Müzakere, barış, eşitlik

Müzakere, barış, eşitlik

ESP eylemiHükümet neden İmralı’da görüşmeleri tekrar başlattı? Çünkü buna mecbur kaldı.

AKP’nin Ortadoğu’da Sünni eksen üzerine oturan ve gitgide bir bumeranga dönüşmekte olan dış politikası, Irak merkezi hükümetiyle köprülerin yıkılmasına ve Barzani yönetimiyle işbirliğinin artmasına vardı. Öyle ki, tarihsel bir U-dönüşü yapan Türk burjuva devleti, adeta “Kerkük Kürtlerindir” noktasına geldi.

Tayyip Erdoğan’ın Suriye kabadayılığının başlıca sebebi önleyici bir savaşla Rojava’da Kürt özerkleşmesine izin vermemekti. Fakat Rojava’da parlayan Kürt ulusal devrimi ve ABD’nin Esad karşıtı güçleri reorganize ederken Batı Kürdistan gerçeğini dikkate almak zorunda kalması AKP Hükümetinin Suriye politikasını tam bir çıkmaza sürükledi. Kürdistan’ın Güney ve Batı parçalarında meydana gelen bu gelişmeler, nesnel olarak, sömürgeci Türk devletinin Kuzey’deki politikasına büyük basınç uygulamaktan da geri kalmadı.

2011 yazında müzakere masasını devirip “entegre strateji” çığırtkanlığıyla Kürt özgürlük hareketine hücum eden faşist sömürgecilik, Kandil’in “devrimci halk savaşı” olarak adlandırdığı politik-askeri yanıt karşısında afalladı. Gerilla, Şemzinan’dan başlayarak alan kontrolü sağlamayı başarırken, legal Kürt siyasetçilere dönük tutuklama kırımı anadilde savunma hakkını dayatan inatçı direnişlerle ve BDP tabanının daha da genişlemesiyle ters tepti. Yurtsever tutsakların kitlesel açlık grevi ve onun etrafında yükselen genel halk direnişipolitik amacına ulaştı: Görüşme masasına yeniden oturan Öcalan’ın, politik inisiyatif ve temsil gücünü dünyaya ilan etti.

Böylece, Kürt ulusal mücadelesinde yeni evre açılmış oldu.

Karşıdevrimci şiddeti tırmandırma yoluyla PKK’yi tasfiye çizgisi iflas eden hükümet, mecburen İmralı kosterine bindi. AKP şimdi, bir yandan barış ve kardeşlik demagojisi eşliğinde görüşmeleri sürdürürken, diğer yandan gerillaya katliamcı saldırılarda, Medya Savunma Alanlarının bombalanmasında ve kitlevi tutuklama teröründe ısrar ediyor. Bu saldırı-görüşme sarkacı, Kürt ulusal demokratik hareketinin iradesini kırarak kolektif ulusal haklardan çok daha gerisine razı etme taktiğinde somutlaşan köleleştirici bir barış dayatmasına bağlanıyor. Kürtlerin ulusal bir statü edinmeleri ihtimaline kapıyı kapalı tutmak istiyor.

Hükümet-İmralı görüşmelerinin ve olası müzakerelerin gelgitli bir seyre sahip olacağını öngörmek zor değil. Bu gelgitli seyir “terörle mücadele” söylem ve eyleminden vazgeçmeyen AKP’nin asgari bir demokratik çözüm görüş ve niyetinden yoksun olması gerçeğinden türüyor. Ama hem de Gülen cemaati, ulusalcı-kemalist faşistler, MHP, kontrgerilla kümelenmeleri, Ortadoğu’nun gerici devletleri ve elbette emperyalistler gibi karşıdevrim sahasındaki çeşitli politik aktörlerin farklı politik çıkar ve hesaplarından kökleniyor. Paris’teki kurşunlar ve Kerkük’teki bombaların da gösterdiği üzere, müzakere kavşağının linç güruhlarının sokaklara salınmasına, provokasyon amaçlı patlama ve suikastlara, faşist baltalama hamlelerine açık bir zeminde dönüleceği belli oluyor.

Bu tablo, Kürt ve Türk halklarımızın bağrında bulunan hangi devrimci imkânlara işaret ediyor?

Yurtsever yoldaşlarımız Sakine, Fidan ve Leyla’nın o görkemli uğurlanma törenlerinin barış serhildanlarına dönüşmesi, yüz binlerin gözyaşlarının büyüyen bir mücadele kararlılığına doğru akması, Kürt halkımızın taşıdığı muazzam devrimci dinamizmi bir kez daha ortaya koyuyor. Bu devrimci dinamizm faşist rejimin politik krizinin, yönetememe halinin başlıca kaynağı olmaya devam ediyor. Kürt ulusu içinde AKP aleyhine saflaşmanın sınırları genişliyor. Kürt halkımız, kolektif ulusal haklarını mücadele ve müzakere kulvarlarından Türk burjuva devletine dayatma ruhu taşıyor.

Öcalan’la görüşme süreci, Türk halkımızın çoğunluğunun ilgisini çekiyor, barış konusunu Türk emekçilerin dolaysız gündemi haline getiriyor. Türk halkımız içinde, ulusal hak eşitliğini sindiren ve egemen ulusun kibirli psikolojisinden kopan bir durum henüz hâkim olmasa da, barış özlemi ve beklentisi yaygınlaşıyor. Böylece, şovenizmin nesnel politik temeli aşınmaya uğruyor ve Türk emekçiler arasında demokratik bir dönüşüm potansiyeli güç kazanıyor.

Anın devrimci imkânlarını realize edebilmenin yolu iki ülke ve iki ulus gerçekliğinin şart koştuğu iki boyutlu bir devrimci politikanın devreye girmesinden geçiyor.

Söz konusu devrimci politikanın Kürt halkımıza ilişkin boyutu, ulusal demokratik talepler için mücadeleyi alevlendirmekte, Kürtlerin kolektif ulusal varlığının tanınmasını, anadilde eğitim ve ulusal kimlikle politika yapma haklarının kabul edilmesini, Öcalan dahil bütün siyasi tutsakların serbest bırakılmasını faşist sömürgeciliğe dayatmakta cisimleşiyor. Adil, onurlu ve demokratik barışı kazanmak için mücadele Kürt ulusal devriminin güncel basamağı oluyor. Kürt sorununun ulusal hak eşitliğinin tam anlamıyla sağlanmasında ifadesini bulan gerçekten demokratik ve emekçi çözümü yolunda bir safha olarak demokratik özerklik çıtasını savunmak bu bakımdan kritik önem arz ediyor.

Devrimci politikanın Türk halkımıza ilişkin boyutu ise AKP Hükümetinin gerçek bir demokratik çözüm kapasitesinden yoksun oluşu ile Türk emekçilerinin artan barış beklentisi arasındaki çelişki ve çatlağı gitgide genişleyecek bir yarılmaya dönüştürme hedefini kapsıyor. Adil, onurlu ve demokratik barış mücadelesi, Kürtlerin taleplerinin haklılığını, barışın ancak Kürt ulusal demokratik haklarının kabulüyle gerçekleşebileceğini, Türk halkımızın acısını çektiği politik özgürlük yoksunluğunun da ancak böyle son bulabileceğini, milyonlarca Türk emekçiye durmaksızın göstermeyi gerektiriyor. Girilecek müzakere sürecinde hükümetin barışa zorlanması ve barışa ulaşmanın şartı olarak da Kürt halkımızın taleplerini karşılamaya itilmesi için Türk emekçilerin AKP’ye politik baskısını örgütleme görevi, kilit güncel halkayı meydana getiriyor.

Bilinir ki, devrimci gelişme barış talebiyle de örgütlenebilir. Adil, onurlu ve demokratik barış talebinin karşısına soyut ve kitabi bir devrim söylemi dikmek, anın devrimci imkânlarına gözleri kapamaktan ve birleşik devrimimizin gelişim diyalektiğini kavramamaktan başka bir anlama gelmez.

Bugün, Türk işçi ve emekçilerini Türk egemenlerinin hegemonya alanında tutan o en etkili ve lanetli bağa, yani şovenizme barış mücadelesiyle hücum etmek Türkiye’de devrimci gelişmeyi örgütlemektir. On yıllardır süregelen haksız savaş nedeniyle yakınlarını yitirmenin ve politik-ekonomik sefaletten kurtulamamanın derin acısını yaşayan Türk emekçiler nezdinde şimdi barış için Kürt gerillalarına yönelik saldırıların derhal durdurulmasını ve Kürt ulusal taleplerinin tanınmasını savunan bir politik çizgiyi etkin kılabilmek, Türk halkımızı devrimci-demokratik bir dönüşüm rotasına sokmakla eş anlamlıdır.

İçinden geçmekte olduğumuz koşullar tüm ilerici, antifaşist, devrimci ve sosyalist güçlerin demokratik barıştan yana saflaşmasını, Türkiye’de birleşik bir demokratik iradenin yükseltilmesini acil hale getiriyor. Devrimimizin anahtarı Kürt halkımızın devrimci dinamizmi ile Batı’da işçi sınıfı ve ezilenlerin antifaşist kalkışmasını buluşturmakta saklı olduğuna göre, Türk ulusu içinde emekçilerin devlete karşı demokratik barıştan yana saflaştırılması, hiç kuşkusuz, sömürgeci faşizmin halklarımızın birleşik devrimci eylemiyle alaşağı edilmesinin yolunu döşeyecektir.

AKP Hükümeti, kurulmakta olan müzakere masasına otururken, Türk halkımızın ayağındaki şovenizm prangasına güveniyor. Oysa Türkiye’de işçi sınıfının, kent yoksullarının, öğrenci gençliğin, emekçi kadınların, Alevilerin ve diğer ezilen toplulukların kendi özgün talepleriyle ivmelendirecekleri hareketler ile Türk emekçiler arasında demokratik barış mücadelesi güzergâhından yapılacak şovenizm karşıtı politik atakların birbirini beslemesi, AKP’nin kurmaya kalktığı politik denklemi tepetaklak edecektir.

Türk halkımızın ayağa kalkması ve barış için sokağa çıkması, AKP’nin ölesiye korktuğu kâbusudur.

Atılım gazetesi, 25 Ocak 2013, Sayı 48

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 25 Ocak 2013, Cuma 17:13
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler