına ideolojik ve politik olarak perçinlenmek zorunda olmasının ön koşuludur, temelidir. Bu nedenle, hangi “farklı” ideolojik kılıf ve söylem görünümü altında örgütlenmiş olursa olsunlar, bütün “devlet partileri” gibi (CHP ve MHP’yle ‘kan kardeşliği’nin kökeni de budur AKP’nin) AKP’nin de rüştü, Kürdistan üzerindeki sömürgecilik boyunduruğunun ve ilişkilerinin; Kürt halkına yönelik inkarcı, asimilasyoncu ve imhacı saldırganlık politikalarının sürdürülmesindeki ısrardan ve özgürlükçü Kürt hareketi düşmanlığından ölçülmektedir her şeyden önce.

AKP’nin ne ideolojik zihniyet dünyasında, ne politik gerçeklik algısında ve perspektifinde Kürt sorununun demokratik temelde çözümüne ilişkin harekete geçirici adalete, eşitliğe, özgürlüğe dayalı tarihsel bir birikim ve güç kaynakları vardır. Haliyle, Kürt sorununda çözümsüzlük AKP’nin de “kaderi”dir, tutarsızlığı ya da yeteneksizliği asla değil. O, çözümsüzlüğe oynamaya mahkumdur ve bu nedenle ancak çözüme gelmeye mahkum bırakılabilir. Devrimci siyaset mantığının esasları ve bununla uyumlulaştırılmış pratik çizgi tutarlılığının gerekleri bakımından gözetilecek temel hedef ve tutulacak yol budur. Türk sömürgeciliği ve AKP çözümsüzlüğe mahkumdur; Kürtler ve Türkler, işçiler ve emekçiler, tüm ezilenler de çözüme ve devrime…

Kürt devriminin gerçekliği, gelişimi ve açığa çıkardığı toplumsal ve siyasal olanaklar bu ilerleyiş güzergahını somut anlamda çoktan açmış bulunuyor. Bu güzergah, nesnel bakımdan “ulusal kurtuluşçu” çözüm çerçevesini kapsayan ve aşan, siyasal demokrasinin diğer bütün temel sorunlarının da ezilenler lehine çözümüne ulaşmanın hali hazırda yürünebilecek gerçek bir olanağı durumundadır. Bizlere, Türkiyeli devrimci ve demokratik kuvvetlere düşen açık görev, birleşik halk direnişinin devrimci-demokratik politik merkezileşme süreci üzerinden Türk işçi ve emekçilerini bu güzergahın örgütlü öznesi haline getirebilmektir. Onurun, adaletin ve özgürlüğün mücadele ortaklığı yolunda halklarımızın devrimci iradesini buluşturmak ve kaynaştırmaktır.

Nitekim, açlık grevi merkezli topyekûn direniş dalgası sözünü ettiğimiz güzergahın yeni ve kritik bir aşaması olarak, halklarımızın birleşik devrimci iradesinin şekillenmesine güç taşıyacak fırsatları da yaratmış bulunmaktadır. Örneğin, Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) topyekûn direniş sürecini Batı’ya yayma/örgütleme bakımından attığı göreceli yaygın ve cesaretli adımlar, birleşik mücadele açısından umut tazeleyici sonuçlar yaratmış durumdadır. Keza, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin (ESP), HDK bünyesindeki etkinlikleri ve inisiyatifinin yanı sıra Antalya, Eskişehir, Rize-Fındıklı, İzmir, Ankara ve İstanbul gibi yerlerde kendi kuvvetlerine dayalı öncü etkinliklerle de sürece müdahalede bulunmuş olması da ‘topyekûn direniş’in ruhuna uygun bir tarz olarak dikkat çekici olmuştur.

İlerlenecek hat bellidir; topyekûn çözümsüzlüğe karşı, topyekûn direniş! Sömürgeci faşizmin ve AKP’nin ‘savaş ve ölüm’ siyasetine karşı, ezilenlerin ‘yaşam ve barış’ için direnişi. Onur ve adaletin başka güzergahı yok!

* Atılım Gazetesi’nin, 2 Kasım 2012 tarihli 36. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 9 Kasım 2012, Cuma 12:08
Kategoriler: Başyazı, Makaleler