Kendi kaderimizi kendimiz çizeceğiz

Kendi kaderimizi kendimiz çizeceğiz

YOLDAŞ AYDIN

Kavranamayacak düzeyde hızlı akan hayat ve hayatın içinde var olabilme ya da daha doğru bir ifadeyle var olamama… Hayata ve kendine değer katma isteği, kendini değerli hissetme, kendine anlam yükleme çabası… Bunun yanında kendini; kimliğini ve cinsiyetini tanıyamama, anlayamama sorunları…

Hayatımıza giren konular ve sorular çok çeşitli fakat aynı zamanda çok benzer: Bizi bilinmez bir sona götürecek gök taşları… Kıyamet alametleri… Uzaylı istilaları… Korku filmleri; hayatımızın bir döneminde bizi etkileyen… Savaş, kıtlık, aile, susuzluk, bunların yanında teknolojik gelişmeler, evren, evrim, din, karadelikler, kuantum…

Her gün yeni bir şey yapma isteği ama hiçbir şey yapamama durumu… Yani, tam bir belirsizlik hali…

Temelde bu belirsizliğin yarattığı genel bir kayıtsızlık hali… ”Bu dünyanın gamını ben mi yükleneceğim? Ben nasıl yükleneyim?” psikolojisi…

Haliyle; tam bir güvensizlik hali… Günümüz gençliğini tarifleyecek en genel tanım bu olur herhalde.

İdeolojisizler kuşağı yaratmak istediler. İdeolojisiz gençler olsun istediler. Ne demek istediler? Kimse hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmasın istediler. İnsanların yaşamları, fikirleriyle bütünlük sergilemesin dediler. Bir düzeyde de başardılar.

Güvensiz gençler birkaç dönemdir odalarına çekilmeyi seçti. Kendilerine sunulan tüm sahteliklerin de yönlendirmesiyle bir hayat kurdu kendilerine. Kocaman bir hayal dünyasıydı bu; genellikle pokemondan, Harry Potter’dan ve bilgisayar oyunlarından oluşan. Dün, bu gençliğe apolitik deniliyordu.

Oysa; gençliğin içinde yaşadığı sanal dünya, sistemin en genel eleştirisiydi. Nasıl ki: 1850’li yılların Rusya’sında Oblamov hiçbir şey yapmayarak o günün sistemini bilinçsizce eleştirdiyse; bugünün ”apolitik” gençleri de bilinçsizce de olsa sistemi eleştirdiler.

İşte bu belirsizlik ve güvensizlik ortamı, koynunda kocaman bir huzursuzluk ve öfke besledi. Sonuç olarak gençlik sokaklara çıktı. Kendisinde hissetmediği, ona dayatılmış her şeyi sokaklarda kustu.

Uzun süren eylemlilik süreci gençliği yaşanılan şeyi anlamaya ve yaptığı eylemi anlamlandırmaya itti. Gözlerini açan gençliğin gözlerini açmasıyla kafasının allak bullak olması da bir oldu.

Bir yanda ABD, İsrail ve AB, diğer yanda son dönemde dilimize dolanan Şangay Beşlisi. Ve bunların dünyanın sömürülmesi uğruna yürüttükleri amansız iç mücadele… Makro düzeydeki hegemonya mücadelesi içerisinde Ortadoğu’nun tuttuğu yer… Ortadoğu ve Kürdistan’ın sömürülmesi üzerinde emperyalist devletlerin rolleri… Bölge ülkeleri arasındaki güç ve hegomanya ilişkileri (İsrail, Türkiye, İran, Suriye, Mısır vs.)… Bunların içinde bir de Hizbullah, El Kaide menşeli örgütler… Şimdi gerçek anlamda bölgesel bir nitelik kazanan, diğerleriyle karşılaştırılınca güçsüz olan fakat geliştiğini söyleyebileceğimiz PKK hareketi ve Rojava devrimi… Gezi Parkı eylemlerine neden sınırlı katıldığı… PKK’nin ve Rojava’daki devrimin ne kadar güvenilir olup/olmadığı… Ve Türkiye’de ayaklanmaya rağmen, bu bölgesel güç ilişkileriyle kıyaslanamayacak düzeyde zayıf olan devrimci hareket…

Bunun yanında yeni yeni sorgulamaya başladığımız ekonomik ilişkiler… Örneğin; sermayenin ulusal ve uluslararası düzeydeki durumu ve nasıl gelişeceği… Spekülatif sermaye… Sermaye gruplarının iç çekişmeleri ve bunun politikaya yansıması… Mesela, Türkiye’de ”faiz lobisi”…

Son olarak, beklenmedik düzeyde patlak veren hareketin, gençliğe beklenmedik düzeyde sorumluluklar yüklemesi…

Dün, Türkiye gençliğinin geneli iyi yürekli ve genç yaşta kendilerini halkına feda eden devrimci önderlere saygı duyardı. Anlatıldıkları kadar bilinir; anlatıldıkları kadar hayatlara girerdi devrimciler. Uzaktaydılar onlar, tüm yaşadıklarıyla, yaptıklarıyla uzakta… Sanki bugün hiç yaşamıyorlardı. ”O iyi insanlar/o güzel atlara binip gittiler…” mısraları anlattı yıllarca bilinçlerdekini.

Bugün ise; Ethem’in, Ali İsmail’in, tam bitti derken Ahmet’in ve Hasan Ferit’in bakışları hissediliyor. Herhangi bir eylemde yanındaki kişinin ölebileceği akla geliyor. Yaklaşık 20 gün süren eylemsellik gençlikte böylesine muazzam bir basınç yarattı. Öyle bir basınç ki; ne yapacağını şaşırtıyor bazen insana; bazen ise çaresiz hissettiriyor.

Elbette tüm bu karmaşaya bir köşe yazısıyla çözüm bulacak değiliz. Fakat şunları biliyoruz: Hareket, gençliği hangi düzeyde olursa olsun özne olmaya zorluyor. Gençlik ise henüz ayaklanmayla bugün nasıl bir ilişki kuracağını kestiremedi. Politik gençlik örgütlerinin de durumu bir kaç öncü çıkışa rağmen bunun daha ötesi değil. Hatta belli yönleriyle gençliğin daha gerisinde. Gençlik hareketi açısından yoğun ama sancılı günlerden geçiyoruz.

İşte tarihin önümüze koyduğu devrimci görev tam da burada başlıyor. Ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı tam olarak kestiremiyoruz. Fakat, bir şey yapmak isteyen yüz binlerce genciz… Kesinlikle bir şey yapacağız… Öyle bir şey ki; içimize işleyen, bizi yoran, tüketen tüm bu kiri-pası söküp atacak. Kendi önümüzü açacak, yolumuzu bulacağız. Yani artık biraz da yaratıcılık ve örgütçülük meselesi. Bu sancı bir doğum sancısıdır. Her gün biraz daha doğuyor, biraz daha oluyoruz. Her yeni doğum ki; bizleri özgürlüğe bir adım daha yaklaştıracak.

 

* Atılım Gazetesi’nin 1 Kasım 2013 tarihli, 88. sayısında yayımlanmıştır.

 

SERBEST KÜRSÜ/YOLDAŞ AYDIN

Kendi kaderimizi kendimiz çizeceğiz

Kavranamayacak düzeyde hızlı akan hayat ve hayatın içinde var olabilme ya da daha doğru bir ifadeyle var olamama… Hayata ve kendine değer katma isteği, kendini değerli hissetme, kendine anlam yükleme çabası… Bunun yanında kendini; kimliğini ve cinsiyetini tanıyamama, anlayamama sorunları…

Hayatımıza giren konular ve sorular çok çeşitli fakat aynı zamanda çok benzer: Bizi bilinmez bir sona götürecek gök taşları… Kıyamet alametleri… Uzaylı istilaları… Korku filmleri; hayatımızın bir döneminde bizi etkileyen… Savaş, kıtlık, aile, susuzluk, bunların yanında teknolojik gelişmeler, evren, evrim, din, karadelikler, kuantum…

Her gün yeni bir şey yapma isteği ama hiçbir şey yapamama durumu… Yani, tam bir belirsizlik hali…

Temelde bu belirsizliğin yarattığı genel bir kayıtsızlık hali… ”Bu dünyanın gamını ben mi yükleneceğim? Ben nasıl yükleneyim?” psikolojisi…

Haliyle; tam bir güvensizlik hali… Günümüz gençliğini tarifleyecek en genel tanım bu olur herhalde.

İdeolojisizler kuşağı yaratmak istediler. İdeolojisiz gençler olsun istediler. Ne demek istediler? Kimse hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmasın istediler. İnsanların yaşamları, fikirleriyle bütünlük sergilemesin dediler. Bir düzeyde de başardılar.

Güvensiz gençler birkaç dönemdir odalarına çekilmeyi seçti. Kendilerine sunulan tüm sahteliklerin de yönlendirmesiyle bir hayat kurdu kendilerine. Kocaman bir hayal dünyasıydı bu; genellikle pokemondan, Harry Potter’dan ve bilgisayar oyunlarından oluşan. Dün, bu gençliğe apolitik deniliyordu.

Oysa; gençliğin içinde yaşadığı sanal dünya, sistemin en genel eleştirisiydi. Nasıl ki: 1850’li yılların Rusya’sında Oblamov hiçbir şey yapmayarak o günün sistemini bilinçsizce eleştirdiyse; bugünün ”apolitik” gençleri de bilinçsizce de olsa sistemi eleştirdiler.

İşte bu belirsizlik ve güvensizlik ortamı, koynunda kocaman bir huzursuzluk ve öfke besledi. Sonuç olarak gençlik sokaklara çıktı. Kendisinde hissetmediği, ona dayatılmış her şeyi sokaklarda kustu.

Uzun süren eylemlilik süreci gençliği yaşanılan şeyi anlamaya ve yaptığı eylemi anlamlandırmaya itti. Gözlerini açan gençliğin gözlerini açmasıyla kafasının allak bullak olması da bir oldu.

Bir yanda ABD, İsrail ve AB, diğer yanda son dönemde dilimize dolanan Şangay Beşlisi. Ve bunların dünyanın sömürülmesi uğruna yürüttükleri amansız iç mücadele… Makro düzeydeki hegemonya mücadelesi içerisinde Ortadoğu’nun tuttuğu yer… Ortadoğu ve Kürdistan’ın sömürülmesi üzerinde emperyalist devletlerin rolleri… Bölge ülkeleri arasındaki güç ve hegomanya ilişkileri (İsrail, Türkiye, İran, Suriye, Mısır vs.)… Bunların içinde bir de Hizbullah, El Kaide menşeli örgütler… Şimdi gerçek anlamda bölgesel bir nitelik kazanan, diğerleriyle karşılaştırılınca güçsüz olan fakat geliştiğini söyleyebileceğimiz PKK hareketi ve Rojava devrimi… Gezi Parkı eylemlerine neden sınırlı katıldığı… PKK’nin ve Rojava’daki devrimin ne kadar güvenilir olup/olmadığı… Ve Türkiye’de ayaklanmaya rağmen, bu bölgesel güç ilişkileriyle kıyaslanamayacak düzeyde zayıf olan devrimci hareket…

Bunun yanında yeni yeni sorgulamaya başladığımız ekonomik ilişkiler… Örneğin; sermayenin ulusal ve uluslararası düzeydeki durumu ve nasıl gelişeceği… Spekülatif sermaye… Sermaye gruplarının iç çekişmeleri ve bunun politikaya yansıması… Mesela, Türkiye’de ”faiz lobisi”…

Son olarak, beklenmedik düzeyde patlak veren hareketin, gençliğe beklenmedik düzeyde sorumluluklar yüklemesi…

Dün, Türkiye gençliğinin geneli iyi yürekli ve genç yaşta kendilerini halkına feda eden devrimci önderlere saygı duyardı. Anlatıldıkları kadar bilinir; anlatıldıkları kadar hayatlara girerdi devrimciler. Uzaktaydılar onlar, tüm yaşadıklarıyla, yaptıklarıyla uzakta… Sanki bugün hiç yaşamıyorlardı. ”O iyi insanlar/o güzel atlara binip gittiler…” mısraları anlattı yıllarca bilinçlerdekini.

Bugün ise; Ethem’in, Ali İsmail’in, tam bitti derken Ahmet’in ve Hasan Ferit’in bakışları hissediliyor. Herhangi bir eylemde yanındaki kişinin ölebileceği akla geliyor. Yaklaşık 20 gün süren eylemsellik gençlikte böylesine muazzam bir basınç yarattı. Öyle bir basınç ki; ne yapacağını şaşırtıyor bazen insana; bazen ise çaresiz hissettiriyor.

Elbette tüm bu karmaşaya bir köşe yazısıyla çözüm bulacak değiliz. Fakat şunları biliyoruz: Hareket, gençliği hangi düzeyde olursa olsun özne olmaya zorluyor. Gençlik ise henüz ayaklanmayla bugün nasıl bir ilişki kuracağını kestiremedi. Politik gençlik örgütlerinin de durumu bir kaç öncü çıkışa rağmen bunun daha ötesi değil. Hatta belli yönleriyle gençliğin daha gerisinde. Gençlik hareketi açısından yoğun ama sancılı günlerden geçiyoruz.

İşte tarihin önümüze koyduğu devrimci görev tam da burada başlıyor. Ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı tam olarak kestiremiyoruz. Fakat, bir şey yapmak isteyen yüz binlerce genciz… Kesinlikle bir şey yapacağız… Öyle bir şey ki; içimize işleyen, bizi yoran, tüketen tüm bu kiri-pası söküp atacak. Kendi önümüzü açacak, yolumuzu bulacağız. Yani artık biraz da yaratıcılık ve örgütçülük meselesi. Bu sancı bir doğum sancısıdır. Her gün biraz daha doğuyor, biraz daha oluyoruz. Her yeni doğum ki; bizleri özgürlüğe bir adım daha yaklaştıracak.

* Atılım Gazetesi’nin 1 Kasım 2013 tarihli, 88. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 1 Kasım 2013, Cuma 14:46
Kategoriler: Gençlik, Haberler, Makaleler, Rota