İdam mı? Hodri meydan!

Başbakan, bir süreden beri ilmikle yatıyor, ilmikle kalkıyor. Açlık grevleri kritik aşamaya gelip hükûmet üzerine devrimci, demokratik politik kitle baskısı artırdıkça, Başbakan, “İdamı geri getiririm” diye tehditler savurup duruyor.

Erdoğan da çok iyi biliyor ki, mevcut güç dengeleri içinde  bu topraklarda idam cezasını  yeniden geri getirmek, kendi boyunu çok aşan  bir girişimdir. Ayrıca, AKP’nin altında kalacağı siyasal ve toplumsal sonuçlar yaratacağı da kesin sayılır.

Erdoğan, “İdam” derken öncelikle Öcalan’ı kastettiği açık. Lakin “modern” çağın hukukunda hiçbir ceza yasasının geriye doğru işletilemeyeceği evrensel ilkesi hala geçerli olduğuna göre, başlatılan idam tartışmasının Erdoğan’ın murat ettiğine bu yoldan ulaştıramayacağı da  aşağı yukarı bellidir.

O zaman, hazretleri her ağzını açtığında neden diline ip dolanıyor? Hükûmet çevresi de onun söylediklerini sürekli düzeltme telaşı içerisinde olduğuna göre…

Ortada çok kasıtlı hükûmet/devlet planı var. Liberal ahmakların iddia ettikleri gibi başbakan tek başına gündem belirlemiyor, gündem değiştirmiyor. “İdam” tartışması, bir rejim politikası olarak bilinçli bir şekilde gündeme getirildi. Elbetteki idamı geri getirmek için değil…

Başbakan, açlık grevine destek veren BDP’li vekillere hakaretler yağdırırken baklayı ağzından kaçırıverdi: “Bu rejimi faşizme çevirmesinler.”

Daha iyi anlaşılması için tarih makarasını biraz geri saralım. 90’ların hemen başı. İdam, yasal olarak hala var. Ancak, 1984 Ekim’inde Hıdır Aslan’ın idamından beri bütün idam dosyaları Meclis’te bekletiliyor. (12 Eylül’de 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi. 467 kişinin dosyası halen Meclis’te tutuluyor.) Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yükselen devrimci kitle hareketi  ve eylemleri karşısında şaşkına dönüp, “Biraz daha zorlarlarsa, Meclis’teki idam dosyalarını raflardan indiririm” tehdidinini savurmuştu. İdam dosyaları raflardan inmedi ama halkın üzerine karabasan gibi çöktüler. Ünlü Sansür ve Sürgün (SS) yasaları, idam şantajının ürünüdür.

Şimdi, Erdoğan’ın “Bu rejimi faşizme çevirmesinler” sözüne tekrar dönelim. (Bir an için, AKP’yle birlikte rejimin faşist karakterinin ortadan kalkmış olduğunu varsayalım) Başbakan, Kürt halkını ve tüm ezilenleri, “Bu rejimi faşizme çeviririz” demeye getiriyor. AKP, faşist rejimin sıklıkla kullandığı, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası izliyor. Özal’dan bile daha ileri giderek, yasaları beklemeden, İçişleri Bakanlığı genelgeleriyle tüm halkı zapturapt altına almaya girişiyor. Açlık grevleri ve sokak hareketi daha fazla sıkıştırdığında, yeni ve daha rafine SS yasalarının hemen devreye sokulacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Erdoğan’ın idam şantajıyla toplumu, ezilenleri baskı altında tutma gayreti, güçlülüğün işareti değildir. Tam tersine o, gönüllüce bağlandığı faşist sömürgeci rejimin ‘dev’ çözümsüzlüğünün çıkmazında köşeye sıkışmış korku içindeki  bir politik ‘cüce’nin  üzerinde ne varsa karşısındakine fırlatma ruh halindedir. Üstelik, direnenlere, boyun eğmeyenlere, ‘üzerine gelenlere’ fırlatabilecekleri ‘öldürücü’ ve ‘yok edici’ başka ne kaldı ki ellerinde? Bu anlamda AKP, artık çırılçıplaktır. İdam şantajı, AKP’nin “açılım”sız bile kaldığı aşamayı göstermektedir. AKP, ya Kürt halkı adına adil, onurlu  ve demokratik barış isteyen birinci dereceden siyasi  muhataplarıyla Kürt sorununun çözüm müzakeresi masasına oturmayı göze alacak,   ya da içinde bulunduğu çözülüş  ve çöküş  sürecinin hızlanması ve derinleşmesinin getirdiği bütün ‘bela’ları ağırlaşarak yaşamaya devam edecek.

AKP, rejimi savunmak ve kendi iktidarını korumak için daha ne kadar ileriye gidebilir? Elbette ki “Çılgın Türkler”in mirasına konmuş bir AKP için de ‘macera’lara kapılma potansiyel güdüsünün ‘mantıksal’ bir sınırı yok. Örneğin, açlık grevindeki tutsakların birinci talebi olan Öcalan’ın sağlık ve güvenliğini, her zamankinden daha fazla risk altına sokan girişimlere yönelebilirler, ‘kendini kaybetmişlik’ psikolojisi içinde. İdam şantajı, işte tam da böyle bir politik ruh halinin ürünü olan ‘macera’cı  faşist bir reflekstir. Ve ne yazık ki ‘mantıksal’ sonuçlarına ulaşırsa eğer, kaldığı kadarıyla halklarımız arasındaki kardeşlik köprülerinin de  dinamitlenmesi anlamına gelecektir bu.

Peki, ölümü gösterip sıtmaya razı edebilecekler mi Kürt halkını, emekçileri, ezilenleri?

90’ların SS kararnameleri, devrimci kararlılık ve yaratıcılıkla paçavraya dönmüştü. Erdoğan’ın “Faşizm geri gelir” şantajı, İdris Naim Şahin’in genelgeleri, daha şimdiden sokaklarda paspasa döndü. Kürt halkı ve ezilenler daha, daha, daha ileri gidecek; adaleti, eşitliği ve özgürlüğü getirecek bu topraklara.

Hodri meydan. AKP mi yaman, halklar mı?

* Atılım Gazetesi’nin 16 Kasım 2012 tarihli 38. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 23 Kasım 2012, Cuma 10:24
Kategoriler: Başyazı, Makaleler