Kapatılan sadece mikrofon değil, bir halkın sesidir

SONER ÇİÇEK

“Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” nam-ı diğer ‘anadilde savunma yasası’ hararetli tartışmaların ardından TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Fakat buna rağmen mikrofonlar kapatılmaya devam edildi.

Yasa, ilk kez yurtsever devrimci tutsakların başlattığı açlık grevleri sürecinde gündemleşmişti. Zira ‘anadilde savunma hakkı’, tutsakların 67 gün boyunca sürdürdükleri açlık grevinin talepleri arasında yer alıyordu. Ne var ki o süreçte gündeme gelen taslak, değişmeden, özellikle esas eleştirilen hususlar korunarak yasalaştı. Böylece yasa ölü doğdu.

Ölü doğdu çünkü, kabul edilen yasaya göre sanık; “İddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını, kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek. Tercüme hizmetleri, il adli yargı adalet komisyonlarınca oluşturulan listeden, sanığın seçeceği tercüman tarafından yerine getirilecek. Bu tercümanın gideri devlet tarafından karşılanmayacak”.

Bunun meali şudur:

Derdini, ancak mütalaa aşamasında, yani iş işten geçmediyse anlatabilirsin. Ve elbette paran kadar!

Yasanın Mecliste geçişi sırasında, ikisi de İzmir Milletvekili iki isim sözleriyle akılda kalıcı oldu. Biri CHP’li Birgül Ayman Güler, diğeri de AKP’li Ali Aşlık idi.

CHP’li Güler’in ‘Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit değerde gördüremezsiniz’ sözleri, haliyle daha fazla yankı yarattı. Çünkü yenilir yutulur, es geçilecek cinsten değildi. Baştan ayağa ırkçıydı. Öyle ki hem kendi partisinde deprem yarattı, istifalara yol açtı, hem de iktidar partisinin ikiyüzlüce de olsa tutum almaya itti. Başbakan ve Arınç -kendi sicillerini görmezden gelerek- CHP’li vekilin sözleri için ‘faşizm’ demek zorunda kaldı. Kılıçdaroğlu ise bütün bu tartışmalar karşısında yine çaptan yoksundu. Zevahiri bile kurtarma çabasında değildi. Niye olsun ki! ‘Anadil ülkeyi böler’ diyen kendisi değil miydi?

Öte yandan, kabul edilen yasada ‘anadil’ ibaresi bile yokken kamuoyunda ‘anadilde savunma yasası’ olarak bilinmesi oldukça çarpıcı. Çünkü bu, hem anadilde savunma sorununun ağırlığının, hem de hükümetin niyetinin göstergesi olmuştur. Bu niyeti, AKP İzmir Milletvekili Ali Aşlık oldukça ‘samimi’ bir şekilde dışa vurdu. Partisinin İzmir’de gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Aşlık, “Yasada hiçbir şekilde anadil tabiri kullanılmamakta, ima bile edilmemektedir. Yasa (kendisini daha iyi ifade edebileceği) başka dil tabirini kullanmaktadır. Anadilde savunma lafını söylemek var olan sorunu kaşıyıp derinleştirmekten öteye geçmez. Bu nedenle, anadilde savunma tabirini hiç kullanmayalım” dedi. (Bunu daha sonra benzer ifadelerle partisinin grup toplantısında Başbakan Erdoğan da dile getirdi).

Tipik bir AKP yaklaşımı. Tam bir AKP tarzı. ‘Görmezsen yoktur’ anlayışının geldiği son nokta. Sorunun derinleştirilmesi boş bir kaygı. Çünkü zaten sorun epeyce derin. Tıpkı sömürgeciliğin Kürt halkının diğer tüm haklı taleplerinde dile gelen çığlığını yıllar boyunca fırlattığı inkar kuyusu gibi. On yıllardır çözümsüzlük girdabında, kaybolan hayatlarla, acılarla katmerleşen Kürt sorunu gibi…

Aslında Kürt sorunu diye dilimize pelesenk ettiğimiz, bir halkın esareti ve bunun karşısında verdiği özgürlük mücadelesidir. Üç maymun piyesinin yazarı Başbakan Erdoğan Antep’te yeniden “Tutturmuşlar; ‘Kürt sorunu’. Ben Kürt sorunu diye bir şey tanımıyorum. Kürt kardeşimin sorununa evet, Kürtçülüğe hayır” biçiminde konuşarak Kürt sorununu yeniden kaybettirdi! Bu, Başbakanın manik depresif politikasının ürünüdür. Hangi Başbakanı dikkate alalım? CHP’li Güler’e ‘bu faşizmdir’ diyeni mi, yoksa ‘tek’çi Başbakanı mı?

Yankıları bir tarafa gerçekte ortada orijinal bir şey yok! Güler, Kılıçdaroğlu’nun ‘anadil ülkeyi böler’ biçiminde formüle ettiği CHP zihniyetini daha yalın ve daha keskin sözlerle dile getirmiş, Aşlık ise piyes yazarlığında Başbakanın iyi bir takipçisi olduğunu göstermiştir, o kadar!

Birgül Ayman Güler ile Ali Aşlık’ın, Kılıçdaroğlu ile Erdoğan’ın meseleye bakışı arasında da özde hiçbir fark yoktur. İnkar etmek yok saymaktır. Biri manik depresif bir inkarcılık çizgisinde, diğeri daha tutarlı bir inkarcılık çizgisinde. İkisi birden sömürgeci inkarcılık çizgisinde.

Sicilyalı şair İgnazzio Buttita “Bir halk yoksul ve tutsaktır dedelerinden kalan dili çalındığı zaman. Kayıptır artık” diyordu. Her iki burjuva parti de çalmıştır, Kürt halkının dedelerinden kalan dili. Yok bir farkları. Söz konusu olan inkarcılıkla gaspçılığın tarihsel olduğu kadar güncel uyumudur. O kadar!

* Atılım gazetesi, 1 Şubat 2013 tarihli 49. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 2 Şubat 2013, Cumartesi 12:55
Kategoriler: Kardeşçe, Makaleler