Sen ben yok devrim var

Sen ben yok devrim var

MURAT SEZGİN

Üniversitelerde kayıt zamanlarının bitmesiyle artık derslerin başlama tarihine sayılı günler kaldı. Bu senenin önceki bütün senelere göre farklı olacağını, üniversiteler açılmadan başlayan forumlar gösteriyor. Gezi direnişinde önemi hiçbir şekilde yadsınamayacak bir kitle olan üniversiteli gençlik yeni döneme de bu dinamikliği ile gireceğinin işaretini veriyor. Bu yeni dönem başlangıcında şüphesiz ki doğru sorulara ve bütün objektifliği ile pratikten çıkarılacak cevaplara ihtiyacımız var.

Gezi direnişi, kent merkezli bir ayaklanmaydı ve sarsıcılığı da bütün toplumsal kesimleri birleştirmesinde yatıyordu. Ve en temel hatlarıyla, kamusal alanın savunulması, yaşam alanlarına yapılan müdahalelerine bir tepki ve sayabileceğimiz birçok etkende ortaklaştırılıyordu. Fakat üniversite direnişleri, çoğu zaman mekansal sebeplerden dolayı lokal direnişler olarak kalmaktadır. Bizlerin dikkat etmesi gereken önemli hususlardan biri de hiç şüphesiz ki budur. Direnişi kent merkezlerine, kentin varoşlarına taşımak, direnişi olabiliyorsa farklı mekanların sorunlarıyla ve güncel politikanın ihtiyaçları çerçevesinde birleştirebiliyorsak, devamlılık konusunda başarılı hamlelerimiz olmuş demektir.

İktidarlar, güç dengelerini istedikleri seviyelerde tutamadıklarında, başka bir deyişle de hegemonya alanlarında kayıplar yaşadığında işi her seferinde, güvenlik önlemlerini artırmakta, bunun akabinde de şiddeti boyutlandırmada bulurlar. Yurtlara kameraların takılışı, mobeselerin her geçen gün çoğalıp ara sokaklara dahi konulması, sivil polisler yetmiyormuş gibi muhbirlerin yaratılması ve son olarak da üniversitelere polisin varlığının resmileşecek olması bunların çok net örnekleridir. Merkezi iktidar direniş sürecinde birçok kez kaybeden oldu, bir kez daha kaybeden olmamak için Eylül’deki olası ayaklanmalara karşı hazırlıklarını Ağustos’ta başladığı resmi kanallarıyla duyurmuştu. Bütün bunlar, bizlerin doğru şeyler yaptığımızın göstergesidir.

Üniversite konusunda biraz daha derinleşmekte yarar var. Birçok tarihsel deneyimden sonra Gezi Parkı’ndaki komün hayatı içinde bulunuşumuz, bunun yanında ise sistemin demagojik demokrasi söylemlerine mahalle forumlarıyla cevap verişimiz, bizlerin elinde bir hayli verinin birikmesine sebep oldu. Bunlardan ilkini, klasik politika yapma tarzımızı değiştirmek olarak söyleyebiliriz. Bildiri dağıtmak, dergi satışlarını gerçekleştirmek, stantlar açmak ve benzeri birçok şeyi elbette ki yeni dönemde devam ettireceğiz. Fakat direnişin bizlere sunduğu onlarca alternatifi unutmamakta yarar var. Ve bütün bunlarla birlikte de direnişin kitlelerin hareket içerisinde özneleşerek gerçekleşebildiğini görmezden gelmeyelim.

Üniversitelerin açılışında kurulan forumlara katılmak, bulunduğumuz alanlarda forumlar kurulmadıysa bu forumların kuruluşunda yer almak görevlerimizin başında gelmektedir. Özellikle de dikkat edeceğimiz husus ise alınacak kararlarda bütün bir kitlenin ortaklaşması ve özneleşmesidir. Gezi’de deneyimlediğimiz, karşılaştığımız birçok şeyi üniversitelere taşımak ise yapmamız gereken başka bir önemli husustur. Bunlar arasında ‘dayanışma mutfakları ve kütüphaneleri kurmak’, okul içerisinde özgür alanlar yaratmak, boykot mantığını ‘işgal et’ mantığıyla birleştirmek ve benzeri bir çok şey yer almaktadır. Birçok yerelde çadırlar kurulurken o devasa mutfaklar, açılan masalara birkaç bisküvinin, içeceğin konulmasıyla kurulmuştu. O binlerce kitabın bulunduğu kütüphaneler de benzer şekilde birkaç kitapla başlamıştı. Buradaki önemli nokta ise az olan şeye, yetememeye takılmadan dayanışma ruhuna güvenmekten geçmektedir.

Üniversitelere polisin girmesini iki aşamada değerlendirmekte yarar var. İlki, hepimizin bildiği gibi olası direnişlere karşı, ayaklanmanın üniversite ayağında tedbir almaktır. İkinci aşaması ise Bologna sürecinin sermayeye vaat ettiği üniversitelerin yatırım alanlarına dönüştürülmesi meselesinin önündeki sol muhalif öğrencilerin üniversitelerden ‘temizlenmesidir.’ (Hatırlarsak şubat ayında beklenen ‘yeni YÖK yasa tasarısı’ ertelenmişti ve ekim ayı gibi de meclisten geçmesi bekleniyor).

Bu iki aşamada da üniversitenin yaşam alanımız olduğunu vurgulayarak, öz savunmayı da doğru kavrayarak polislerin üniversitelere girmesini engellemek için her türden mücadele hattını geliştirmeliyiz ve kullanmalıyız. İktidarın yurtlara kamera koymasının boşuna olmadığını hepimiz biliyoruz. Tam da bu süreçte, yurtlarda direnişin bir başka halkasını başlatmalıyız. Bu yüzden de üniversitelerde ve yurtlarda fiili olarak bulunmanın direnişi ne boyutta etkileyeceğini bilmeliyiz.

Sosyal medyanın, livestream programıyla yapılan canlı yayınların, twitterın, facebookun doğru kullanıldığında nasıl avantajlar sağladığını gördük. Bu araçların kullanımında daha da yetkinleşmek ve olabiliyorsa sadece bu konularla ilgilenecek birimler kurmak, bizlerin işlerini bir hayli kolaylaştıracaktır.

ODTÜ, Eylül ayı başlar başlamaz yaz rehavetini üzerinden atarak var olan bütün gücüyle mücadeleye başladı ve Tuzluçayır’daki direnişle de dayanışmasını her geçen gün daha da arttırıyor. Bu kadar çok alışkanlığımız değişirken bu yaşananlara şaşırmadan direnişi taşıyabildiğimiz her alana taşımalıyız.

Evet, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak evet o duvar yazısında da söylendiği gibi; “Sen ben yok devrim var.”

* Atılım gazetesinin 13 Eylül 2013 tarihli 82. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 13 Eylül 2013, Cuma 16:54
Kategoriler: Gençlik, Haberler, Politika