Artık kim inanır AKP’ye

Artık kim inanır AKP’ye

Gezi isyanından sonra iktidar daha öfkeli ve daha zayıf. İktidar, bir tür travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor. Aylardır atılan her adımın gerisinde o travmanın izlerini görmek mümkün. En son tipik bir kemalist şenlik gösterisiyle, topluca dört yüz bin ağaç diktiler. “Çocuklar gibi şen” olmaları beklenir değil mi; değillerdi, orada dahi sözü “Gezi’deki dört ağaç”a getirdiler.

Hatırlayalım, Ramazan ayında halk iftar için “Yeryüzü Sofrası”nda buluşurken iktidar partisi, Beyoğlu Belediyesi aracılığıyla “beynelmilel”deki askeri balo sahnesini akla getirecek bir gülünçlükle devlet iftarı düzenliyor, Taksim’e otobüslerle makbul vatandaş taşıyordu. Muhtemelen birileri o zaman bile iftar giderlerini şişirerek nasıl avanta sağlayacağının hesabını yapıyordu.

Bezm-i alem Camii’nde içki içildiği haberinin psikolojik savaş hilesi olduğu da, uzatmalı AKP-cemaat kavgası sırasında faş edildi. Başörtülülere saldırdılar yaygarasını yaparlarken devletin zaptiyesinin barikatlarda yer alan başörtülü kadınları gaza boğduğunu, copladığını unutturmaya çalışıyorlardı.

Oysa Antikapitalist Müslümanlar Cuma namazı kılarken, onların etrafında sosyalistlerin kol kola girerek oluşturdukları çember bile bütün yaygaraları yerle bir etmeye yeter. İktidarın yalanlarına karşı defaatle anlatma, gerçekleri izah etme, ortaya çıkan sonuçları ortak akla dönüştürme eyleminin ilerletici, devrimci imkanları, egemenler yalana keserken daha bir anlamlı.

Hepsi yalan söylüyordu elbette ancak hiç değilse son yirmi yılda hiçbir iktidar bu kadar çaresizleşmemişti. Tekelci kapitalist bir sistemde yaşıyor olmak veya azami kar güdüsünün açıklamakta yetersiz kaldığı ayrıntılar var. Orada mevcut iktidarın davranış kodları devreye giriyor.

Salt kendi sorunlarını gören, başkalarının dertlerine bigane kalan bir devlet, İslami geleneğinden geldikleri için tenezzül ettikleri şeyler fazlasıyla basit.

Promter yardımıyla attıkları nutuklara inanacak olursak güllük gülistanlık bir coğrafyadayız. “Bir yıldır analar ağlamıyor”, söylemini Botan bölgesinde halktan peş peşe üç kişinin katledildiği günlerde söyleyebilmelerinde saf bir sömürgeci beyaz adam tutumu var.

Kendi kayıplarından başkalarının kaybıyla ilgilenmiyorlar. Ancak ve sadece karşı zor devreye girdiğinde onları hatırlıyor ve bu arada bazı ayran budalalarını yanlarına alarak “istikrar” nakaratını tekrarlıyorlar.

İstikrar evet ama sadece iktidardakiler için. Kamuoyu yoklamaları, oy oranları, borsa; bunlarda iyi sonuç tutturmak kafi.

Analar ağlamasın, ama sadece kendilerine oy verebilecek anneler, gerisi pek önemli değil. Zaten açıkça söylemişlerdi: Öldüğünüz için suçlusunuz, çünkü dağdakilere destek veriyorsunuz.

İstikrar dedikleri stabilize etmek aslında. Adliyeyle, polisle, bakanlıklarla… Kendileri dizginsizce ilerlerken bütün alternatif kurum ve modeller onların bağımlı değişkeni olarak sabit kalsın. İyi de, Duçe ve Führer’in yaptıklarıyla bu hedef arasında nasıl bir kategorik fark var!

Başörtülü vekilin ulusalcı faşist bir refleksle Meclis’e sokulmamasına karşı haklı tepkiyi yıllarca istismar ederler, fakat hapisteki halk vekillerini orada bir gün daha tutabilmek için her yolu denerler. Anlamı artık yerel seçim olmanın çok daha ilerisine geçen Mart seçimleri arifesinde serbest bırakılacak siyasetçilerin halkta yaratacağı moralden bile korkuyorlar.

Her türlü zulmü uygula, hakları gasp et, sonra bir kaç yarım akıllıyı kullanarak, “Hakkari’de, Şemdinli’de provokasyon yapan, vekilleri hapiste tutan cemaatin adamları”dır diye işin içinden sıyrılmaya çalış, bu refleks iktidarın güncel tavrının özetidir. Kendi iç kavgalarından bile rant devşirecek kadar pragmatikler.

Halkın çocukları ölmeye, vekiller zindanda kalmaya devam edecek ve biz iktidardan duacı olacağız; istedikleri bu.

Gezi sonrasında, Kürdistan’daki gelişmelerde tarih bilgisi eksikliğinden yararlanarak, yer yer “cemaat” adını bir paratoner niyetiyle ortaya atarak halkın algısını yönlendirmeye çalışıyorlar.

Ya kendilerini çok akıllı sanıyorlar ya halkı çok aptal. Belki ikisine de inanıyorlardır, kim bilir.

Türkiye’de, kişilerin bireyselliklerini, deneyimsizliklerini aşan, onlardan bağımsız bir kolektif hafızanın oluştuğu gerçeğinin üzerinden atlamakla ne büyük yanlış yaptıkları eninde sonunda ortaya çıkacak. Kafaları devlet dersinde kırıla yarıla sinen eski kuşaklar yok karşılarında artık. Bu gerçeğin üzerinden atlayarak ne büyük yanlış yaptıklarını, kendilerinden önceki iktidarlar gibi mutlaka anlayacaklar. Kürtlerin, yoksullar ve asıl olarak kadınlar vasıtasıyla sürdürdükleri kolektif hafızayı asla dağıtamayacaklarını da.

Pragmatik despotizmin amentüsü nalıncı keserliğidir. Peş peşe üç seçimin olduğu bir atmosferde iktidardan “açılım” ummanın, bekleyelim görelimci tutumlar almanın yıkıcı sonuçları olacağını söylemeye bile gerek yok.

Her şey bir yana, destekçileri bile artık iktidarın yaptıklarından heyecan duymuyorlar. Bir 2002’ye bakın bir 2013’e; dün toplumsal değişim arzusunun adresi olmakla övünen iktidar partisi, şimdi eski ittifaklarından kimleri sürükleyebiliyor peşinden?

“Demokratikleşme paketi” adı altındaki vaatler kimde zerre kadar heyecan yarattı?

Amed’de kurdukları panayırın sabun köpüğü etkisi daha haftasında dağılmadı mı?

Kim inanıyor, üç yıl sonra AB ülkelerine vizesiz gidileceğine?

İnandırıcılığını yitirmiş bir iktidar düzeneği yolun sonuna gelmiş demektir. Gemi karaya toslamadan alabildikleri kadar avantanın derdine düşmüş bir düzenekten adalet ve özgürlük talepleri sakince dillendirildiğinde reformlar çıkacağını beklemek için ya hakikaten yorgun olmak gerekiyor ya Türkiye siyasal haritası üzerinde hiç çalışmamış olmak.

* Atılım Gazetesi’nin 20 Aralık 2013 tarihli 95. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 20 Aralık 2013, Cuma 13:47
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler