Yaşayamamak ve ölememek

Yaşayamamak ve ölememek

EMRE GENÇ

AKP, hükümete geldiği dönemden itibaren cumhurbaşkanlığından yargıya, eğitim-öğretim kurumlarından ordu ve polise, medyadan istihbarata, geniş bir kontrol ve iktidar ağı kurdu. Ve elde ettiği bu güçle toplumu yeni düzenin ihtiyaçlarına göre dönüştürme hamlelerine girişti. Yerine göre kitle iletişim araçlarıyla, muazzam ölçülerde yaygınlaştırılan cemaat örgütlenmeleriyle, demagojik söylemlerle, halkın gözünü bağlamayı hedefleyen açılımlarla, hatta kimi zaman makarna ve kömürle halkı ikna etmeye çalıştı. Bunu başaramadığında ise açık ve pervasız bir şiddet uygulamaktan geri durmadı.

Gerek ikna, gerekse zor yoluyla olsun, genel olarak bir dizayn çabası söz konusu. İşte tam bu noktada “hayata müdahale” kavramı ve bu müdahaleye karşı duruş biçimleri halkın gündemine girdi. Bu nokta, iktidarın ve bütün olarak kapitalizmin çıkmazıdır aslında. Sistem her an her şeyi dönüştürmek, kullanılabilir hale getirmek, metalaştırmak, yani müdahale etmek zorunda. Bu onun için hayati. Ama gel gör ki hayata bu müdahale, hayat için mücadeleyi de koşulluyor. Gezi’de çok açık gördük bunu. Bir örnek olarak Haziran ayaklanması, dönüştürmeye çalışan erk’e karşı, müdahale edilen hayatların itirazının ve fiili meşru mücadelesinin bir bileşkesiydi. “Yaşam tarzıma karışamazsın” itirazı ayaklanmada önemli yer tutuyordu.

Peki neden ve neye itiraz ediyordu insanlar? Görünen o ki, genel olarak itirazımızın temelinde “yaşayamama” olgusu yatıyor. Bu olgu yaşamla bağlantılı olarak “ölememe” halini de içeriyor. Yaşamlarımız hep birilerinin cinayetine kurban gidiyor. Tersanelerde, madenlerde yaşanan işçi ölümlerini (iş cinayetlerini), 13 yaşında çalışma cenderesine atılan ve pres makinesinin arasında sıkışarak can veren Ahmet Yıldız’ı düşünün. “Töre”ye, “namus cinayetlerine” kurban giden kadınları, sokak ortasında işlenen ve devletin yargı erki tarafından aklanan kadın cinayetlerini, cezasız kalan tecavüzleri düşünün. Binlerce faili meçhulü düşünün. Oyun çağında kurşunlara, bombalara hedef olan çocukları; Ceylan Önkol’u, Uğur Kaymaz’ı, henüz öldürülmeye direnen Berkin’i düşünün. Roboski’de katır sırtında taşınan ölülerimizi düşünün. Ali İsmail’i, Ethem’i, Medeni’yi düşünün. Ve diğerlerini…

Çok açık ve acı bir gerçek var karşımızda; ölemiyoruz! Kapitalist sistemin ve onun sürdürücüsü iktidarın, oluşturulan akılsız aklın cinayetlerine kurban gidiyoruz; öldürülüyoruz!

Ve yaşayamıyoruz da! Saatlerce çalışıp alınteri döken işçiyiz örneğin; yaşayamıyoruz. Sinemaya, tiyatroya gidebilme, kitap okuyabilme, kendimizi geliştirme ve gerçekleştirme olanaklarına sahip değiliz. Temel ihtiyaçlarımızı bile güç bela karşılıyor milyonlarcamız. Karşılayamayanlarımız, borç ve çaresizlik girdabında boğuşanlarımız cabası. Cinsel yönelimimizi, dillerimizi, kültürlerimizi, inançlarımızı özgürce yaşayabilme olanaklarından mahrumuz. Tüm bunlar, yani kimliğimiz her an tehdit ve saldırı altında. Kendimiz olamıyoruz. “Her şey olabiliyoruz…” mesela Sırrı Süreyya’nın dediği gibi, ama “Kürt olamıyoruz.” Alevi olamıyoruz, kendi kendimizi tanımlayıp inancımızı “bildiğimiz gibi” yaşayamıyoruz. Yaşam alanlarımıza sahip çıkarsak Roman, “Bize soykırım yaptınız” dersek Ermeni olamıyoruz. Marksizmi hakkıyla savunursak, yeni bir dünya düşüyle yürüyüp örgütlenirsek sosyalist olamıyoruz. Hep öğretiyorlar bize, devletin “tanımlar” sözlüğünden tanımlanıyoruz ve elbette onun cümleleriyle. Sürekli kalıplar dayatılıyor, bunlara sığmamız, birilerinin isteğince şekillenmemiz isteniyor. Ağaç dikemiyoruz istediğimiz yere, ağaçların dibinde oturmak istiyoruz, “Fidanlara kıymayın efendiler” diyoruz, coplanıyoruz. İtiraz geliştirenler, öz kimliğini inatla ve inançla savunanlar “ahlak ve toplum dışı” ilan ediliyor “nazikçe.” Şimdi kızlı-erkekli aynı evde, bir odada kalmak, aynı masaya oturmak, şarkı söylemek vs. de “ayıp”lanıyor artık. Ayıbın da ötesinde, bir linç kültürü geliştiriliyor bu duruma karşı. Devlet hizmetkar rolünü (tabii ki sermayenin hizmetkarı) aşmış, halkın efendisi olmuş çoktan. İstisnasız herkes “sol kol öne, sağ kol yana” hizaya geçsin istiyorlar. Bu koşullarda, itirazsız bir köleliktir insandan beklenen.

Çok beklersiniz efendiler!

Siz “ahlak bekçiliği” yapıp, bunu yavaş yavaş inancını ve güvenini kaybettiğiniz muhafazakar insanları o ahlaksız faşist-kapitalist programınıza yeniden dahil etmenin aracı haline getirmeye uğraşadurun! Tam karşınızda halkların, ezilenlerin ve emekçi milyonların bilinçlerinde yeni bir dünyanın programı oluşuyor. Paylaşmaya, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyaya, “bizim olan hayatlara” olan inancı ve isteği gün geçtikçe artıyor insanlığın. Yine Sırrı Süreyya’nın dilinden, Öğrenci evlerinden önce, cezaevlerinde tecavüze uğrayan çocukların, 13 yaşında evlendirilen kızların, Van’da üşüyen ailelerin ve Uludere’de 14 yaşında ölen gençlerin sorumlusu devlet kontrol edilmeli…” diye sesleniyor size insanlık. Ya bu insani çığlığa bir cevap olursunuz ya da kadınlı-erkekli direnenlerin hedef tahtasına oturur, o çürümüş ahlakınız ve tüm erkinizle birlikte tarihin çöplüğüne gömülürsünüz.

Çünkü her zamankinden daha fazla ilgiliyiz artık hayatımızla. Kendimiz olmak istiyoruz, kendimiz için direniyoruz. Çünkü yaşamak istiyoruz artık ve ecelimizle ölebilmek!

Ve çünkü artık bize her müdahale bir isyan sebebi ve her ay Haziran!

* Atılım Gazetesi’nin 15 Kasım 2013 tarihli 90. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Kasım 2013, Cuma 17:26
Kategoriler: Haberler, Politika, Sizlerden