Halkların iradesi kazandı

PKK ve PAJK’lı Kürt siyasi tutsakların,  Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona ermesi, anadilde eğitim ve savunma hakkı talepleriyle başlattığı açlık grevi, PKK Lideri A. Öcalan’ın çağrısıyla 67. gününde sona erdirildi. Şüphesiz açlık grevi direnişi, ezilenlerin mücadelesi bakımından geriye öğretici pratik dersler ve ufuk genişletici perspektiflerle dolu zengin bir deneyim bıraktı.

Fakat aynı zamanda, olan biteni ‘belirsizlik’ politik ruh halinden görmeye eğilimli olan, haliyle anlayışları bakımından, düşünsel labirentlerde ‘nihai sonuca’ henüz ulaşamadıkları için, kafalarında ‘soru işaretleriyle dolaşan’ epey insan da kaldı geride. Zira, direnişin sona ermesinin ardından bu cephede en çok tartışılan şey, elde edilen ‘sonuç’ üzerine oldu. Ağırlıklı görüşe göre, açlık grevinin temel üç talebinden yalnızca anadilde savunma (o da güdük haliyle) karşılandığı için buna “kazanmak/kazanım” denemezdi. Bu görüş sahiplerine göre olan biten, bir çeşit yenilgiydi.

En son söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Süreç kazanılmıştır. Bu kazanımın belli başlı unsurlarını sıralayacak olursak…

Birincisi; süresiz açlık grevi, belli bir andan itibaren başta Amed olmak üzere, Kürdistan’ın birçok kentinde ‘süresiz’ bir serhildanı da tetiklemiştir. Özellikle son bir hafta boyunca her akşam, yine Amed merkezli olan ve giderek yayılan ‘ses’ ve ‘ışık’ eylemleri, polisin tahammülsüzlüğü ve saldırganlığı karşısında ‘rutin’ serhildanlara dönüşmüş, Amed’in neredeyse tüm sokakları her akşam birer alev topuna dönüşmüştür. Geçmiş yıllarda Susurluk’un ardından ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ parolasıyla ilk kez gündemleştirilen bu eylem biçimi, serhildan geleneğinin güçlü olduğu Kürdistan sokaklarında bir başka ruh-itilim kazandı ve Kürdistan’da özgün bir kitle eylem biçimi olarak deneyim hanesine eklendi. Kapsamı, yaygınlığı, süresi ve niteliği bakımından, Amed 2006 Mart serhildanıyla kıyaslanabilecek bir düzey yakalanmıştır. Bu tablonun en çarpıcı yanlarından biri sömürgeciliğin yayılan eylemler karşısındaki aczi olmuştur. Sadece akşam eylemlerinin çapı karşısında değil, 30 Ekim ve 17 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen ‘hayatı durdurma’ eylemleri karşısında da aynı acz vardır.

Kürt halkı, Kürdistan’da kitlesel, sürekli ve militan karakterli eylem hattıyla Kürt siyasi tutsakların hapishaneden başlattıkları direnişi büyütmüştür. Liselisinden üniversitelisine, işçisinden işsizine Kürt gençleri, ev emekçisi, genç kadınından yaşlı anlara değin, Kürt kadınları ve öfkesi keskin bir bakış biçiminde gözlerine, kazanmaya yazgılı sloganları dillerine, iradelerinin gücünü taşıyan taş olarak ellerine oturan Kürt çocukları zulme karşı yekvücut olmuşlardır.

Kısacası, sömürgeci faşist polis terörü Kürdistan sokaklarında bir kez daha yenilmiştir. Yani bir yenilgiden bahsedilecekse, bu, polis eliyle sürdürülen devlet terörüdür. İçişleri Bakanlığı ve valilikler eliyle sürdürülen sömürge hukukudur. Zira, bu süreç zarfında devreye sokulan bakanlık ve valilik genelgeleri, Kürt halkı tarafından müsvedde kağıtlarına dönüştürülmüştür. Diyarbakır Valiliği eliyle sokaklar Amed halkına yasaklanmaya çalışılmış, kentte sıkıyönetim ve OHAL manzaraları ‘olağanlaştırılmıştır’. Fakat ‘TOMA’lara meydan okuyan Kürt halkı, direnişiyle, fiili ve -genelgeler eliyle- resmileştirilen OHAL saldırısını püskürtmüştür. Sokakları özgürleştirmiştir.

İkincisi; PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Kürdistan coğrafyasındaki en etkili politik otorite olduğu gerçeği on milyonların gözleri önünde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Burjuva medyanın liberal-faşist kırması yazarlarından Emre Uslu ve benzerlerinin kalemine pelesenk ettiği, ‘Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin azaldığı’ fikri tuzla buz olmuştur. Kaldı ki, Başbakan Erdoğan’ın bizzat kendisi açlık grevlerinin sonlandırılma iradesinde belirleyici olan ‘Öcalan etkisi’ne işaret etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, açlık grevinin sona ermesinin ardından polis araçlarından yapılan, “Abdullah Öcalan açlık grevlerini sona erdirin demiş. Eylemlerinize son verin” anonsu da, Uslugillere ders olsun!

Abdullah Öcalan’ın Kürt halk önderi olduğu ve çözümün de en önemli öznesi olduğu gerçeğinin tescillenmiş olması, muhataplık ve müzakere sorununda yapılması gerekenleri bir kez daha sadeleştirmiştir. Esasen AKP kurmayları da bu gerçeği çarpıtmak için epeyce ter döküyorlar. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, açlık grevinin Öcalan’ın çağrısıyla bitirilmesinin ardından basına verdiği demeç, hem AKP’nin muhataplık konusundaki politik çıkmazını, hem de pişkinlikte vardıkları noktayı gösterdi. Arınç, “Bu kararı veren de, eylemden vazgeçen de içerideki tutuklu ve hükümlülerdir” diyerek, Öcalan’ın rolünü karartmak için beyhude çırpınıyordu. Oysa her ağzını açtığında ‘tutukluların yukarıdan talimatla bu eylemi yaptığını’ söyleyen Başbakan’ından Bakan’ına aynı partinin kurmayları değil miydi? Neden birdenbire tutukluların da bir iradesi olduğu hatırlandı? Cevabı çok basit: Çuvala sığmayan mızrak misali, açığa çıkan Kürt halkının kolektif iradesini karartmak için.

Diğer taraftan, direniş süreci batıda Kürt halkı ve öncüsüyle ittifak kuvvetleri arasındaki mücadele yoldaşlığını da pekiştirmiştir. Sosyalistler, Kürt halkının gerçek dostları olarak örgütlü oldukları hemen her yerde direniş hareketinin omuzbaşında olmakla yetinmemiş, fiili meşru olanları dahil birçok mücadele aracını kullanarak sürecin kazanılmasında enerjik ve etkin bir rol oynama çabasını sergilemişlerdir. ESP’nin İstanbul, Ankara ve İzmir başta gelmek üzere bağımsız inisiyatifiyle açtığı direniş çadırları ve yine ortak açılan mevzilerde konumlanışı, SDP’nin İstiklal Caddesi’nde yaptığı militan gösteri, Sosyalist Yeniden Kuruluş üyelerinin Taksim yürüyüşü, sosyalist ve emekçi solun birleşik mücadele pratiğinin önemli halkaları olarak hafızalara kazınmıştır.

Yine Halkların Demokratik Kongresi, geçtiğimiz yasaklı Newroz’da olduğu gibi batıda geliştirdiği pratikle rüşdünü ispatlamakla kalmamış, yürünecek birleşik mücadele hattını da bir kez daha göstermiştir. HDK, batıda ve Kuzey Kürdistan’ın sınır şeridinde, kurumsallaştığı her kentte, sokağa çıkarak tutum aldı, direnişin bir parçası oldu.

Esasen direniş, belki de ilk kez Kürt sorununun demokratik çözümü ekseninde sadece Kürt halkını değil, Türk halkının adalet duygusunu ve politik vicdanını temsil eden çok geniş bir kesimi de bu düzeyde cepheleştirdi. Farklı inanç kesimlerinden farklı meslek üyelerine, emek cephesinden kadın örgütlerine, akademisyenlerden aydınlara ve sanatçılara toplumun değişik bölüklerine söz söyletti.

Sosyalist yurtseverlerin Kürdistan’ın sınır şeridinde direnişin sabit, Amed’de ise direnişin ‘hareketli’ siperlerinde yer alan öznelerden biri olduğunu vurgulamak da yersiz olmayacaktır.

Gerek direnişin asıl öznesi tutsakların, gerekse KCK Yürütme Konseyi’nin vurguladığı gibi, sorumluluğun bu aşamadan sonra hükümetin olduğu, su götürmez bir gerçektir. Artık kral çıplaktır. Müzakerenin içeriği de, muhatapları da bellidir.

Kürt halkı ve ulusal demokratik öncüsü, 67 günlük açlık greviyle, Kürt sorununun adil, onurlu ve demokratik çözümünü canı pahasına savunduklarını dosta ve düşmana göstermiş oldu. Tutsaklar ölüm sınırındayken -belki de sakatlıklar pahasına- direnişi sonlandırarak bu mesajı vermiş oldular. Tutsaklar içeriden bu mesajı verirken, Kürt halkı ve dostları ise dışarıdan; henüz bir kişinin bile burnu kanamadan sokakları sömürgeciliğe dar edenlerin, kayıplar yaşanması durumunda neler yapabilecekleri mesajı veriyordu.

Sömürgecilik bu mesajları almış mıdır?

Bunu anlamak için çok beklememiz gerekmeyecek.

* Atılım Gazetesi’nin 23 Kasım 2012 tarihli 39. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 30 Kasım 2012, Cuma 10:54
Kategoriler: Başyazı, Makaleler