Kemalistler muhalefette

ALP ALTINÖRS

Ankara Ulus’ta yaşanan çatışmalı 29 Ekim yürüyüşünün ardından, Sol Gazetesi’nin manşeti “Cumhuriyet muhalefette” idi. TKP’nin aynı gün düzenlediği “Sosyalist Cumhuriyet Kongresi” ise, muhalefete düşen Cumhuriyeti diriltip yeniden iktidar yapmanın arayışlarına sahne oldu.

Düne kadar Kemalist resmi ideolojinin kütlesel resmi törenleriyle kutlanan Cumhuriyet’in kuruluşu, bu kez Kemalistler ve İslamcılar tarafından ayrı ayrı ‘kutlandı’. İktidardaki İslamcılar, 29 Ekim’i kendi iktidarlarının kutsanması töreni olarak ‘idrak ederken’, muhalefetteki Kemalistler ‘Seferberlik Yürüyüşü’ yaparak kendilerini bilediler. Devletin birleştirici resmi ideolojisi olarak Kemalizm adım adım 29 Ekim törenlerinden uzaklaştırılırken, bu olgu “Cumhuriyet’in” değil de Kemalizmin muhalefete düşmesi anlamına geliyor. Zira, Türk burjuva cumhuriyetini oluşturan egemen sınıfların, Kemalist kanadı AKP’nin iktidarlaşma süreci içinde adım adım muhalefete doğru itildi.

EGEMEN SINIFLARIN İKİ BLOKU

Doğrudur, Kemalistlerin devlet iktidarından dışlanması, Cumhuriyet tarihinde ender kesitlerde görülen bir olgudur. 1950-1960 aralığı dışında, hemen tüm Cumhuriyet tarihi boyunca Kemalistler askeri ve sivil bürokrasinin omuzlarında hep devlet iktidarının bir parçası olageldiler. Ama yine de, Kemalistlerin muhalefete düşmesini “Cumhuriyet muhalefette” tespitiyle değerlendirmek, Cumhuriyet’i egemen sınıfların bir kanadına indirgemek anlamındadır ve büyük bir yanılgıdır. Zira sorunun böyle konuşu; egemen sınıfların iki tarihsel bloku arasında Cumhuriyet tarihi boyunca süren çetin mücadeleyi yok saymak ya da bu mücadeleyi “Cumhuriyet’le Cumhuriyet karşıtları arasındaki bir mücadele” olarak görmektir. İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet Halk Fırkası’na, oradan Kemalist CHP’ye, Ecevit’in “ortanın solu” CHP’sine, Baykal’a ve nihayet Kılıçdaroğlu’na uzanan bir tarihsel süreklilik vardır. Bu, egemen sınıfların Batıcı-laik-milliyetçi kanadının siyasal ifadesidir. Cumhuriyet iktidarına her dönem sıkı sıkıya yapışsalar ve güçlerini devlet bürokrasisinden alsalar da Cumhuriyet egemen sınıfların bu kanadıyla özdeşleştirilemez. Zira, Hürriyet ve İtilaf’tan Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka’ya, oradan Demokrat Parti’ye, oradan Adalet Partisi’ne, ANAP’a ve nihayet AKP’ye uzanan bir diğer tarihsel süreklilik vardır. Bu da, egemen sınıfların Doğucu-İslamcı-milliyetçi kanadının siyasal ifadesidir. MHP, MNP, RP gibi partiler de farklı programlarına rağmen esasen bu blokun fraksiyonları olagelmiştir. Buradaki “Batıcı” ve “Doğucu” terimleri esasen kültürel anlamda kalmıştır. Yoksa, ekonomik ve siyasal olarak Cumhuriyet tarihi boyunca her iki iktidar blokunun da Batı emperyalizminin güdümünde geliştiği bilinen bir gerçektir.

Egemen sınıfların bu her iki kanadı da Cumhuriyetçidir ve bu Cumhuriyet, TKP’den bin kat daha fazla, onlara aittir.

CHP’nin hep aynı isimle, diğer blokun partilerinin ise sürekli isim değiştirerek gelmesi, devlet gücünü ellerinde tutan Kemalist-Batıcı-laik blokun, halk desteğini arkalayan Doğucu-İslamcı-muhafazakar kanadın partilerini sürekli kapatması, yasaklaması, darbeyle (27 Mayıs) ezmesi gibi nedenlerden ötürüdür. Batıcı-milliyetçi blokun partisi ise (12 Eylül cuntasında diğer partilerle birlikte kapatıldığı dönem hariç) neredeyse kesintisizce CHP olmuştur.

1968-’83 KESİTİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

Egemen sınıfların iki tarihsel bloku arasındaki savaş, 1923-1960 kesitini belirlemiştir. Kemalist tek parti diktatörlüğünü Demokrat Parti’nin diktatörlüğü izlemiştir. 27 Mayıs darbesiyle Kemalist asker-sivil ittifakı iktidara el koymuştur. Ancak gelecek sivil hükümetlerin aşağıdan halk hareketleriyle dengelenmesini ve tepeden de MGK’yla denetlenmesini öngören 1960 Anayasası’nın beklenmeyen bir sonucu olarak Türkiye’de ilk kez bağımsız bir işçi, köylü ve gençlik hareketi gelişmiş ve devrimci siyasal hedeflere yönelmiştir. Böylece, bu kez 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde egemen sınıfların her iki kanadı yumruklarını ezilenlere karşı birleştirmişlerdir. Kuşkusuz 1968-1983 döneminde de iki blok arasındaki çelişkiler ve çatışmalar çeşitli biçimlerde varlığını korumuştur ancak ikincil plana düşmüştür. Aslolan her iki egemen blokun burjuva Cumhuriyeti korumak için işçilere ve ezilenlere karşı ittifakı olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, şimdilerde liberal tarihçilerin çizmeye çalıştığı yeni resmi tarihte gösterildiği gibi “askerlerin sivillere karşı” darbeleri değil, tekelci burjuvazinin her iki kanadının Genelkurmay’ın birleştiriciliği altında işçi sınıfı, köylülük, Kürt halkı ve gençliğin ülke çapında yükselen devrimci hareketine yönelik darbeleridir.

Sadece bu iki darbenin dikkatli bir tarihsel çözümlemesi dahi, liberallerin sivil toplumcu tezini olduğu kadar, sol Kemalistlerin Cumhuriyet’i Kemalistlere indirgeyen tezinin çürütülmesi için de yeterli gelecektir.

12 Eylül’le yakın işçi-emekçi devrimi tehlikesinin “bertaraf edilmesinin” ardından egemen sınıflar arasındaki  çelişki yeniden ön plana geçti. Ancak bu kez de Kürt ulusal devriminin tehdidi bu iki bloku birbirine doğru iten, birleştiren rol oynadı. Bir kez de bu vesileyle egemen sınıfların her iki kanadının da Cumhuriyeti kurtarmakta, onun ırkçı, asimilasyoncu, inkarcı kolonlarını ayakta tutmakta ne denli istekli olduklarını gördük.

AKP, Batıcı-laik-milliyetçi blokun gerçekleştirdiği 28 Şubat darbesi koşullarında, içinden çıktığı Milli Görüş hareketinden burjuva gerçekçi yönde bir kopuşla yapılanmıştır. Onun tarihsel referansı, Erbakan’dan ziyade Menderes ve Özal’dır. AKP, Konya-Kayseri sermayesinin emperyalist dünyayla bütünleşme yöneliminin ifadesidir. Dolayısıyla, AKP’nin generaller partisini devlet iktidarı mevzilerinden geriletme mücadelesi nihayetinde Cumhuriyet egemenleri arasındaki eski kavganın bir devamına denk düşer. 2010 referandumunda bu yüzden TKP “Hayır” derken bizler “Boykot” dedik. Çünkü TKP ve onunla hareket eden başka dostlarımız, solculuğu ve ilericiliği Türk egemen sınıflarının Batıcı-laik-milliyetçi Kemalist kanadıyla özdeşleştiriyorlardı. Biz ise, egemen sınıfların her iki kanadından bağımsız olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci siyasetinin kanalını açma gayreti içindeyiz.

SOKAK KEMALİZMİ VE SALON KEMALİZMİ

29 Ekim’de sokaklarda yaşananlar, bu ülkede Kemalistlerin muhalefete düştüklerinin sembolü olmuştur. Ancak muhalefetteki Kemalizmin iktidardaki Kemalizm’den farklı olduğu büyük bir yanılsamadır. 29 Ekim yürüyüşü iliklerine kadar ırkçı ve gericiydi. Yürüyüşe damgasını vuran “Türkiye Türklerindir”, “Meclis’te PKK istemiyoruz”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” vb. sloganlar, bu niteliği açıkça sergiler. AKP’ye itirazlarında herhangi bir ilerici içerik bulunmadığı gibi, muhalefetlerinin bir yönü, AKP’nin ezilenlere (başta Kürt halkı) herhangi bir taviz vermesini önlemek amaçlıydı. Bu yürüyüşe önderlik edenler, Kemalist hareketin en gerici en şoven unsurlarıydı (Ankara’da İşçi Partisi, İstanbul’da Ulusal Parti {Türksolu} çevresi). 29 Ekim yürüyüşleri, Kemalistlerin AKP’ye karşı halklarımızda biriken öfkeyi ve tepkiyi emerek Kemalist bürokrasiyi yeniden iktidara taşıma yönelimini ortaya koydu.

Kılıçdaroğlu CHP’si ise başka bir yoldan, “ılımlı Kemalist” bir programla AB, ABD ve TÜSİAD’ın desteğini alarak Kemalist bürokrasiyi iktidara taşımaya çalışıyor. AKP devlet ve iktidarla özdeşleştiği ve “uzlaştırıcı güç” rolünü oynamayı bıraktığı koşullarda bu role talip oluyor. Kürt sorunu da dahil bütün sorunları çözeceğini iddia ediyor (ama nasıl?!) Tekelleşmeye yönelen orta burjuva kesimlerden oluşan Konya-Kayseri sermayesinin AKP’yle birlikte iktidarlaştığı koşullarda, TÜSİAD’la Konya-Kayseri sermayesi arasındaki çelişkilere oynuyor. Böyle bir çerçeve içinde bir tür salon Kemalizmiyle iktidar alternatifi oluşturmaya çalışıyor.

Sokaktaki Kemalistler AB’ye lanet okurken, salondaki Kemalistler AKP’yi “Avrupa Birliği hedeflerinden sapmakla” eleştiriyor. Sokaktaki Kemalistler Türkiye Türklerindir sloganları atarken, salondaki Kemalistler AKP’yi Kürt sorununu çözemediği için eleştiriyorlar. Radikal Kemalistler Perinçek’te sembolleşirken, ılımlı Kemalistler Kılıçdaroğlu’nda sembolleşiyor. Ancak birbiriyle zıt gibi görünen bu tutarsızlık korosu nihayetinde tek bir amaçta, Kemalist bürokrasiyi yeniden iktidara taşıma amacında birleşiyor. Muhalefetteki Kemalizm, bütün toplumsal muhalefeti kendi gerici amaçları doğrultusunda “seferber” etmek için artan bir çaba sergileyecek, toplumsal mücadelelerin yönünü bozmak ve amacından saptırmak için çalışacaktır.

YENİ BİR CUMHURİYET?

Yeni bir cumhuriyet olasılığı, sadece ve sadece egemen sınıfların iki kanadından bağımsız bir politik işçi-emekçi hareketinin geliştirilmesinde ve bu hareketin başta Kürt halkı gelmek üzere bütün ezilenlerle birleşmesinde yatıyor. Zira, Cumhuriyet bir devlet biçimidir ve iktidardaki sınıfa aittir. Cumhuriyetin sınıfsal karakterini örten ve onu kültürel bir forma indirgeyen “komünist” analizler bizden uzak olsun. Yeni bir cumhuriyet ancak mevcut cumhuriyetin ortadan kaldırılmasıyla kurulabilir. Bunun yegane anlamı ise bir işçi-emekçi devrimidir. Bu devrim, tıpkı 1970’lerde olduğu gibi, egemen sınıfların her iki kanadına da yönelecek ve nihayetinde onları karşısında birleştirecek ve ancak bu birleşik karşıdevrimi aşabilirse muzaffer olacaktır.

Bu devrim, gerçekte Kürdistan’da bir ulusal devrim biçiminde patlak vermiş durumdadır. Bunun bir birleşik devrime dönüşüp dönüşemeyeceği sorusunun ise yanıtı esasen Batı’da verilecektir. Bu yanıt, Türkiye işçi sınıfı ve emekçi sınıflarının, Kemalist bürokrasinin bağlaşıklarıyla açık-örtülü ittifaka sürüklenmesiyle değil, Kürt halkıyla devrimci bir bağlaşma kurmasıyla verilebilecektir.

* Atılım Gazetesi’nin 16 Kasım 2012 tarihli 38. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 23 Kasım 2012, Cuma 11:25
Kategoriler: Makaleler, Polemik