Bir kırık bacak ve faşizmin F hali

Bir kırık bacak ve faşizmin F hali

SITKI GÜNGÖR

IRA ile ilgili belgeselleri izleyenler bilir. İngiliz sömürgeciliğine ait olan ve içinde İrlandalı özgürlük savaşçılarının tutulduğu “H Tipi” hapishanelerin mimari yapısı da “H” şeklindeydi. Yani İngilizler, isim ve biçim arasında bir uyum yakalamışlardı. Gerçi buradaki kimi “tip”ler de temsil edilen harflere benzemekteydi ya, konumuz bu değil.

Türkiye’deki “F Tipi” hapishanelerin mimarisinde böyle bir uyum var mı bilmiyorum ama şurası çok açık ki, egemenler biçimde olmayan uyumu “içerikte” yakalamışlar. Bu mimari yapının içindeki uygulamalara bakıldığında, isme verilen F harfi de kendi anlamını bulmuş oluyor. 13 yıllık tarihi ve pratiği ile F tipi denildiğinde akla gelen faşizmin olması da garipsenmiyor.

İki ayı aşkındır F tipinde bulunan bir “taze mahpus” olarak, bunu pratik açıdan da deneyimledim. Aslında mevzu, basit ve hızla çözülebilir bir mesele. Haziran ayının fırtınalı günlerinde, Taksim’deki polis saldırılarından birinde sol ayak bileğim kırıldı ve ben Edirne F Tipi’ne alçıda kırık ayağımla geldim. Bir ay önce ayağımdaki alçı çıkarıldı. Ancak kesin sonuç için MR çekilmesi gerekiyordu. Hepsi bu! Bunun için tek seferde yapılacak bir hastane sevki ile sorun kolayca çözülebilirdi. Tabii çözmek istenirse! Zira, biz bu meseleyi aylardır çözebilmiş değiliz.

Görünürde “basit” olan bu mesele yılan hikayesine döndü. Ayağımdaki alçı çıkarıldıktan sonra MR çekilmesi talebim kabul görmedi ve yalnızca röntgen filmi ile yetinildi. Fakat sonradan bizim ısrarımız ve doktorun isteğiyle Temmuz ayı içinde MR çekildi ve bir kaç gün içinde sonuç alabileceğim söylendi. Ancak ne ilk çekilen filmin, ne de MR’ın sonucunu alabilmiş değilim. Üstelik revirde görevli personel tarafından ayağımın iyileştiği ve basabileceğim söylendi. Bu bilginin devlet hastanesindeki doktor tarafından iletildiği iddia edildi. Oysa bu durum, ayağımın şişmesine, ödem oluşmasına neden oldu. Defalarca rapor sonucunu istememe ve sevk talep etmeme rağmen bir aydan fazla bir süredir bu istemim karşılık bulmuyor. Şimdi ise ödemin ve ağrıların 15 gün içinde geçmemesi durumunda, ayağımın tekrar alçıya alınacağı söylenmiş doktor tarafından. Tabii bana bu bilgi şifahen iletildiğinde 15 günlük süre çoktan aşılmıştı. Kurum doktoru ve revir personeli, hastane sevkimin asker tarafından engellendiğini ileri sürüyor. Sanırım ilgili askeri personele sorsak, onların yanıtı da şöyle olacaktır: “Bizimle ilgisi yok.” Anlayacağınız, gerçek bir muhatapsızlık hali yaratılarak çözüm sürüncemede bırakılıyor, bir psikolojik savaş yürütülüyor.

Çoğunca lehimize gerçek bir karşılık alamayacağımızı bilmemize rağmen, ayağımda kalıcı bir hasar riski yaratan bu uygulamaya karşı 28 Ağustos’ta savcılığa suç duyurusunda bulundum.

Ne var ki, hapishanelerde onlarcası ölüm sınırında bulunan yüzlerce hasta tutsağın olduğu, bu tutsakların tamamen politik bir tutumun sonucu olarak bırakılmadıkları bir süreçte, kırık ayağımın durumu, deyim yerindeyse hafif kalıyor!

Örneğin, devrimci tutsak Kemal Avcı, bir blok ötemde kalıyor ve kanser hastası. Midesinin 3/4’ü alınan Kemal, gördüğü kemoterapi nedeniyle derhal tahliye edilip tam teşekküllü bir hastaneye yatırılması gerekirken o berbat ring araçlarıyla, elleri kelepçeli vaziyette hastaneye götürülüp hücreye geri getiriliyor.*

Yine, sesimizi duyurabileceğimiz kadar yakın, ama göremeyeceğimiz kadar da uzakta olan hasta tutsak Memduh Kılıç, İzmir Şakran Hapishanesi’nden “İstanbul’a sevkin çıktı” denilerek Edirne’ye getiriliyor. Bu, tam bir korsanlık değilse nedir? Memduh, ’97 yılından bu yana akciğer hastası ve ciğerinin 2/3’ü ameliyatla alınmış. 2011 yılından bu yana “tedaviye dirençli tüberküloz” raporu var. Mevcut akciğer parçası işlevini önemli oranda yitirdiği için oksijen makinesiyle solunum yapmak zorunda. Yanı sıra kalıcı bir yığın hastalığı daha var ve Memduh’un da zaman yitirmeden tahliye edilmesi gerekiyor. Ama o da hastane yollarında sağlığından olmaya devam ediyor.

Buradan bakıldığında bu denli ağır vakalar varken, insanın kırık ayağını gündemleştirmesi hakikaten garip gelebilir. Ama işin püf noktası da bu! Rejim, tehdit algısı ve bu tehdidin şu ya da bu şekilde bertaraf edilmesi. F tipi hapishaneler ne için var ki? Egemen zihniyet bütün bu sorunları aynı ciddiyet ve algıyla ele alıyor. Devrimci, sosyalist ya da yurtsever bir tutsağın herhangi bir uzvunun sakat kalması da, onun tabut içerisinde dışarı çıkması da rejim için kazanım oluyor.

Hal böyle olunca, F tipi hakikaten gerçek anlamını bu mimarı yapının içindeki uygulamalardan almış oluyor. Bizim mi? O önemli değil. Hükümet yetkililerinin dillerine pelesenk ettikleri gibi: Biz uygulamaya bakarız!

Bize, nam-ı diğer “Gezi tutsakları”na gelince… “Yaşayan her şey/Ne kadar parçasıysa hayatımızın/Yaşayan her şeye/ o kadar düşman onlar” diyerek şairin dilinden geçiyoruz bu mevzuyu. F tipindeymişiz, hücreler, duvarlar, jiletli teller, demir parmaklıklar ve F tipi uygulamalar varmış! Mühim değil… Ne de olsa Haziran’ın parolası, “Her yer Taksim, her yer direniş”ti. Ol sebepten, “Bize her yer Taksim!”

* Sıtkı Güngör’ün mektubu elimize ulaştığında Kemal Avcı tahliye edilmişti. Yine son gelen bilgiye göre Sıtkı Güngör’ün bacağı alçıya alındı.

** Atılım Gazetesi’nin 13 Eylül 2013 tarihli 82. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 14 Eylül 2013, Cumartesi 10:48
Kategoriler: Sizlerden