Hangi hedefe, kiminle, hangi yoldan-II

Hangi hedefe, kiminle, hangi yoldan-II

İdeolojik şoklar

İnsan ister istemez liberal sağın, sola özgü hangi politikaları hayata geçirdiğini merak ediyor. İşçi sınıfının yüzyıllık kazanımlarının “devlet reformu”, “kamu reformu” adıyla emekçilerin elinden çekip alınmasından mı söz ediyor, yoksa “çalışma hayatı reformu” adı altında özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma vb. dayatılmasını mı? Nedir bu liberal sağın hayata geçirdiği sol politikalar?

ARİF ÇELEBİ

20. yüzyılda yaşanan yenilgiye dair birçok tartışmanın yapılması doğal. Ne var ki, Marksizm ve sol adına yapılan bu tartışmaların büyük çoğunluğu ister devrimci cepheden isterse revizyonist-reformist bloktan gelsin, bilimsel gerçeklerden kopuk, tarihin materyalist yorumundan uzak. Devrimci cephe, kapitalizmde meydana gelen değişimleri ve yenilginin nedenlerini yeterince nesnel bir incelemeye tabi tutmuyor. Diğerleri ise fikirlerini haklı çıkarmak adına gerçekleri çarpıtıyor. Birikim çevresinden, Ufuk Uras ve 10 Aralık Hareketi’ne, oradan Barış ve Demokrasi Partisi’nin kimi çağrıcılarına kadar geniş bir yelpaze, bu ikinci eğilime giderek daha çok kan taşıyor.

Kapitalizmin devrimci dönüşümünün imkânsız olduğu fikrine baş koymuş bütün bu çevreler, proletarya diktatörlüklerinin yıkılışından bahsetmeye pek meraklıdırlar da, sermaye düzenini reformlarla dönüştürmeye çalışanların nasıl sermaye tarafından dönüştürüldüğünden hiç söz etmiyorlar. Sermaye egemenliği altında değişimciliğin gücüne inanmamızı istiyorlar. Üstelik bu öyle bir değişimciliktir ki, lafzi olarak bile, reformcu yoldan da olsa, sosyalizme ulaşmayı hedef olmaktan çıkarmıştır.

Birikim dergisinin Ocak 2010 sayısında Ahmet İnsel’in “Üç Tarihsel Şok ve Solun Geleceği” yazısı, bu tip eğilimlerin belli başlı ideolojik alt yapısını yansıtması bakımından dikkate alınmaya değer. Ahmet İnsel; SHP, Ufuk Uras çevresi, 10 Aralık Hareketi ile birlikte bir ‘Yeni Sol Parti’ çalışmasının da ideoloğu konumunda. Geçtiğimiz günlerde bu parti girişiminin panelinde “Sol, artık sınıf temelli söylemleri bırakmalı” diyerek ufak çaplı bir skandal etkisi yaratmıştı. Aşağıda ele alacağımız görüşler, bu söylemin temelini oluşturuyor.

BİRİNCİ ŞOK

A. İnsel, söz konusu yazısında solun yaşadığı “üç tarihsel şok”tan bahsediyor. Şoklardan birincisi “işçi”ye dairdir. A. İnsel’e göre,

“işçiler ve dar anlamda işçi sınıfı, geleceğin toplumunun tohumlarını içinde barındıran, umut dolu bir geleceğin kendine içkin olduğu kurtarıcı bir sınıf statüsünü yitirdi”.

Çünkü diyor, 19. yüzyıl sonundan 20. yy’ın ilk yarısına kadar kapitalizm ve burjuva toplumun değişiminin bir sonucu olarak işçi olmanın, kol emekçisi olmanın statüsü düştü. Ve bugün “kimsenin işçi olmayı idealize etmediği” ve başta işçiler olmak üzere kimsenin işçiye benzemek istemediği bir dünyaya girdik. Sol da bu işçi konumunun deklase (sınıf dışı-bn) oluşundan ister istemez etkilendi. Birinin, dünyanın bugünkü haline, işçiye dair bu satırları yazabilmesi için kendini bir manastıra kapatması gerekir.

20. yüzyılın ilk yarısı ile kıyaslandığında “işçi”ye dair önemli değişiklikler meydana geldiği doğrudur. O yıllarda dünyanın büyük bölümünde işçiler henüz çalışanların çoğunluğunu oluşturmuyordu. Bugün ise tam tersi. Keza o yıllarda, kafa ile kol emeği arasındaki eşitsizlik büyüktü, bugün aradaki fark giderek daha çok azalıyor. O dönem kapitalizmin üretici güçleri geliştirmeye devam etmesi nedeniyle bilimin üretime uygulanması yönünde keskin rekabet, eğitimli insana duyulan ihtiyacı artırıyordu. Bugün rekabet, daha üretken makineyi icat etmeye yönelmek yerine işçiyi daha çok makineyi kontrol etmeye zorlamak ya da düpedüz makineyi-robotu bir kenara atıp onun yaptığını işçiye yaptırmak eğilimine güç veriyor.

Başka değişimler de meydana geldi. O yıllarda ve neredeyse yüzyılın bütününde, bir dizi gelgiti bir kenara bırakırsak işçi sınıfının ücretleri, sosyal hakları ve yaşam düzeyi yükseliyor, sınıfın aristokrat tabakası genişliyor, hakeza daha iyi ve yüksek eğitim alma olanağı bulan işçi çocuklarının bir bölümü serbest meslek sahibi olma ve üst yönetici görevlere gelme imkânı yakalıyor ve böylece işçi sınıfı, orta sınıfı güçlendiren bir konum kazanıyordu. Bugün ise her şey tepetaklak olmuş durumda. En gelişkin kapitalist ülkelerde dahi, ücretlerdeki erime ve yaşam düzeyindeki düşme göz çıkarır boyutlarda. İşçi aristokrasisi, altındaki dayanaklar çekildikçe aşağılara yuvarlanıyor. Kafa emekçilerinin büyük çoğunluğu, eski parlak günlerinden çok uzaktalar… Bütün işçiler “mavi yakalılıkta” giderek daha çok eşitleniyor. Yalnızca işçi sınıfının üst tabakaları orta sınıf yaşam tarzına elveda demekle kalmadı, bizzat orta sınıf mensupları daha çok proleterleşerek “mavi yakalı” yaşam tarzına itildi. İşçilerin orta sınıf yaşam tarzına yükselme eğilimi tersine dönerek orta sınıflar işçi sınıfının yaşam tarzına geriledi ve orta sınıfların giderek daha büyük bölümü işçileşmeye başladı.

Bu kadar da değil, önemli başka değişmeler de oldu. Hemen hemen bütün 20. yüzyıl boyunca emperyalist haydutlar, sömürge ve yarı-yeni sömürgelerden elde ettikleri aşırı kârların bir bölümünü işçi sınıfına rüşvet olarak dağıtıyordu. Bu rüşvetin de verdiği rehavetle, bu ülkelerdeki işçi sınıfının sermaye güçleri ile olan çelişkileri yumuşamakla kalmıyor, işçi sınıfının çıkarları ile burjuva ulus devletin çıkarlarının örtüştüğü yanılsamasına yol açıyordu. Aslında benzer bir yanılsama sömürge, yarı-yeni sömürge işçi sınıfı için de geçerliydi. Emperyalizme tutum alınması halinde “ulusal kalkınma” gerçekleşecek, böylece işçi sınıfının yaşam düzeyi yükselecekti. Geçtiğimiz yüzyılda her iki eğilimin de maddi zemini vardı.

Üretici güçlerdeki gelişmenin hızlanması ve burjuvazinin sosyalizm korkusunun büyümesi, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki ücretlerin yükselmesini hem mümkün hem de dahası kaçınılmaz yapıyordu. Keza henüz kapitalizmin inşası temelinde iç pazarı emperyalizmden bağımsız geliştirme olanakları tükenmediğinden “ulusal kalkınma” olanak dahilindeydi. Bugün ise bambaşka bir dönemdeyiz. Gelişmiş kapitalist ülke burjuvaları işçi sınıfına emperyalist hegemonya ile elde ettikleri kârlardan pay vermek yerine fabrikaları başkaca yere taşıyarak onları ücretlerden ve yaşam koşullarından taviz vermeye zorluyor. Dün çelişkileri yumuşatan ve sınıf uzlaşmasına olanak tanıyan sebepler, tekelci burjuvazi tarafından ortadan kaldırılıyor. Emperyalizme bağımlı ülkelerde de emperyalist bağımlılığın ve tekelci hâkimiyetin sınırlanması ve işçi sınıfının ücret ve yaşam düzeyinin yükseltilmesi olanakları tükenmekte. Bu yeni sömürge ülkeler, mali-ekonomik sömürgelere dönüştü ve emperyalist tekeller bu ülke ekonomilerini o kerte ele geçirdiler ki, “yerli” egemenlerden biri haline geldiler. İşbirlikçi burjuvazi uluslararası tekellerle doğrudan ortaklaşırken, tekel dışı burjuvazi ve orta burjuvazi giderek daha çok bu tekellerin bağımlı üretici ve tüccarına dönüştü. Yeni sömürge ülkelerin iç pazarları, emperyalist tekellerin serbest pazarı haline geldi ve bu tekeller “ucuz iş gücüne” hücum etti. Bu her iki durum, gerek kapitalist emperyalist ülke işçi sınıfı, gerekse bağımlı ülke işçi sınıfının kendi burjuvaları ile geçici de olsa ulusal temelde çıkar birliği yanılsamasının nesnel zeminini eritti.

Yüzyıl boyunca işsizlik her zaman vardı. Ama işsizlik, kriz dönemlerinde yükselen ve çevrimin yükseliş döneminde düşen bir seyir izliyordu. Bugün ise kronik ve yığınsal hale gelen işsizlik belası, kriz dönemlerinde daha ağır olmak üzere, ekonomik çevrimin tüm evrelerinde (yükseliş de dahil) işçi sınıfını feci vuruyor. Düşük ücretler ve sosyal güvenlik harcamalarındaki kısıtlamalarla birlikte yoksulluk, açlık, evsizlik, en gelişkin kapitalist ülkelerde dahi milyonlarla ifade edilen kitleleri etkileyen ve giderek etki alanı genişleyen sorunlar haline geldi.

Üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirmekte olan sermaye, yüksek eğitimli geniş bir tabakaya daha az ihtiyaç duyuyor, işçi sınıfının bakım ve onarımı için gerekli sağlık harcamalarına da eskisi kadar pay ayırmaya gerek görmüyor. Burjuva devlet, hem bu sektörleri sermaye yatırım alanlarına dönüştürüyor hem de buralardan kıstığı parayı sermayeye kredi olarak değerlendiriyor. Böylece işçi sınıfı ve çocukları daha az eğitim ve sağlığa mahkûm ediliyor.

Daha birçok “değişim” sayılabilir “işçi”ye dair. Bu kadarı, değişimin yönünü anlamak bakımından yeterince fikir veriyor. 2008 dünya ekonomik krizi, bütün bu “değişim” eğilimlerini en kalın biçimde su yüzüne çıkardı.

İsveç’teki Saab Otomotiv Fabrikası’nı kapatma kararı alan General Motors’a ateş püsküren İsveçli işçiler, yine İngiltere’deki Visteon fabrikalarını kapatan Ford’u fabrikaları işgal ederek durdurmaya çalışan İngiliz işçiler, fabrikaları kapandığı için şehri terk eden 1 milyona yakın Detroit’li, işten atılmalara karşı patronlarının gırtlağına bıçak dayayarak rehin alan Fransız işçiler, fabrikaları özelleştirilerek kapatıldığı için düşük ücretli, güvencesiz sözleşmeli işçi statüsüne geçmeye isyan eden Türkiyeli Tekel işçileri ve bir iş bulmak dışında hayattan başka bir beklentisi kalmayan dünya üzerindeki yüz milyonlarca işsiz, A. İnsel’in “kimsenin işçi olmayı idealize etmediği, başta işçiler olmak üzere kimsenin işçiye benzemek istemediği” iddiasına nasıl bir yanıt verirlerdi acaba? A. İnsel’in, verilmesi muhtemel yanıtları duymak isteyeceğini hiç sanmıyoruz.

Anlaşılıyor ki, A. İnsel’in “işçi”ye dair solda yaşandığını düşündüğü “şok”, emek-sermaye çelişkisinin zayıflaması ya da işçi sınıfının önemsizleşmesinden değil, çünkü her ikisinde de tam tersi geçerlidir, burjuva ideolojik hegemonyaya teslim oluşun ifadesi olabilir ancak, bilimsel sosyalizmden kopuşun kaçınılmaz sonucudur bu.

İKİNCİ ŞOK

İnsel’in ikinci “şok”u devrime ilişkindir. Ona göre gelişmiş ülkelerde 1970’lerden itibaren gözlenen devrim perspektifinin giderek yitirilmesi durumu, SSCB’nin olduğu yerde çöküşü sonrasında bütün dünyaya yayılan bir yitiş halini aldı. İnsel bunu olumsuz bir gelişme olarak nitelendirmiyor, tam aksine, olumluyor. “Çünkü” diyor;

“Yitirilen devrim perspektifi, yaşanacak radikal bir kopuş hedefiyle ilintili bir devrim anlayışı idi. Buna karşılık devrimi daha iyi, daha güzel, daha arzulanır olana doğru giden yolda ilerlemek olarak tanımlamak öne çıktı.”

Hem zaten devrimle iktidarı ele geçiren sol “devrimden sonrasının muhakkak iyi olacağı inancını” yıkmıştı, oysa iktidar olmadıkları yerlerde sol hareketler modern yaşamın birçok kazanımını devrim gerektirmeden topluma kazandırmışlardı. Ücretli izin hakkından işsizlik sigortasına kadar bir dizi hak böyle elde edilmişti.

Peki devrim perspektifi yitirilince bu haklara ne oldu? İşçi sınıfı bunları neden koruyamadı? Ve bugün elde avuçta kalanı korumakta neden bu kadar zorlanıyor? Neden sol “daha iyiye, güzel, arzulanır olana” gidemiyor?

Reformlar, devrimin yan ürünleridir. Solun devrim perspektifini yitirmesi, burjuvazinin devrim korkusundan kurtulması ile aynı anlama gelir. Bunun sonucudur ki, burjuvazi, işçi sınıfı hareketine daha kolay saldırmış, onun örgütlü yapısını dağıtmaya girişmiş, reformları bir bir kemirmeye başlamıştır.

Devrim perspektifini yitiren işçi sınıfının reformlar elde etmesi ve onları koruması zorlaşır. Çünkü burjuvazi, reformları devrimin nefesini ensesinde hissetmemek için, taviz olarak verir. 1960’larda devrim perspektifini giderek yitiren gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfının yeni kazanımlar elde etmesinin nedeni, onun tekrar devrime yönelmesini engellemek olduğu kadar, yüzünü sosyalist inşa devletlerinden çevirmesini sağlamak için burjuvazinin taviz vermek zorunda kalması idi. Devrim korkusundan kurtulduğunda burjuvazinin nasıl vahşileşeceği 90’lı yıllardan bu yana yeterince açık biçimde görülüyor.

Devrim perspektifinin yitirildiği doğrudur, ama bu “daha iyi, daha güzel, daha arzulanır” sonuçlar yaratmamıştır. Devrim perspektifinin yitirilmesinin nedeni, ne nesnel koşulların onu gereksiz hale getirmesi ne de devrimle hiçbir şeyin değişmeyeceği sonucuna ulaşılmasıydı. Her şeyden önce sınıf çelişkileri, bilhassa 1980’li yıllardan sonra, hızlanan emperyalist küreselleşme saldırganlığı nedeniyle çok daha keskinleşmişti. Devrimle iktidarın alındığı yerlerde devrim sonrası toplumsal gelişmenin hiç de tahayyül edildiği gibi olmadığı savı da bütünüyle çarpıtmaydı. SSCB’de yüzyılın ilk yarısındaki muazzam dönüşüm, en değme burjuva ideologlar için bile hayranlık uyandıracak düzeydeydi. Örneğin, en ilkel koşullara mahkûm biçimde, cehalet içinde yaşayan Orta Asya halkları, kısa sürede modern toplumlara dönüşmüştü. Kar için değil, insan ihtiyaçları için üretim ve konseylere dayalı yönetim tarzı, milyonlarca emekçiyi cehalet uykusundan uyandırmış ve sefil-köle yaşamından çekip çıkararak onları kendi varlıklarının bilincinde insanlar haline getirmişti. Fakat görüldü ki, sosyalist inşa ülkelerinde dünya devrimi perspektifinden uzaklaşma ve kapitalist ülkelerde devrimden vazgeçiş, bir amaç çürümesine neden olmuş ve varoluş amacını yitirmiş her varlık gibi bu devletler ve partiler de oldukları yerde çürüyüp gitmişlerdi.

Devrim perspektifinin yitirilmesi, dolaysız biçimde iktidar perspektifinin yitirilmesi ve bunun yitirildiği yerde de bağımsız bir siyasal varlık olma nedeninin ortadan kalkması demekti. Bunun sonucudur ki, devrim perspektifini yitiren partiler ya burjuva hükümetlerde emperyalist küreselleşme politikalarının uygulayıcısı oldular ya da siyasal niteliklerini yitirerek birer kültürel sosyal organizasyona dönüştüler.

ÜÇÜNCÜ ŞOK

A. İnsel’in üçüncü “şok”u “değişim”di. “Solun değişim tahayyülü bulandı” diyor. Ona göre sola özgü politikalar liberal sağ hareketler tarafından hayata geçirilmeye başlandı. Sol, değişim arzusunun tarihsel olarak doğal aktörü olma konumunu yitirdi.

İnsan ister istemez liberal sağın, sola özgü hangi politikaları hayata geçirdiğini merak ediyor. İşçi sınıfının yüzyıllık kazanımlarının “devlet reformu”, “kamu reformu” adıyla emekçilerin elinden çekip alınmasından mı söz ediyor İnsel, yoksa “çalışma hayatı reformu” adı altında özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma vb. dayatılmasını mı? Nedir bu liberal sağın hayata geçirdiği sol politikalar? Dünya Ticaret Örgütü’nün etkinliğinin artırılması, birkaç yüz tekelin dünya pazarları üzerindeki hâkimiyetinin kolaylaştırılması, “özerk kurullar” aracılığıyla piyasa denetiminin doğrudan onlara bırakılması mı? Peru’daki yerlilerin binlerce yıllık yerleşim alanlarının ya da Hindistan’daki Advişi halkının topraklarından zorla sökülüp atılarak buraların uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi çabası mı? Ya da “yönetişim” adıyla parlamentoların giderek önemsizleştirilmesi, burjuvazinin doğrudan yönetme imkânlarının artırılması, onlarca yıllık mücadeleyle devletin yapmakla yükümlü kılındığı sosyal görevlerin “sivil toplum kuruluşları”na devri mi? Sosyal yardımların bir “hak” olmaktan çıkarılarak, burjuvalardan bağış toplayarak halka dağıtan kuruluşlar aracılığıyla sadakaya dönüştürülmesi mi? Yoksa “terörle mücadele” adı altında art arda çıkarılan faşist yasalar mı?

Burjuvazi, işçi sınıfı ve ezilenlerin büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımları gasp etmekte, bu kazanımların ifadesi olan devletsel kurumları dağıtmaktadır. A. İnsel bunları sola özgü politikaların liberal sağ tarafından hayata geçirilmesi olarak tanımlayabilmektedir. Bu, onun zihnindeki “sol”a dair tahayyülün nasıl olduğunu gösterir.

Kuşkusuz bu kafa karışıklığının altında yatanlar vardır. Emperyalist burjuvazi, devrim ve sosyalist inşa ülkelerine karşı içeride “sosyal devlet” tavizi verirken, bağımlı ülkelerde antikomünist temelde çoğunlukla ordu üzerinde kontrol sağlayarak kendi himayesinde rejimler inşa etmiştir. Bağımlı ülkelerde gümrüklerle korunmuş iç pazarın genişletilmesi temelinde işbirlikçi sermaye oligarşilerinin hâkim olduğu, genelde geri kapitalist düzen hüküm sürüyordu. SSCB ve Doğu Avrupa’daki düzenlerin yıkılması, Çin’in kapitalistleşmesi, hem içeride hem dışarıda eski burjuva devletsel yapıların yeni ihtiyaçlara göre yeniden yapılandırılmasını gerektirdi. Bu kaçınılmaz olarak hem gelişmiş kapitalist ülke emekçilerinin hem de bağımlı ülke emekçilerinin muhalefetine yol açtı. Muhalefetin derdi, kazanımları korumaktı. Özellikle bağımlı ülkelerde eski ayrıcalıklı konumlarını korumak isteyen geçmiş sürecin asker-sivil politik aktörlerinin pozisyonları ile emekçilerin kazanımlarını koruma çabası yer yer örtüşür göründü. Buna karşın emperyalist tekeller, mali oligarklar ve onların işbirlikçileri, ‘eski düzen’i yıkmaya kararlı liberaller olarak boy veriyordu. Yugoslavya, Ukrayna, Gürcistan vb. ülkelerdeki “renkli devrimler” bu emperyalist hokkabazlığın en ileri biçimleriydi.

Belli ki A. İnsel bu hokkabazlığın etkisinden kurtulmuş değil. Emperyalist tekellerin dünyayı kendi çıkarlarına uygun dönüştürme hamlelerini “sola özgü politikaların liberal sağ tarafından hayata geçirilmesi” olarak niteleyecek kadar tersine dönmüş bilincin etkisidir bu. Ona göre, böylece sol “değişim”i de sağa kaptırınca eli hepten boş kaldı.

DEVAM EDECEK

* Atılım Gazetesi’nin 6 Aralık 2013 tarihli 93. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 6 Aralık 2013, Cuma 13:54
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Teori