Özgürleştirici barış mı köleleştirici barış mı?

Özgürleştirici barış mı, köleleştirici barış mı?

Kürt özgürlük hareketiyle sömürgeci rejim arasındaki savaşımın tayin edici stratejik çözüm sorunu özü itibariyle budur… Ve mevcut çelişkinin bu kutupsal zıtlaşma hali, savaşan tarafların güncel davranış biçimlerinin istisnasız tümüne izdüşüm olarak yansımaktadır… Keskin karşıtlık, tarafların karşı karşıya geldiği her taktik alanda özgün pratik karşılığını ve mücadele dilini bulmakta, politik savaşımın zemini genel karakter olarak giderek sertleşmektedir… Diğer bir ifadeyle, savaşımın stratejik konusu, güncel mücadelenin sahasında pratik olarak olgunlaşmakta, çözümün koşulları maddi olarak yaratılmaktadır…

Kimin tarafından?

Tabii ki temelde, Kürt özgürlük mücadelesinin güçleri tarafından… Çünkü, özgürleştirici barış köleleştirici barış karşıtlığında, ilerleyen, yol açan/yolunu bulan strateji, Kürt siyasi hareketinin stratejisidir… Sömürgeliğin stratejisi iflas etmiş, gerileyen ve çözülen bir stratejidir…

Kürtler, “eskisi gibi yönetilmek istemeyen”lerin iradesini ve toplumsal/politik dönüştürücü hareketini temsil ettikleri için, çelişkinin devrimci kutbunu oluşturmaktadırlar… Sömürgecilik ise “eskisi gibi yönetemeyen”lerin iradesini ve toplumsal/politik statükosunu temsil ettikleri için çelişkinin gericilik kutbunu oluşturmaktadırlar… İşte bu temel nedenle, özgürleştirici barış köleleştirici barış siyasi çelişkisine dayalı stratejik konumlanış farkı, devrimci durum ile karşı devrimci durum arasındaki iç içe geçmiş ilişkinin somut olgunluğu ve güncelliğinden doğan bir zorunluluktur.

Bunu böyle kavramayan emekçi sol cepheye ait siyasi yaklaşımların, Kürt sorununun demokratik temelde çözümü mücadelesinde iddialarına layık bir rol üstlenmeleri ve pratik-politik tutum geliştirebilmeleri de mümkün olmayacaktır… Faşist rejim koşulları altında, sömürülenler ve ezilenler adına genel demokrasi sorunun çözümü mücadelesinin, “yönetenlerin” siyasi iktidarının birleşik devrimci halk iradesinin gücüyle tasfiye edilmesi yolundan ilerlemesine dayandığı açık olduğuna göre, “özgürleştirici barış” kutbunun aktif bir öznesi olma çabasının, duruma devrimci uyum yeteneğinin en güncel/somut ve kritik ölçeği olduğunun da kabul edilmesi gerekir.

Genel anlamda düşünüldüğünde, demokrasi mücadelesi/politik özgürlük mücadelesi kapsamı içinde sömürülenlerin ve ezilenlerin ekonomik ve toplumsal çıkarlarına dayalı başkaca yaşamsal talepleri de vardır elbette… Politik savaşımın bütünlüklü mantığı içinde bunların tümü, halk yığınlarının aydınlatılması, harekete geçirilmesi, örgütlenmesi ve güçlerinin birleştirilmesi mücadelesinin hareket noktaları ve zeminleridirler. Ve evet bunların tümü, son tahlilde, emekçi kitlelerin “yönetilmek istememe” iradelerinin biçimleneceği sömürü ve zulüm düzeninin sınıfsal çelişki toprağına ait sürüm alanlarıdır.

Ancak genel ve soyut olarak değil, özgün ve somut olarak ele alındığında, emeğin toplumsal güçlerinin sermaye düzenine karşı olsun, halk yığınlarının faşist rejim baskılarına karşı olsun memnuniyetsizlik, öfke ve tepkilerinin mahiyeti henüz “yönetilmek istememe” gibi bir düşünsel/manevi ve eylemsel/pratik dönüşüm yönelimi seyrine girmiş bulunmamaktadır. Bu yöndeki belirtiler, açığa çıktığı kadarıyla, genelleşme eğiliminden oldukça uzak, kısmi ve istikrarsız kitle hareketleri ve arayışları düzeyinde gelişmektedir henüz. Bu durum, özellikle Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin, başta Kürdistan olmak üzere örgütlü siyasi hareketinin etki menzili dışında kalan ve Batı dediğimiz Türkiyeli işçi ve emekçi halk yığınlarının durumu bakımından geçerli bir somutluktur.

Ve bir paradoks olarak, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi, nesnel bakımdan, Türk işçi ve emekçilerinin de ekmek ve su kadar ihtiyaçları olan demokrasi, özgürlük, devrim olanaklarını güçlendiren genel politik koşullar yaratılmasına hizmet ederken, bu hareketin, Batı’nın ezilenlerinin genel algısı bakımından kendi çıkarlarına karşı bir hareket gibi görülüyor ve tepki duyuluyor olmasıdır. Daha da ötesi, yer yer de görüldüğü ve yaşandığı gibi, gerici kitle hareketinin öznesi ya da yedeği haline gelerek Kürtlere karşı kıyıcı, linççi şiddet uygulamaya yönelmektedirler. Kuşkusuz bütün bunlar, Türk sömürgeciliğinin ve faşizminin egemen yönetici sınıfları eliyle on yıllar boyunca uygulanagelen çok derin ve kapsamlı milliyetçi, şovenist-ırkçı politika ve propagandalarının, Türk halk yığınlarının duygu ve düşünce dünyasında yarattığı büyük ideolojik karanlığın ve toplumsal önyargıların ürünüdür… Ve karşımıza dikilen katı bir gerçeklik olarak kabul etmeliyiz ki; Kürt halkının ulusal demokratik haklarına ve mücadelesine karşı oluşmuş bu milliyetçi-şovenist önyargılar, Türk işçi ve emekçi sınıflarına ait milyonları sömürü düzeninin toplumsal ilişkilerine ve faşist devlet geleneklerine bağlayan en güçlü ideolojik pranga olmaya devam ediyor. Kürt halkını/Kürdistan’ı “eskisi gibi yönetemez” hale gelen egemen sömürücü sınıflar, “eskisi gibi yönetilmeye” karşı henüz isyan ateşini yakamamış olan Türk halk yığınlarından aldıkları destek ve “güç”le sömürü ve zulüm düzenlerini sürdürebiliyorlar.

Ama nereye kadar?

Bu sorunun yanıt kapsamında ele alabileceğimiz en somut ve canlı nesnel ölçülerden biri hemen önümüzde durmaktadır: “müzakere”ler. Henüz adı resmi olarak bile konmamış bu sürecin nereye evrileceğinden bağımsız olarak, şimdiki fiili durumun gösterdiği açık hale gelmiş en temel gerçek, rejimin yönetici güçlerinin Kürdistan’ı “eskisi gibi yönetemez” halde bulunuyor olduklarıdır. Daha doğrusu, “müzakere”ler, bu durumun gayri resmi ama fiili adı olarak tarihe geçecektir ve geçmiştir.

Bundan sonra olacak olan, barış sorununun, bir önceki dönemle kıyaslandığında, toplumun çok daha geniş kesimlerinin pratik ilgi alanına gireceğidir. “Müzakere”lerin en görünür politik sonucunun bu olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu, devrimci ve tutarlı demokratik kitle siyaseti açısından büyük olanakların da var olacağı anlamına gelmektedir.

İki nedenden dolayı bu böyledir… Birincisi; barış sorununa dönük politik ilgi eğiliminin Türk halk yığınları nezdinde de daha belirgin bir arayış ve daha güçlü bir yönelimi şeklinde gelişecek olmasıdır. Bunun ön belirtileri zaten bir önceki dönem içinde görünür hale gelmiş, birikim süreci ivmelenmeye başlamıştır. “Müzakere” süreci objektif olarak bu birikimin sıçramalarla ilerleyişi ve büyümesinin koşullarını olgunlaştıracaktır. Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin haklılığının ve meşruluğunun Türk işçi ve emekçilerine kavratılması ve sahip çıkma iradesinin büyütülmesi bakımından, Türkiye’li devrimci ve demokratik güçlerin yürütecekleri politik çalışmaların da

ha olumlu bir karşılık bulacağı, daha güçlü toplumsal sonuçlar yaratacağı açıktır.

İkincisi; sürecin örgütlenmesinde devlet ve egemen yönetici sınıflar adına muhatap olan AKP’nin, içeriği tamamen ikiyüzlüce ve demagojik söylemlerden ibaret de olsa, “müzakere”leri “barış” çözümü adıyla yürütecek olması ve halka aynı zamanda “barış” adına da seslenmesi kaçınılmazdır. Özcesi, AKP de “barış”ı ister istemez “propaganda” etmek, kitlelerin genel algısında barış fikrini ve duygusunu “örgütlemek” zorunda kalacaktır…

AKP’nin, “müzakere”lerde devletin geleneksel “köleleştirici barış” politikasını temelde sürdüreceğinden, Kürt muhataplarına en geri koşullarda bir “çözüm” uzlaşmasını dayatacağından en ufak bir şüphe duyulamaz elbette… Kürtlerin ulusal bir statüye sahip olması anlamına gelen her kurumsal kazanım ve ilerlemenin, sömürgeciliğin temsilcisi olarak AKP iktidarınında korkulu rüyası olduğu açık olsa gerek. Nitekim, Kürtlerin bir ulus olduğunun kabulü temelinde, tam hak eşitliğine dayalı bir çözümün içeriğini doldurabilecek olan ya da bunun yolunu açabilecek olan demokratik özerklik ya da federasyon gibi biçimlerin lafını bile duymak istemediklerini en yetkin konumdan, başbakan Erdoğan’ın ağzından peşin peşin söylemektedirler. Dillerine dolamaya başladıkları “alternatif” şey ise, Avrupa Birliği Yerel Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılmasının “müzakere” edilebileceği!..

Her şey bir yana, statü sorunu bakımından bu bile bir adım olarak değerlendirilebilir, ancak bu “çözüm”, barışın adil, demokratik ve onurlu koşullarının bütünlüğü açısından gerçek çözümün ç’si bile kabul edilemez… Kürt sorununun gerçek, yani emekçi çözüm temelinde karara bağlanmasının ilkesel koşulu, Kürtlerin bir ulus olduğunun siyasi kabulüdür. Bu aynı zamanda, Kürtlerin bir ulus olduğu gerçeğinin “müzakere” dışı olması anlamına da gelmektedir… Sosyalistler, Kürt sorununun emekçi çözümünün, halkların devrimci iktidarı altındaki nihai koşullarca güvence altına alınabileceği gerçeğine sadık kalmayı sürdürerek, özgürleştirici barışın kazanılması güncel mücadelesine hizmet edecek her türlü “çözüm uzlaşması”na, bu ilkenin görüş açısından katkı sunmaya devam edeceklerdir.

* Atılım Gazetesi’nin 11 Ocak 2013 tarihli 46. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 18 Ocak 2013, Cuma 12:43
Kategoriler: Başyazı, Makaleler