Çıkmaz sokak

SAMİ ÖZBİL

Sonunda bunu da gördük. İktidar partisi lideri 12 Eylül darbesi yüzünden bedeller ödediğini açıkladı. Her virajda bedel ödeyen ama yılmayan bir masal kişisi figürü, bir de bu vesileyle pekiştirilmiş oldu. Kısa günün kârı. Kim bilir daha ne kahramanlık hikayeleri dinleyeceğiz.

Gerçi kendisinin yakın arkadaşı M. Metiner, onun 12 Eylül’de bedel ödemediğini açıkça söyledi ama bu “dahiliye döneminde”ki dil sürçmelerinden biridir Metiner’in. Eh, madem el birliğiyle resmi tarih inşa ediyoruz. Özal’ın darbecilerle ilişkilerine bile atıf yapamıyoruz, açıkça söylenmeli: Amed, Metris, Mamak; Aleviler, Kürtler filan değil, 12 Eylül’ün mağduru iktidar partisi kadrolarıdır.

Tekeller 12 Eylül’ü desteklemedi, üniversiteler Evren’e fahri doktora vermedi, cuntaya dua etmedi cemaat lideri ve devrimcilerin kanına bakıp fal açmadı, devletçi İslam o dönem palazlanmadı; haklılar! Utanmanın erdem sayıldığı günler geride kalalı çok oldu nasılsa.

12 Eylül darbesi bir kesinti değil, süreklilikti. Devrim tehlikesi kapıdaydı, yeni bir sermaye-talan birikimine ihtiyaç duyuluyordu ve bunun ‘an’daki karşılığı faşist cuntaydı. Yalçın Akdoğan da bir yazısında iktidar partisinin felsefesinin geleneksel devlet kurumlarını yıpratmadan devamlılığını sağlamak olduğunu belirtmişti. AKP’nin teori-pratiği bu eksende şekillendi. Halkın değişim isteği, türlü korkular imal edilerek devlet kurumlarının el değiştirmesi siyasetine rıza üretilmeye tahvil edildi. Türlü manipülasyonlar da cabası. Aynı sebeple el değiştiren kurumlar rektifiye edildi, ancak var oluş sebepleri net bir biçimde korundu.

CHP ve MHP’nin feveran ve salvolarının ise zamanlamasının bir nedeni de bu. AKP, cumhuriyet teriminde “karşı devrim” olmak bir tarafa, tarihsel devamlılığın ana sonuçlarından biridir. İdeoloji-politikaların tek bir sözcükle nitelendirilememesi de, her kabın şeklini alması da bu bağlamda anlam kazanır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, kurucu lider salonlarda vals yaptırtır, türküleri yasaklar, parti kurdurur veya kapattırırdı. Bugün bir başka lider aynı mantıkla ve bu defa “çoğunluk” diye nitelediği bir kitlenin geleneksel önyargı ve korkularına göz kırpıyor, bunu körüklüyor ve norm koyucu bir edayla sosyal yapıyı düzenlemeye girişiyor. Seçkin, hem akıllı hem zeki iktidar elitinin değerli fikirlerinden halkı mahrum etmesi düşünülemez elbette.

Totaliter norm koyuculuğun tarihte çok belirgin üç özelliği var: Napoleon, Duçe ve Führer. Yatak odanıza dek sızıp kaç çocuk doğrulması gerektiği hakkında fetva sunan, şahsi hiçbir şey bırakmayan, sizi iktidara karşı sorumlu sayan, icap ederse adliyede hesaba çeken her zihniyet eninde sonunda bu üç isme komşu olur. Raşitik bir ergenliğe saplanıp kalan ve “baba” rolünü oynamayı iliklerine dek benimseyen, isteyen, adliye-zaptiye ve medya gücü mutlak bir iktidar sadece korkutabilir ve hiçbir zaman gönül kazanamaz. Dönüşüm, sabun köpüğü bir TV dizisi dahi savcılara havale edilir durumda. Bu, soft 12 Eylül değilse nedir!?

Aynı havale etme işlemi, BDP’li halk vekilleri konusunda da işletildi. Üzerinden 3-5 saat geçmeden Meclis’e fezlekeler yollandı bile. İktidarın bir dediğini ikiletmeyen bir adliye varsa, orada faşizm vardır.

Sanki bir panik atak yaşıyor iktidar. Hem bocalıyor hem acelesi var. Buna dair düşünürken, “Zubatov sosyalizmi”ni hatırlatmak yararlı. Rusya’da I. devrimci yükseliş döneminde Çar, sosyalistlerin toplumsal seçenek olmasını engellemek amacıyla Albay Zubatov’un başında olduğu işbirlikçi bir “sosyalist” örgütlülük kurdurdu. Türkiye’de de bizzat M. Kemal talimatıyla Yunus Nadi resmi bir TKP kurmuştu, hatırlanacağı gibi. Suyun akışı değişmedi, iki hamle de dikiş tutmadı. Despotik devlet geleneğinin ısmarlama projeleriyle halk kitleleri arasındaki kadım karşıtlık, on yıllardır her örnekte doğrulandı.

Bizzat AKP bile bu karşıtlığı fırsata çevirip iktidarlaştı. Fakat bu kez o devletleşti. Şimdi Kürt hareketini CHP’leştirmeye çalışıyor. Asıl plan, Burkay’ı “zubatov”laştırmak. Burkay’ın tabası itibarı bulunmadığı için başaramadı. Aksayan projeyi fezleke tehdidiyle, ölü at kırbaçlar gibi yükleniyorlar hedeflerine. ’94’ten aldıkları kimi dersler var. Bu nedenle, her şeyi kanun kitaba uygun halletmeye çalışıyor görüntüsü veriliyor. Oysa gayrı meşru bir girişimi hiçbir mahkeme aklayamaz.

AKP bu hamleyle, Batı’daki milliyetçi-muhafazakar kitleleri arkalayıp Kürdistan’da da olası bir kitle infialini önlemenin hesabını yapıyor. Oysa YSK sürecinde de gördüğümüz gibi Ankara’nın kaotik hesapları Kürt sokağından döner. İmralı-Kandil ve vekilleri birbirleriyle ihtilafa düşürme hevesi ise boş.

Bu taktik büyük bir dirençle karşılaşınca barut fıçısı coğrafya birden daha gerilir. Bu arada, Türk sokağındaki sosyal dinamikler şovenizm zehriyle bastırılır. Çatışma ikliminde halkların gençleri ölmeyi sürdürür. İktidar da böylelikle varlığını devam ettirdiğine inanır. Tam hak eşitliğine dayalı bir barış talebi Türk sokağından akabildiği oranda plan akamete uğrar.

Marksizmle cilalanmış şovenizmi enerji üretmeyen söylem radikalizmi bize uzak olsun. Türkiye devriminin önünü açacak güncel tutamak noktalarından biri, barış politikasının ete kemiğe bürünmesidir. Odağında devrimci sosyalist solun bulunduğu, emekçi solun en geniş bileşenlerine ulaşan ve sokakları dolduran bir barış mücadelesini inşa etmek ve Türkiye devriminin yolunu buradan açmak mümkün ve gerekli.

* Atılım Gazetesi’nin 7 Aralık 2012 tarihli 41. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 14 Aralık 2012, Cuma 11:40
Kategoriler: Makaleler, Rota