Savaş!

Savaş!

GONCAGÜL TELEK

Bir gece ansızın çalan bir telefon ve karşımda ağlayan, yardım isteyen bir kadın arkadaş. Neden mi ağlıyor, yeni doğum yapmış ve loğusa bunalımı dediğimiz durumun içinde. “Ne olur bir an önce gel, çok yalnızım, ihtiyacım var” diyor. Dediği yalnızlık, etrafında hiç kimsenin olmayışıyla ilgili değil, fakat onu anlayacak, ruhuna dokunacak birilerini arıyor. Aslında yanında aynı evi ve yatağı paylaşan bir “adam” var. Aklıma hemen “Doğum yapan kadın bunalıma girdi ve intihar etti”, “Yeni doğum yaşan kadın çocuğunu öldürdü” benzeri haberler geliyor.

Bugünlerde ise aklıma Zafer Diper’in tiyatroya uyarladığı gerçek bir olay geliyor. Oyunun adı Yargı. Hitler faşizmi tutsak ettiği beş Sovyet askerini bir kuyuya koyuyor. Sovyet askerleri hayatta kalmak ve yaşananları geleceğe aktarmak için bir karar alıyorlar. Sırayla bir kişiyi öldürüp yiyecekler. Sovyetler yetişirse kurtulanlar faşizmin halka yaptıklarını aktaracak. Neticede dediklerini yapıyorlar ve bir kişi kurtulabiliyor. O da tüm yaşananları mahkemede anlatıyor ve sonra akıl sağlığını yitiriyor. Sonra da hayatını kaybediyor. İşte, Diper, tam burada seyircilere dönüp, “Siz verin buradaki hükmü” diyor.

Onların o kuyuda ölüme mahkum edilmeleri kadar gerçek bir sonuç var ortada. İnsan vicdanı ve aklı birlikte çalışmadığında kararlar çok farklı olacaktır. Bana bu oyunu hatırlatan, günlerce televizyonda teşhir edilen “cani kadın iki aylık çocuğunu açlığa mahkum etti ve öldürdü” haberi. Üstelik kadın öğretmenmiş, tatile gitmiş bir de, giyim-kuşamından dolayı okulundaki veliler şikayet dilekçesi vermişlermiş.

Tüm bunlar olup biterken ben de kendimi ve yanımdaki kadınları, Diper’in oyununu izleyen seyirciler gibi hissettim. Kadın tutuklandı ama asıl yargıyı biz verdik. Her haberin ardından yargımızı kuvvetlendirdik. Yorumları sıraladık. Kimi kadınların itirazına rağmen, idam ettik aslında. Onun içine konulduğu çukuru gözardı etik. İki aylık savunmasız bebeğe taktık kafamızı. Evlilik dışı bir çocuk, aile-çevre baskısı, kürtaj yasağı, loğusalık sendromu, “ayıp” tüm bu faşizm aygıtları bir anda unutuldu.

İtirazlarını yükselten ve “durumu anlayın, en azından anlamaya çabalayın” diyenlerden biri televizyonda, “Ben de benzer duygular yaşadım ve hem kendime hem de çocuğuma zarar vermek istedim” diyordu. Bir daha düşünüyorum, evet biz bunu biliyorduk. Bir daha kürtaj yasağı “ayıp”, çevre vb. aklımıza geliyor. Ama artık kadını ipten alsak da sakat kalan ruhu onarılır mı bilemiyorum. Onun yalnızlığına değecek kişi olamıyoruz. Üstelik yaşadıklarına sebep olan bir erkek var ama adı bile geçmiyor. Belki o da bizim gibi yargıçlık bile yapıyor. Kadın örgütleri peki… Onlardan da bir ses duyulmadı. İtirazları kısık olduğundan mı yoksa… Artık bir önemi yok demiyorum. Çünkü sırasını bekleyen başka “idamlık” kadınlar var.

* Atılım Gazetesi’nin 15 Kasım 2013 tarihli 90. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Kasım 2013, Cuma 17:55
Kategoriler: Haberler, Kadın, Sizlerden