Kolumda saatin, vakit hep seni gösteriyor

Kolumda saatin, vakit hep seni gösteriyor

ERDENER DEMİREL

Serkan’ım. Kara kaşlı, kara saçlı, gözü kara yoldaşım! Nicedir haber alamıyorduk senden. Demişlerdi ki; lazım olan neyi varsa sırt çantasına yükledi yollara düştü, adresi belli değil, ulaşamazsın. Anlamıştım. O büyük aşkın yolunu tutmuştun…

Yola çıkmak kolay değil. Terk etmeyi, vazgeçmeyi, reddetmeyi, kısacası düzen ile bütün bağları koparmayı gerektirir. Bunu başaramayan o yola çıkamaz; çıksa bile tökezler, duraksar. Kopuş, davayla bütünleşmektir. Özgürlüktür aslında, çünkü düzenin sunduğu fırsatların kölesi durumuna düşmenin reddidir. Yani demem o ki; sen, en zorunu başarmıştın. Che’nin çağrısına uydun:

“Gidelim dostum

Öcünü almak için haksızlıkların

Asi yıldızlar parlasın alınlarımızda

Yenemezsek ölürüz

Ne çıkar”

Serin bir pazar akşamüstüydü, havalandırma kapısı açıktı. Haber vakti hiç değişmedi, yine o saatte dinliyoruz. Kulaklarımız radyoda, bir yandan da voltamızı atıyorduk. Volta demişken, anımsadın mı? Voltayı hep kısa atardın diye sana takılırdım. “Senin eritecek yağların var” derdin bana, gülüşürdük. Görenler söyledi, hala çok zayıfmışsın son zamanlarda. Radyomuz hiç iyi çekmiyor, hışırtıdan anlayamadık geçen haberi, deyim yerindeyse içimize bir kurt düştü. Yoldaşlar, emin olmamakla birlikte Serdar diye anladılar verilen ismi. Benim aklıma ve yüreğime ise sen düştün. Ölümü sana yakıştırdığımdan ötürü değil, bende bıraktığın izlenimin tezahürü olsa gerek. En önde koşacağını ta o günlerde ışık saçan gözlerinden okumuştum. Diğer günün sabahı netleşti haber, o sendin. Döndüğünü böylece öğrendim.

Gazetelerde fotoğrafın çıkıyor son günlerde. Gözlerine dalıyorum. Hayata senin gözlerinle bakılmalı! Dudaklarım hüzünlü notalar mırıldanıyor ve ben, onlarla beraber uçuşuyorum gelişigüzel, savruluyorum. Bütün şiirler seni anlatıyor, hepsi senin için yazılmış sanki. Sana gelmek istiyorum: “Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur.”

Hapishanede tanıştık seninle. Zindanda nakış nakış işledik yarenliği, yoldaşlığı.  Kendimi öyle şanslı hissediyorum ki, bir bilsen…

İlk gününde, hücrede sana yaptığımız oyun geldi aklıma. Hinliğimiz üzerimizdeydi. Gece geç saatlere kadar süren sıcak sohbetten sonra uyku basmıştı üçümüzü. Masadan kalkmadan, “F tiplerinde geceleri nöbet tutuluyor” dedik sana. Hiç tereddüt etmeden; “Bu gece ben tek başıma tutarım” demiştin. Zerre kadar kuşku yoktu gözlerinde. Aksine, tutsaklığın birinci gününde verilen ilk görevin heyecanı vardı. Bunu anladığımız için fazla uzatmadık, kıyamadık sana. Durumu açıkladığımızda en çok sen gülmüştün. Tabi fırsatı kaçırmadık, herkese anlattık alt katta nöbet tuttuğunu. 1 No’lu F Tipi’nde yoldaşlar tarafından çıkarılan karikatür dergisine konu olmaktan kurtulamamıştın.

Hemen uyum sağladın hapishane hayatına. Rahattın; kafanda hiçbir soru işareti yoktu, mücadelede tutsak düşmek doğaldı. Dışarıda pratikçiydin, dolayısıyla fazla vaktin yoktu kendini teorik alanda yetiştirmeye. Gerçi, eleştirilerin de vardı dışarıya dönük, çaba sarf edilmemesinde ve yönlendirilmemenden dolayı rahatsızdın. Bir program hazırlayıp hemen başladık eğitim çalışmalarına. Konu ve alanlar çoktu, çeşitliydi. Öğrenmeye meraklıydın. Gerçeği söylemek gerekirse, çabuk sıkılan yoldaşlarla da karşılaşmıştık. Belliydi, sen düşlerinin peşinden gitmeye hazırlanıyordun, sınırlarını zorlayıp alabileceğini alman lazımdı. Kendini geliştirmen, eksiklerini gidermen, devrime faydalı olmakla doğru orantılıydı. Kolektif öne çıkıyordu sende. Salt kendine öğrenenlere, teoriyi pratikle kaynaştırmayanlara, yani çok bilen ama hiçbir iş yapmayanlara nasıl da öfke duyuyordun. Konu bunlar olunca, çubuğun ucunu pratiğe doğru büküyordun. Haklıydın. Son zamanlarda devrimci lafazanlık revaçtaydı.

Sevgili yoldaşım, tutsaklığın uzun sürmedi. Sorsalar bana, neydi yoldaşın en belirgin özellikleri diye, emekçi yaşam tarzı, mütevazılığı ve olgunluğu derdim. Proleter kimliğinden ve yoksulluğundan besleniyordu bu özelliklerin. Yoksul bir işçi ailenin çocuğuydun, Muş’tan neden göç ettiğinizi anlatmıştın. Konfeksiyon atölyelerinde ağır koşullarda çalışmakla geçen çocukluğunu düşündükçe, kendi çocukluğum geliyor aklıma. Can sıkıcı!.. Kıyaslamalar faydalıdır, kişinin silkelenmesinde etkili olur. Sana baktığımda, devrimciler olarak, emekçi yaşam tarzına yabancılaştığımızı görüyorum. Bir devrimcinin, halkın yoksul kesiminden insanlardan daha iyi koşullarda yaşaması bir çelişki değil midir? Devrimin ve kolektifin ihtiyaçları ortadayken, konformizmi sağlayan koşulların maddi ve ideolojik kaynağının sorgulanması gerekmiyor mu gibi sorular kurcalıyor kafamı…

Senin de tanıdığın bir yoldaş anlattı; çok genç yaşta evlenen ve bir çocuğu olan kardeşini askerliğe çağırmaları üzerine onunla bir anlaşma yapmışsın. O askerden dönene kadar devrimci faaliyetlerinin yanı sıra aileye de sen bakacaktın. Kardeşin döndükten sonra devrimci hülyalarının yolculuğuna çıkacaktın. Anlaşmaya uydun…

Eylüldeyiz. “Eylülde aşk, eylülde acı, eylülde yalnızlık zordur” demiş yazar. Eylülde yüreğim sonbahar. İçimde sararıp dökülen yapraklar, çağlayan gözyaşlarımın çığlığı. Kalbimde yükselen bir havar, bağırsam zindan duvarları yıkılır. Eylülde sen gittin, yaşamak bize düştü. Eylülde yaşamak zor! Bilmem belki de kıskanıyorum senin gerinde kaldım, tarihi sen yazdın diye.

“Ne çıkarabilir yüreğimden/Şarkılarla/Hüznü?/Ne temizleyebilir yüreğimi/ Hüzünlü şarkılardan başka?/Ne çıkarabilir yüreğimden / Hüznü/ ve şarkıları?” hiçbir şey! Razıyım bu hüzne, o da olmasa unutabilirim seni. Hani bir şair diyor ya, “dost vurulunca değil/’unutulunca’/ ve biz sevdiklerimizi kır çiçeği gibi/avucumuzda değil/ kurşun yarası gibi/ yüreğimizde taşırız…” İlk kurşun yarasını küçükken, şimdi yanına gittiğin Erdoğan Tatar yoldaş bizi bırakıp gittiğinde almıştım, ikinci büyük yarayı seninle aldım.

Sana yazabilmek için Kutsiye yoldaşı okudum son günlerde. O yazmış, eski tüfeklerden biri; “Gidenin bir resmi kalır, asarlar duvara. Yavaş yavaş unutulur duvarda.” Önce kızdım, sonra haksız da sayılmaz dedim kendi kendime. Güneşe uğurladıklarımızı, tutsaklarımızı, onların ailelerini ne kadar hatırlıyoruz…

Karanlık çökmüş hapishaneye, sessizliği dinliyorum. Gözlerim bir Yunan Partizan türküsünün başlangıcına takılmış: “Yoldaşlar beni sorarlarsa sana/bir kurşunun beni durdurduğunu söyleme onlara…” Kalbine isabet eden o hain kurşunu düşünüyorum. Durdurdu mu seni sahiden? Asla! Kalbin yine çarpıyor, hem de daha güçlü. Kasırga gibi esiyorsun. Yaşam belirtisi veren herkes, her şey silkelendi. Ben’i yerine biz’i, halk sevgisini, düzenden kopuşu, ‘71 devrimciliğinde ısrarı, yani feda ruhunu, emekçi yaşam tarzını, Che gibi savaş cephesine koşmayı senden öğreniyoruz yeniden. Hiç kimse kendini sorgulamaktan kaçamıyor. Önünde ve yanında yürüyenlere selam olsun, gerinde kalanlar içinse şimdi sen olma zamanı.

Her şehadet önemlidir ve değerlidir; fakat bazıları vardır ki tarihseldir. Seninle, Anadolu ve Mezopotamya’ya enternasyonalist dayanışmanın abidesi dikildi. Egemenlere ve zalimlere karşı halkların birlikte mücadelesi sende ete, kemiğe büründü. Sen, katliamlara uğrayan  Rojava halkının trajedisi karşısında körlüğü gideren meşale oldun. Güzergahımızsın sen bizim.

Rojava’da bulunmanın senin için bir özelliği daha vardı. Doğduğun yere, Varto’ya Kürtçe neden  Gımgım dendiğini senden öğrenmiştim. Bir yanardağ varmış ve eski zamanlarda sık sık patlarmış, çıkardığı sesler nedeniyle Gımgım demişler oraya. Ateşin ve güneşin çocuğuydun sen, gittiğin topraklar dört parçaya bölünmüş yurdunun en ufak, en narin parçasıydı. Rojhilat’ıydı anayurdunun. Onu savunuyordun sömürgecilere ve çetelere karşı.

Dönüşün hiç kolay olmadı. Her durakta analar ağıtlarla, zılgıtlarla bağrına bastı seni. Her karış toprak memleketindi. Ama başladığın yere döndün sen. Gazi Mahallesi evladını bekliyordu çünkü. Barikatlarıyla tutuşmaya hazır sokaklar, ağaçlar, kuşlar, halkımız geçişini seyretti.

Sen geçerken baban, Niyazi Amca’mız fotoğrafını hiç düşürmedi elinden. Haykırdı, “Serkan sadece benim şehidim değil, bütün halkların şehidi” diye. Nasıl da gurur duyuyordu seninle! Sana söylemezdik o zaman; baban, hapishanede seni her ziyaretten sonra ağlardı. Tutsaklık hayatımda hiçbir baba etkilemedi beni Niyazi Amca’mız/Baba’mız kadar. Gözlerinde, saçlarının akında, yüzündeki kırışıklıklarda, nasırlı ellerinde saklı olan yoksulluktan saf bir sevgi ve iyilik fışkırıyordu. Seneca, “Aza sahip olan değil, çok isteyen fakirdir” derken ne kadar da haklıydı.

Biz de oradaydık sen geçerken. Hüzün, gurur ve öfke bir aradaydı. Başlar dik, yumruklar sıkılı, gözler gökyüzüne kilitlenmiş seni izliyorduk. Sonra yüksek bir ses dedi ki; “Buralardan biri daha geçti/ Belli ki savaşçıydı/ Sırtında çantası omuzunda tüfeği/…/ Dedi ki güneşte gerçeği sağmaya gittik kuşlar/ Ben burada onları bekliyorum/ İçimde yangın gibi bir sevinç/ İçimde denizler kadar özlem/ Buralardan bir savaşçı geçti/ Selamlar söyledi bana giderken.”

Sana elveda demeyeceğim. Bana bıraktığın saatin kolumda, vakit hep seni gösteriyor. Görüşmek üzere. Mustafa Özenç’in ölmeden önce yazdığı şiiri hatırlıyorsun değil mi? Mutlaka görüşeceğiz! O büyük gün geldiğinde sen aramıza katılacaksın ya da biz geleceğiz, sen ve diğer yıldızlarla güneşin etrafında halaya duracağız. Şimdilik hoşça kal. O kocaman yüreğinden öpüyorum sonsuz bir özlemle.

* Erdener Demirel, Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde Serkan Tosun’un hücre arkadaşıydı. Cezaevi yönetimi, Serkan’la ilgili yazılan bütün yazılara el koyuyor. Mektup, Demirel’in açtığı itiraz dilekçesi sonrasında elimize ulaştı.

** Atılım Gazetesi’nin 4 Ekim 2013 tarihli 85. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 7 Ekim 2013, Pazartesi 13:01
Kategoriler: Sizlerden