Sol: Ayrışma-birleşme-hegemonya

ARİF ÇELEBİ

Kendini “sol” olarak tanımlayanları başlıca üç gruba ayırmak mümkün.

Liberal sol, emekçi sol, ulusalcı sol.

Emekçi solun, liberal ya da ulusalcı sola görece daha yakın olan bölükleri var, keza antifaşist reformcu ve devrimci gruplara ayrışmış kanatları olduğu da muhakkak. Bunlar yine de onu ayrı bir kategoride ele almamıza engel teşkil etmez.

Bu ayrışma, Türkiye’ye özgü değil. Kapitalist dünyada meydana gelen değişmeler ve Sovyet blokunun yıkılması solun kimi bölüklerini sersemletti. Kimi eski ayrışmalar önemsizleşirken yeni ayrım noktaları ortaya çıktı. Kimi burjuva, sıkı ulusalcılığa savrulurken kimi burjuva liberal sol limana demir atmayı yeğledi. Bir kısmı ise “emekçi sol”da birleşerek daha güçlü bir irade yaratmaya yöneldi. Bunlar, sınıfların birbiriyle ilişkisinde ve aynı zamanda kendi iç yapısında meydana gelen değişimlerin hareket halindeki yansımalarıydı. Emperyalizme bağımlı yeni sömürge ülkelerde toplumsal maddi zeminde meydana gelen değişmeler daha hızlı yaşandığı için bunun “sol”a etkisi daha çarpıcı oldu. Türkiye’nin kendine özgü şartlarında bu ayrışma keskinleşti.

EMPERYALİST KÜRESELLEŞMENİN ETKİLERİ

Kapitalist dünya tekellerinin giderek artan etkinliği ve fazla sermayenin aşırı birikimiyle, kapitalist emperyalist sistemin yürürlükteki işleyişi arasındaki çelişme büyüdü. Mevcut sistem, sermayenin yeniden değerlenme imkanlarını sınırlıyordu. Bu sınırlar yıkılmalıydı. Kapitalist dünya, bir yandan sanayici ve banker, diğer yandan madenci ve köylü ülkelere bölünmüştü. Yeni sömürgeler, gelişmiş kapitalist ülkelerin hammadde ve tarım deposuydu daha çok. Fakat kapitalist emperyalist merkezlerde pazarın genişleme potansiyeli, fazla sermayenin birikimini emmekten uzaktı. Emekçilerin kazanımları sermayenin değerlenme olanaklarını daha da sınırlıyordu. Buna karşın, henüz kapitalist genişleme potansiyeli barındıran kalabalık nüfuslu ucuz iş gücü cennetleri vardı. Birikmiş aşırı fazla sermayenin buralara akabilmesi için sermayenin serbest ve hızla yayılmasının önündeki engeller kaldırılmalıydı. Bu eski biçim (gümrük duvarları ile korunmuş) ulusal pazarların ve ulusal ekonomilerin dönüşümünü gerektiriyordu. Dünya pazarı, dünya tekellerin çıkarlarına uygun biçimde düzenlenmeli, dünya açık pazarı oluşturulmalıydı.

Serbestleşmenin yarattığı yeni olanaklarla sermaye, spekülatif değerlendirme araçları üzerinden yeni birikim alanları yarattı. Büyük sermayelerin, küçük birikimleri daha hızlı ve kolay yutması, fazla sermayenin aşırı birikimini daha da büyüttü. Ama bu aşırı birikim, aynı zamanda bireysel borçlanmanın yaygınlaşmasına ve artmasına zemin oluşturdu.

Bunlar, kapitalizme dair yanılsamalar yarattı. Gerçekte büyüme ve ortalama kar oranları düşerken tekelci hakimiyet ve spekülatif sermaye akımları nedeniyle mali oligarşinin büyüme ve karlılığı yükseliyordu. Bir yandan emekçilerin ücret artışları azalır hatta gerçek ücretleri düşerken, bireysel krediler ve artan ucuz ithalat sayesinde bir dönem tüketim düzeyleri yükseliş gösterebiliyordu.

Sermayenin bu yeni yönelimi, bilhassa yeni sömürge ülkelerde sarsıcı etkiler yarattı. Geri teknik temele dayalı küçük-orta tarım ve sanayi yıkıcı saldırılara maruz kaldı. Proleterleşme ve burjuvalaşma düzeyi yükseldi. Şehirleşme arttı, ithalat serbestisi ile görece ucuzlamış ithal mallara erişim kolaylığı, bireysel kredi olanakları ve altyapı hizmetlerindeki gelişme, emekçilerin yaşam düzeyinde kısmi ilerlemelere neden oldu. Bu “ilerleme” geçiciydi ve gerçekte bir yanılsamayı ifade ediyordu. Çünkü, aynı zamanda kazanılmış haklar gasp ediliyor, sosyal hizmetler piyasalaştırılıyor, güvencesiz-ucuz işçilik kurumsallaştırılıyor, özellikle genç işsizlik çığ gibi büyüyordu.

SADELEŞME

Bu süreçte, orta burjuvazi tekelci burjuvazi ile onlar da emperyalist tekellerle daha sıkı entegre oldu. Sömürücü burjuvazinin bu tabakaları yukarıdan aşağı birbirinin bir çeşit organik uzantısına dönüştüler. Sermaye sınıfın katmanları arasındaki çelişkiler görece azaldı. Bunun politikaya yansıması, burjuva partiler arasındaki ayrımın silikleşmesi oldu. Sosyal demokrat bir parti ile sağcı-muhafazakâr bir parti arasında temel konularda ayrışma neredeyse hiç görülmez hale geldi. Ama tersi de geçerliydi. Sermayenin topyekun saldırıları, bir yandan işçi sınıfı arasındaki önceki dönemde oluşmuş katmanlaşmayı kırarken, öte yandan bütün emekçilerin ve emekçi gençliğin sermayeye karşı ortaklaşmasının zeminini yarattı. Sınıf mücadelesinde yeni tipte bir sadeleşme meydana geldi. Tüm sömürücü sınıflar sermaye safında kenetlenirken, tüm sömürülenler emek safında buluştu. Bir başka deyişle, ezen ve ezilen sınıf ve tabakalar, sermaye ve emek cephesi olarak keskin biçimde ayrıştılar.

Sermaye kolaylıkla cepheleşirken, ezilen sınıf ve tabakalar öznel cepheleşmeyi gerçekleştiremediler ya da çok zayıf kaldılar. Bunda eski tip ayrımlara ve eski tip mücadele biçim ve araçlarına bağlı kalmaları, sürece uygun yeni biçim ve araçları yeterince yaratamamalarının etkisi oldu kuşkusuz. Ama aynı zamanda, burjuvazinin ideolojik bombardımanı ve Sovyet blokunun çöküşü, sermayeye karşı ezilenlerin emek ve özgürlük cephesini oluşturmanın engeli oldu. Liberal sol tam da buna hizmet etti.

LİBERAL SOL

Sermayenin serbest dolaşımı, eski tip devlet yapılarının dönüşümünü gerektiriyordu. Bir yandan özelleştirmelerle devlet ekonomiden el çekiyor, diğer yandan “sosyal devlet” kazanımları tasfiye ediliyordu. Keza, pek çok temel devlet aygıtı örneğin Merkez Bankası gibi özelleştiriliyordu. Bunlar; devletin küçülmesi, ucuzlaması, bürokratik hegemonyanın yıkılması vb. ideolojik argümanlarla pazarlanıyordu. Oysa yapılan devletin tekelci sermayenin daha doğrudan hakimiyeti altına alınmasıydı. İdari yapının kısmen özelleştirilmesinin yanı sıra “sivil toplum kuruluşları”nın teşvik edilmesi, bir demokratikleşme eğilimi olarak yansıtılıyordu. Oysa gerçekte amaç, emekçilerin bütünsel bir program etrafında birleşerek ekonomik ve politik örgütlenmenin önüne geçmek, cepheleşmeleri önlemekti. Kuşkusuz bu kuruluşların hepsi bütün ile zararlı değildi. Ne ki bunlar “sivil toplum” adıyla sınıf ayrımlarını yok saymaya, patronların örgütüyle işçilerin örgütünü aynılaştırmaya hizmet ediyor, parti ve sendika gibi örgütlerin karşısına dikiliyordu.

Liberal sol, mali oligarşinin politik çıkarlarının ideolojik politik izdüşümlerinden biriydi. Onlara göre büyük sermaye tıpkı sanayi devriminde olduğu gibi devrimci bir rol oynuyordu. Nasıl ki o günkü “burjuvazi ve gericileri derin kedere boğarak sanayinin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı(ysa) … Eski yerel … ulusalcı yalıtımın ve kendine yeterliliğin yerini ulusların çok yönlü karşılıklı ilişkileri, evrensel karşılıklı bağımlığı alıyor(duysa)… Tek tek ulusların zihinsel yaratılan ortak mülk haline geliyor(duysa) ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık olanaksızlaşıyor(duysa)”* Bugün de olan budur. Sermaye, köhnemiş yapıları yıkarak bir yana atmaktadır.

Biçimsel benzerlikten yola çıkarak, böylesi bir tarihsel paralellik kurulamaz. O gün burjuvazi eski üretim tarzını yıkarak yerine daha ileri bir üretim biçimini geçiriyordu. Bugün olan ise köhnemiş üretim tarzının içine yuvarlandığı genel krizi aşma çabasıdır. Geri kapitalist ülkelerin dönüşüme uğratılmasından yola çıkarak buna “ilerici” ve “devrimci” bir dönüşüm yakıştırılması aldatmacadır. Bu dönüşüm, emperyalist mali oligarşinin bir iç hakim güç haline gelmesi mali-ekonomik sömürgeleşme sürecidir. Merkezi devlet yapısının zayıflatılarak bazı organlarının özerkleşmesi demokratik bir adımmış gibi gösterilebilir. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, bu devleti parlamento ve hükümetin kontrol alanından daha fazla çıkartarak tekellerin doğrudan denetimine daha açık hale getirmektir. Devletin ekonomi içindeki yeri ve parlamentonun kimi yürütme organları üzerindeki denetimi zayıflatılırken, devlet çok daha sıkı bir güvenlik örgütü haline getiriliyor. Bu sıkı güvenliğin bir sonucu olarak, demokratik hak ve özgürlükler, gelişen sınıf mücadelesinin şiddetine bağlı olarak kısıtlanıyor. “Sivil toplum örgütleri”ne alan açılması “demokrasinin tabana yayılması” gibi algılanabilir. Oysa gerçekte yapılmak istenen, devleti ve sermayeyi doğrudan hedeflemeyen tekil sorunlar etrafında birleşmiş ve haliyle bölünmüş örgütler aracılığıyla emekçileri sistem karşıtı ve sermaye düşmanı politik mücadele örgütlerinden uzak tutma, onları sermayeye ve onun devletine karşı bütünsel politik savaşımdan alıkoymak, bölünmüş ve dağınık birleşmiş değil ayrı örgütler içinde kolayca kontrol altında tutmaktır.

ULUSALCI SOL

Emperyalist küreselleşme, bir yandan “liberal sol” yanılsamalara neden olurken diğer yandan onun tam karşı kutbunda “ulusalcı sol” tepkileri ateşledi.

20. yüzyılın son çeyreğinde o güne kadarki sınıf savaşımları ile oluşmuş “dünya durumu”nda önemli değişimler uç vermeye başlamıştı.

İşçi sınıfı-burjuvazi, emperyalizm-sömürge/bağımlı ülkeler, sosyalizm-kapitalizm arasındaki savaşımlar, 20. yüzyılın büyük bölümünü biçimlendirmişti.

DENGE

Bu biçimlenmeyi iki döneme ayırmak mümkün. Yüzyılın ilk yarısında şiddetli savaşım belirleyici idiyse ikinci yarısından itibaren “dengeyi koruma” çabası öne çıktı. Bu ikinci yarıda “karşıtını yok etme” hedefi arka plana düşmüş, “birlikte yaşam”ı kabullenerek mevzi koruma başat eğilim halini almıştı.

Ezilenlerin ezenlere karşı başkaldırıları, emperyalizmi ve kapitalizmi yeryüzünden silecek düzeye ulaşamamıştı. Kapitalizm, işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizler, sömürgeleri kaybetmesine, sosyalist inşa ülkeleri tarafından sınırlandırılmasına rağmen, yeni bir genişleme evresine girmeyi başardı. Ama o da bu durumunu işçi sınıfı ile uzlaşarak ve sosyalist inşa sistemi ile bir arada yaşamayı kabul ederek koruyabilirdi. Böylece bir “denge” hali oluştu.

GEÇİCİ DENGE

Bu denge halini, olduğu gibi sürdürmek mümkün değildi. Sermaye çekilmek zorunda kaldığı sınırlara ilelebet hapsolamazdı. O sınırlar dahilinde mevcut dengeyi koruyarak genişlemesini sürdürdükçe bir sorun yoktu. Gelişmiş kapitalist ülkelerin, işçi sınıfı burjuvaziyi devirmemişti ama onun sömürüsünü sınırlamıştı. Sömürge halklar emperyalizmden bütünüyle kurtulmamıştı ama sömürgeciyi kovarak yağmaya sınır da koymuştu. Sosyalist inşa ülkeleri kapitalizmi yok edememişlerdi, ama onun dünya pazarını bir ölçüde daraltmışlardı.

DENGE ULUSALCILIĞI

“Geçici denge” hali, işçi sınıfı, bağımlı uluslar ve sosyalist inşa ülkelerinde ulusalcı eğilimleri besledi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde kendi burjuvazisi ile refah paylaşımı ekseninde uzlaşan işçi sınıfı için bu durumu korumak, burjuvazi ile ortak bir “ulusal çıkar”dı artık. Emperyalizmden bağımsızlığı elde etmiş halklar için emperyalizme karşı “ulusal birlik”i sürdürmek, hayati önemde görülüyordu. Sosyalist inşa ülkeleri de “sosyalist ulus devletlerini” ayakta tutmayı öncelikli hedef haline getirmişlerdi.

İşçi sınıfı ve ezilenler cephesinde ulusalcılığın bir varoluş tarzı olarak belirmesi, kaçınılmaz biçimde ideolojik çürüme ve politik oportünizmi derinleştirecekti. Bu, kaçınılmazdı. Zira ulusalcılık en nihayetinde uzlaşmaz sınıf çelişkisini gizlemeye hizmet ediyordu.

Kaldı ki bu geçici dengeye dayalı ulusalcılığı sürdürmek olanaklı değildi. Nitekim içinde hareket ettiği sınırlar artık kendine dar gelmeye başlayınca, sermaye, o sınırları yıkmaya, dengeyi kırmaya girişti.

DENGESİZLİK

Yayılmak, genişlemek, yerleşmek, derinleşmek sermayenin hareket tarzıdır. O ancak geçici bir süre belli sınırlara bağlı kalabilir. Sermaye kendini genişleterek, sermaye niteliğini koruyabilir. Kendini genişletemediği anda hiçbir güç onu sınırlamaya yetmez. Bu, onun varoluş tarzıdır. Ya genişleyecek ya da yok edilecek.

Sermaye, yeniden yatırımla kendini çoğaltacak alanlar bulmak, yaratmak zorundadır. Yeniden yatırım iki biçimde olur: Üretim ve kredi. Birincisiyle yeni artıdeğer üretilir, ikincisiyle üretilmiş artıdeğerden pay alınır. Koşullar sermayenin bu genişletilmiş yeniden üretimine engel haline gelirse sermaye o koşullara hücum eder.

Emperyalist küreselleşme tam da bu hücumun ifadesidir. Halihazırdaki koşullar fazla sermayenin ne üretim ne de kredi yatırımları ile değerlendirilmesine el vermediğinde, fazla sermayenin aşırı birikimi baş gösterir. Kendini çoğaltamayan sermaye çürür.

DENGESİZLİK ULUSALCILIĞI

Emperyalist küreselleşme saldırılarıyla sermaye, önceki dengeyi yıkmaya, eski tip sınırlamaları ortadan kaldırmaya girişti. Önceki dönemin “birlikte yaşam” eksenli ulusal temeli bizzat sermaye tarafından darmaduman ediliyordu. Ne ki, 20. yüzyılın bilhassa ikinci yarısından itibaren işçi sınıfı ve ezilenlerin zihnine adeta çivilenen ulusal dar kafalılığın aşılması hiç de kolay değildi. Burjuvaziyle “barış içinde bir arada” yaşayarak kazanımları korumak bir süre için mümkün olabilmişti. Ama şimdi “barış” yoktu. Onu ateşe veren de sermayenin kendisiydi. Sermayenin tarumar ettiği eski sınır direklerine sarılarak işçi sınıfı ve ezilenlerin ayakta kalması olanaksızdı. Artık, eski tip ulusalcı oportünizmin maddi zemini yıkılmıştı. Sermayenin yıktığı bu zemine burjuvaziyi gömmek yerine yitmiş olana tutunma çabası tam bir ideolojik dengesizliğin ve sersemliğin ifadesiydi.

YÜZÜ GERİYE DÖNÜK İLERİ YÜRÜME ÇABASI (!)

Kuşkusuz, burjuva ulusal devlet ortadan kalkmış değildir. Ama önceki dönemin ulusal temeli yıkıma uğratılmaktaydı. Bu, dünyaya daha kozmopolit bir nitelik kazandırıyordu. Gel gör ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin safında eski tip ulusal temeli koruma ve kozmopolitizme karşı ulusal dar kafalılığa sıkı sıkı sarılma antiemperyalist ilericilik sayılır oldu. Dahası eski tip ulusal temelin altlarından çekilip alınmasıyla yıkıma uğrayan küçük ve orta mülk sahiplerinin bir bölümünün gerici-tefeci işverenleri ile aynı dalga boyunda buluşulabildi. Eski tip ulusal temele sarılma, bu mülk sahipleri için anlaşılır bir durumdu, zira bu onlar için bir varlık-yokluk sorunuydu. Oysa, işçi sınıfı bakımından sermayeden kurtuluş için zemini daha da elverişli hale gelmekteydi. Ne ki yerleşik ulusal dar kafalılık bu yönde bir bilincin oluşmasını engelliyordu. Öyle ki, bazı ülkelerde bazı konularda ırkçı-gerici bir parti ile sol bir partinin görüşleri arasında paralellik oluşabiliyordu. Örneğin, yerel dillerin devletçe desteklenmesine ve resmiyete kavuşturulmasına dair bir AB kararına Fransa’da ırkçı ulusal Birlik Partisi ile Komünist Parti benzer gerekçeyle, “ulusal bütünlüğü bozacağı” korkusuyla karşı durabilmektedir. Yüzü geriye dönük ilericiliğin bir türünü de Yunanistan’da gördük. Krizle sarsılan Yunanistan’ın en radikal solculardan bir kısmı, euro’dan AB’den çıkmayla ufuklarını sınırlandıracak kadar ideolojik körlük yaşayabilmektedir. AB’yi yıkmak yerine AB’den çıkarak Yunanistan’ı elde tutma sevdası, ulusal dar kafalılığın ne denli köklü olduğunu gösterir.

Diğer yandan, emperyalist küreselleşmenin bir unsuru olan askeri saldırı ve işgallere karşı tutunmaya çalışan gerici diktatörlükleri antiemperyalizm adına sahiplenme ve savunma, “ulusalcı solculuk” saplantısının ezilenleri nasıl bir bataklığa çektiğinin göstergelerinden biridir.

DERİN VE KOKUŞMUŞ BATAKLIK

Ulusalcı soluculuğun etkisi Türkiye’de katmerli oldu. Eski düzenin ulusal temeli Kürt ayaklanması ile derin bir krize saplanmıştı. Tek ulus-dil-mezhep temeli kırılmaktaydı. Emperyalist küreselleşme ile ekonominin ulusal temeli mali oligarşinin çıkarları doğrultusunda dönüşüme uğratılmaktaydı. Bu ekonomik dönüşüm, ordu merkezli eski tip siyasi sistemin de yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılıyordu. Siyasi kriz ortamında öne çıkan ve mali oligarşinin partneri olmaya aday politik İslamcı parti, bu süreçteki dönüşümün baş aktörü haline geliyordu.

Böylece “bölücülüğe ve dinci gericiliğe” karşı “cumhuriyetin kazanımlarını” savunma gerici retoriği, değişik biçimlerde sol jargonda karşılık bulmaya başladı. Öyle ki, faşist-katliamcı kontrgerilla artıkları “antiemperyalist yurtsever askerler” tarifiyle kimilerince alkışlandı. Kemalizmin karşı devrimci-gerici özünü teşhir etmek yerine, onun “ilerici-aydınlanma”nın meşalesi olduğu yalanı veya yanılsaması daha çok dile getirilir oldu.

ULUSALCI FAŞİST “SOL” VE BATIK CUMHURİYET SOLCULUĞU

Ulusalcı faşistlerin niteliği ortada. Fakat onlar da kendilerini “solcu” tanıtıyorlar, bu maskeyle Türk halkını, aydınlarını ve gençliğini faşist kontrgerilla artıklarıyla Kemalizm şemsiyesi altında buluşturmaya gayret ediyorlar. Güçlü değiller, ama emekçi sol içine uzanan ideolojik politik etkileri küçümsenemez. Öyle ki, batık cumhuriyet savunuculuğu ilerici solculuk sanılabiliyor. Kemalizme tutunma bunlarda zihin felcine yol açmakla kalmıyor, CHP’den medet umarak ezilenlerin birleşik iradesinin güçlenmesine engel oluyorlar. Kemalist cumhuriyeti korumak için çırpınıyorlar. Oysa, çırpındıkları yerin bataklık olduğunu görmüyorlar. Ulusalcı sol çırpındıkça batıyor ve onlara sarılanın, onlarla birlikte bataklığa gömülmesi kaçınılmaz.

EMEKÇİ SOL

İşçi sınıfı, emekçi tabakalar, öğrenci gençlik ve aydınların emperyalist küreselleşme ile meydana gelen değişimlerden etkilenmemesi düşünülemezdi.

İÇ ÇİTLERİN YIKIMI

Gelişmiş kapitalist ülkelerde, burjuvaziyle emekçilerin “barış içinde bir arada yaşama”sının toplumsal maddi zemini dağıldı. İşçi sınıfının kazanımları gitgide artan ölçüde gasp edildi. Uzlaşmanın ifadesi olan “sosyal devlet”in altı oyuldu. Gelişme hızının düşmesinden öte, yaşam düzeyi gerilemeye başladı. İşsizlik büyüdü. Böylece, işçi sınıfı arasında oluşmuş iç katmanlaşma erimeye başladı.

İşsizlik en çok öğrenci gençliği vurdu. Yüksek öğrenim mezunu olmak görece yüksek maaşlı bir iş bulmanın garantisi ve sınıf atlamanın bir basamağı değildi artık eskisi kadar. Dahası herhangi bir iş bulmak da gençler için hiç de kolay değildi. Bulsa bile, aldığı ücret aynı işi yapan ebeveynlerinden düşük oluyordu.

İDEOLOJİK DAĞILMA

Gelişmiş ülkelerde şehrin ve kırın küçük üretici ve tüccarları zaten önemsiz bir seviyeye inmişti. Buna karşın küçük burjuva yaşam tarzı ve düşünüş biçimi işçi sınıfı ve öğrenci gençlik içinde belirleyici konumdaydı. Kuşkusuz, işçi sınıfının üretim araçları üzerinde herhangi bir mülkiyeti söz konusu değildi. Ne var ki elde ettiği kazanımları ona mülk edinilmiş üretim araçları gibi “sahiplik” duygusu veriyor, “sosyal devlet” uygulamaları ile elde ettiği güvenceli hayat da ona sisteme “aitlik” bilinci kazandırıyordu. Keza, öğrenci gençlik içinde diploma bir çeşit üretim aracı işlevi görüyor, diploma herkese sınıf atlama imkanı vermese de görece yüksek ücretli güvenceli bir iş bulmanın teminatı olabiliyordu.

Emperyalist küreselleşme, sert sınıf gerçeğini emekçiler ve gençliğin suratına çarptı, emek ile sermaye arasındaki uzlaşı köprülerini bir bir yıktı; küçük burjuva yaşam tarzı ve düşünüş biçiminin maddi zeminini parçaladı; aşağıdan yukarıya sınıf geçirgenliğinin kanallarını büyük ölçüde tıkadı.

İşçi sınıfı, emekçi tabakalar ve gençliğin kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde ayrışmaya neden olan çitler böylece bir bir yıkıma uğradı. Buna karşın burjuvaziyle aralarındaki duvar yükseldikçe yükseldi.

HIZLI PROLETERLEŞME VE OKULLAŞMA

Geri kapitalist ülkelerde de benzeri etkiler görülmedi değil, ama buralarda belirleyici olan hızlı kapitalistleşme ile birlikte hızlı proleterleşme oldu. Bu ülkelerde şehrin ve kırın küçük üretici ve tüccarlarının önemi büyüktü. Toplumsal sınıf dokusunun, haliyle, bilincinin oluşturucu-belirleyici ögelerinden biriydi. Emperyalist küreselleşme, bu tabakalar üzerinde sarsıcı etkiler yaptı. Hızla mülksüzleşenler ucuz-güvencesiz iş gücü (işçi ya da işsiz) ordusuna katılıyor, ayakta kalmaya çalışanlar ise eski yaşam düzeyinin gerisine itiliyorlardı. Burjuvalaşmadaki hızlanma öğrenci sayısını çoğaltmasına çoğaltıyordu ama diploma, küçük bir azınlığı dışta tutarsak, eskisi gibi güvenceli ve yüksek maaşlı iş imkanı yaratmıyordu.

NESNEL KOPUŞ

Gidişat nereye? Bu gelişmeler bizi nasıl bir sonuca ulaştırıyor?

İşçi sınıfının, emekçi gençliği kapitalist düzene bağlayan kancalar, bizzat burjuvazi tarafından bir bir yerinden sökülmekte ve yerine yeni kancalar takılmamaktadır. Eski tip orta sınıf yaşam tarzı ve düşünüş biçiminin zemini emekçi tabakalar için kırılıp dağılırken yerine yeni bir uzlaştırıcı yaşam tarzı ve düşünüş biçimi üretilememektedir. Açıktır ki işçi sınıfı, emekçi gençlik ve tüm emekçi tabakalar emperyalist küreselleşmenin şiddetli saldırıları altında hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle sermayeye karşı birliğe zorlanmaktadırlar. Kendi içlerinde ve birbirleriyle nesnel bağları sıkılaşırken, burjuvaziyle olan bağları kopmaktadır. Ezilen sınıf ve tabakaların sermayeye karşı emek cephesinde birliğinin maddi zemini gitgide güçlenmektedir.

KOPUŞUN BAŞKA NESNEL UNSURLARI

Emperyalist küreselleşme, yalnızca doğrudan sınıf karşıtlığından kaynaklı ezilenlerle sermaye arasındaki uzlaştırıcı bağları söküp atmakla kalmadı, insanlığın genel sorunları ile sermayeyi uzlaşmaz iki kutup olarak hiç olmadığı kadar birbirinin karşısına perçinledi. Doğal yaşamın ve çevrenin korunması, kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılmasına ilişkin çözümler doğrudan sermaye egemenliğini hedeflemedikçe havanda su dövmekten öte bir anlam taşımaz. Sermaye, üretici güçleri geliştirmenin sınırına dayandığı gibi, insanlığın genel sorunlarına geçici de olsa çözümler üretme potansiyelini tüketti.

SERMAYEYE KARŞI EZİLENLER CEPHESİ

Görülüyor ki işçi sınıfı, diğer emekçi tabakalar ve emekçi gençliğin sermayeye karşı birliğinin yanı sıra çevre, kadın ve başka insanlığın genel sorunlarının çözüme kavuşturulması için de kapitalizme karşı birliğin sağlanmasından başka yol yoktur. İşçi sınıfının çıplak sınıf çıkarları ile insanlığın genel çıkarları bu ölçüde ilk kez örtüşür hale gelmiştir.

İNSANLIK-SERMAYE KARŞITLIĞI

Emek-sermaye karşıtlığı, tam da olması gerektiği gibi bugün aynı zamanda insanlık-sermaye karşıtlığı biçimini almıştır. Bu karşıtlığın yegane çözümü insanlığın sermayeden kurtuluşudur. Üretim araçlarının sermaye niteliğine son vererek onların toplumsal mülkiyetine almak, bir toplumsal devrimle işe girişmek dışında her yol çıkmaz sokaktır artık. Ezilenlerin bu birliği, nesnel bakımdan sermayeye karşı tüm emekçilerin, emekçi gençliğin ve insanlığın, merkezinde işçi sınıfının durduğu emek cephesinde birliğinden başka bir anlama gelmez.

EZİLENLERİN ÖZGÜRLÜK CEPHESİ

Sermaye ile emek arasındaki çelişkinin siyasal tezahürü, devlet-halk çatışması biçiminde olmaktadır. Artan sermaye saldırganlığı, dünyanın her tarafında, kaçınılmaz biçimde kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasını beraberinde getiriyor. Burjuva demokratik ülkelerde sermaye, daha tam deyişle mali oligarşi olduğu kadarıyla politik özgürlüğü etkisizleştirmek için her gün yeni bir adım atmaktadır. Bu alanda da çatışkı öyle bir hal almaktadır ki, politik özgürlüğü korumak ve teminat altına almak için mali oligarşinin egemenliğine son vermek dışında bir çıkış kalmamaktadır. Demokrasinin tüm burjuva biçimleri misyonunu tamamlamıştır. Nasıl ki sermayenin ekonomik saldırılarını kapitalizm şartlarında, mali oligarşinin egemenliği altında kalarak savuşturmak olanaklı değilse, mali oligarşinin siyasi egemenliğinin herhangi bir biçimi altında politik özgürlüğü tesis etmek mümkün değildir. Sınıf uzlaşmasının nesnel zemininin parçalandığı yerde, o zemin üzerinde şu ya da bu düzeyde politik uzlaşmanın toplumsal ilişkilerini üretmek ve korumak da mümkün olamaz. Dolayısıyla, politik özgürlük ve burjuva egemenlik biçimleri iki karşıt kutuptur bugün.

POLİTİK ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

Demokratik hak ve özgürlüklerin zaten kısıtlı olduğu Türkiye gibi ülkelerde devlet-halk çelişkisi daha keskin, haliyle ezilenlerin özgürlük cephesi daha geniş olacaktır. Bunların haricinde henüz çözüme kavuşturulmamış pek çok toplumsal çelişkinin mağdurları da özgürlük cephesinin temel bileşenleri arasında yer bulur. Ulusal, dinsel, mezhepsel baskı ve ayrımcılığın acısını çekenler, doğrudan kapitalizmi hedeflemeseler de ezilenlerin özgürlük cephesinin başlıca bileşenleri arasında yer alırlar.

KİMİNLE BİRLEŞME?

Emekçi sol, sermaye egemenliğine, faşizme ve her türden gericiliğe karşı özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin tüm bileşenlerini kapsar. Bunların bazıları kendilerini kısmi özgürlük (ulusal-mezhepsel) sorunlarıyla sınırlayabilir, dahası bazıları kendilerini “sol” olarak da nitelemeyebilir, Antikapitalist Müslümanlar gibi. Nesnel olarak aynı cephede olan tüm bu güçlerin siyasal birliğini sağlamak elzemdir. Ayrı ayrı dereler halinde akan ezilenlerin tüm bileşenlerini politik özgürlük ve toplumsal devrim ırmağında birleştirmek, nesnel olanı bilince çıkarmak başlıca hedef olmalıdır. Bu birleşik iradenin devrimci niteliği ona dahil olan devrimci bileşenlerin güç, yetenek bilgi ve çalışkanlıklarına bağlı olacaktır.

KİMİNLE AYRIŞMA?

Emekçi sol, liberal ve ulusalcı soldan kendini ayrıştırabildiği ölçüde kendi yolunu açabilir. Bunlardan biri ezilenlerin demokrasi özlemini tekelci sermayenin çıkarlarına, diğeri de tekelci sermayenin gadrine uğramış emekçilerin öfkesini kokuşmuş ulusalcılığa kanalize etmekte, böylece ezilenleri burjuva düzene yeni biçimde mıhlamaktadırlar. Emekçi sol bu çivileri söke söke, ezilenleri, onların etki alanından kurtarabilir.

HEGEMONYA MÜCADELESİ

Demek ki bugün hegemonya mücadelesinden öncelikle anlamamız gereken, birleşmiş emekçi solun liberal ve ulusalcı solun ideolojik ve politik etkisini kırması olmalıdır.

Emekçi sol içinde devrimci ve sosyalist hegemonya ise birbirine karşı mücadelenin değil, daha önce de belirtildiği gibi, bilgi, güç, yetenek ve çalışkanlık konusudur.

*Komünist Manifesto

** Atılım Gazetesi’nin 18 Ocak 2013 tarihli 47, 25 Ocak 2013 tarihli 48 ve 1 Şubat 2013 tarihli 49. sayısında yer alan yazıları birleştirerek yayımlıyoruz.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 2 Şubat 2013, Cumartesi 13:22
Kategoriler: Makaleler, Teori