Postal sesleri ve gençlik mücadelesinin yönü…

Postal sesleri ve gençlik mücadelesinin yönü…

MEHMET ALİ GENÇ

Gezi Direnişi’yle genelde gençliğin, özelde ise üniversite ve liseli gençliğin, gelişen toplumsal muhalefetin en aktif ve militan, sokak çatışmalarında en önde olan, enerjisi ve dinamikliğiyle kitleyi sarsan bir yerde durduğu birçok kere yazıldı/çizildi. Bu tablo karşısında, AKP’nin 12 Eylül dönemini aratmayacak bir azimle üniversiteleri “potansiyel suçlu” yetiştiren, “anarşi yuvası” bir yer olarak değerlendirmesi ve 12 Eylül faşist darbesinin mimarı Evren’in, daha sonrasında ise Özal’ın mirasyedisi rolüne soyunması boşa değil. Ee, en iyi tarih bilici halkımız, boşa “Boynuz kulağı geçer” dememiş.

6 Kasım 1980’de postal sesleriyle gelen YÖK, bugünün iktidarının amaçlarına da hizmet edebilecek bir formattaydı. Üniversitelerin, sermaye sınıfına peşkeş çekilmesinin maddi zeminini hazırlayan ‘Bologna’ da bunu gösteriyor zaten. Bu fırsatla YÖK’te yapılan yeni değişikliklerle üniversitelere, öz yönetim mekanizması/gücü olan öğrencilerin iradeleri saf dışı bırakılacak şekilde, katil polisin yerleştirilmesi denemeleri, siyasi iktidarın çabalarını gözler önüne seren nitelikte. 6 Kasım’ın karanlığı üniversitelerde alternatif kolektif yaşam alanları kurulmasıyla (yemekhanelerde ya da kütüphanelerde, koridorlarda, bahçelerde kurulan üniversite komünleri gibi pratiklerle somutlaştırabiliriz) birlikte aydınlatılabilir.

Eylül ve Ekim aylarında, Gezi’nin etkisini ODTÜ gibi kimi merkezi üniversitelerde gördük. Bu özgürleştirici etki kendi özünü, adım attığımız her yerde korumakta ve harekete geçirecek dili/politikayı potansiyel devrimci güç olarak beklemekte. Bu güce dokunduktan sonra AKP’nin neyle karşı karşıya olduğunu söylemek bize kalıyor: Onca gaz bombası altında duvarlara “Alex gitti sen mi gitmeyeceksin Tayyip?” yazacak kadar zaman bulabilen bir gençlikle… Yani, “Ne postal sesleri altında inleyeceğiz ne padişah bozuntusunun fermanını dinleyeceğiz” kıvamında/renginde bir genç isyan artık her yerden filiz verebilir.

Dün “yoz ve yabancı, kimliksiz ve kişiliksiz, iradesiz ve örgütlenmez” mantığıyla yaklaşılan gençlik, bugün sistemin duvarlarını yıkarak tarihsel bir deneyim sundu bizlere. “Peki, devrimci-sosyalist öğrenciler olarak bizler bu deneyimin neresinde duruyoruz/duracağız?” sorusunun cevabını da bulmaya yönelmemiz, bünyesinde bir sıçrayışa yol açacak nitelikler taşımaktadır. Kuşkusuz politik olarak en ileri noktasında duruyoruz, fakat pratiğin kurgulanması, teorinin daha da somut bir şekilde ete kemiğe büründürülmesi noktasında irademiz dışın da gelişse belli sıkıntılarımızın doğduğu gerçekliğinden kaçamıyoruz. Nitekim kaçmaya da niyetimiz yok, asıl niyetimiz ‘çözeceğiz!’ mantalitesinin kurulması. Keza, kitle çalışmaları ve kitleselleşebilme sorunları, bir çırpıda sonuç alınacak, bir çalışma sonrasında çözülecek sorunlar olmadığı gibi, istenilen bir başarı da ancak gençlik yığınlarını kazanmanın ve örgütlemenin yöntem ve araçlarını iyi belirlemekten ve pratiğe uygulamaktan geçtiği gerçekliğini gözden kaçırmamalıyız.

Kendi potansiyelimizi dikkate alarak iki kişi de kalsak, güçlerimizi gelişmenin olduğu/olacağı çalışma alanlarında yoğunlaştırmalıyız. Kuşkusuz direnişin ardından her yer (bir kafe, türkü evi, sokak köşeleri, kampüsler, sınıflar, vs.) örgütlenme alanı olarak kullanılabilir, örgütçünün uğrak mekanları arasına girebilir. Fakat buralara dokunmadan evvel, gençliğin birikerek çoğaldığı pilot bölge, lise ya da üniversitelerin belirlenmesi, dağınık ve hatta sığ yürüyen çalışmaların önünde bir kilometre taşı olabilir. Aynı zamanda pilot alanları belirlerken oluşturduğumuz ya da belirlediğimiz politik hat ve pratik faaliyet içerisinde, “teori kitleleri kucakladığı zaman geçerlilik kazanır” Marksist saptamasını unutmamamız büyük önem taşımakta ve bu saptama tayin edici yönü belirlemede de aynı geçerliliğe sahip olmalıdır. Elbette ki kitleleri örgütlemek, örgütçü açısından akla karanın seçildiği bir süreç olacak. Elbette ki zafere ulaşan yolu ilmik ilmik dokumak, zafere dokunmak zor ve sancısını inceden ince duyduğumuz bir şey olacak, ama bilincimiz diri ve net olduktan sonra zafer erişilmez değildir asla!

“Yok bundan böyle ter yarası/zincir tutsaklığı ve sabır/Kırbaç yalvartması sessizliğin/Can pazarı ve kahır yok!/Her şey yaşanan şu gün gibi gerçek…” diyor Adnan Yücel. Öyleyse; hem tarihsel gerçekliğimizden hem de bugün önümüzde duran somut gerçekliğimizden yola çıkarak, isyancı genç kitlelere dokunmak ve dinamiti ateşlemek için sıvayalım kollarımızı…

* Atılım Gazetesi’nin 8 Kasım 2013 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 8 Kasım 2013, Cuma 15:04
Kategoriler: Gençlik, Haberler, Politika