Zafer hazırlıklarla olur

Zafer hazırlıklarla olur

ÇİÇEK OTLU

Direnişin zaferle sonuçlanması, büyük iddiaların ışığında gereken devrimci görevlerin hazırlığını yapmaktan geçtiğini gördüm 19 Aralık’ta… Devrimci eylemimizin ne olduğuna bakmadan hazırlık kavramının ne anlama geldiğini tartışmalıyız. Devrimci bir deneyim olarak 19 Aralık direnişi bu mesajı veriyor.

Her ayaklanma, her direniş, yaşayanlar bakımından bir dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktaları bireyin yaşamında az zaman içerisinde, en özlü, en değerli ve en deneyimli dersleri öğretir. Bu öğrenme ve kavranma süreci hızla olur. Sözün en hızlı pratiğe geçtiği, uygulandığı anlardan biridir. Bireyin dünyasını zenginleştirdiği, genişlettiği ve derinleştirdiği dönemlerdir.

İşte bu dönüm noktalarından birisi de 19 Aralık 2000 tarihinde yaşanan hapishaneler direnişidir. Hapishaneler direnişinin yaşandığı süreci anlamak için, devrimci tutsakların öncesinde yaptıkları somut politik, örgütsel, askeri hazırlıkları incelemek, derinlemesine tartışmak önemlidir. Tutsaklar tarafından miras alınan hapishane direnişleri tarihi; 19 Aralık gününde yaşanan teslim olmama, direnme ruh hali somut ifadesidir. Amed’den ’96’lara, ’96’lardan Ulucanlar direnişine, Ulucanlar’dan Burdur’a yaşanan direnişler bir deneyimdir. Tutsakların elinde bir silahtır. Bu deneyimler ve tecrübeler, bizi güçlendirmiş olarak çıkardı süreçten.

Bir ayaklanma örgütlemek sanattır. Özel yasaları iyi görmek, hangi anda hangi taktiğin uygulanacağını belirlemek, savaştırdığın kuvvetlerin düzenini örgütlemek önemlidir. Düşmana hangi yıkıcı ve kesin darbeleri indireceğine karar vermek, aktif-pasif savunma taktiğini hangi anlarda uygulayacağını belirlemek, bir savaşı yönetmek için eşik olduğu kadar üstünlüğü ele geçirmek için de şarttır. Çarpışma, hareketli-esnek olmalıdır. Doğru karar verebilmek direnişin, zaferin dörtte üçünü yakaladığın anlamına gelir.

19 Aralık direnişi anında devrimci tutsaklar, gaz bombalarına, kurşunlara rağmen teslim olmayı reddettiler. “Ölüm hoş geldi sefa geldi” diyerek karşılandı. Tutsaklar bu sürece nasıl hazırlanmıştı? Direnişin büyük olmasını, hazırlığa bakarak anlamak gerekir.

26 Eylül 1999 yılında Ulucanlar Hapishanesi’nde devlet tarafından gerçekleştirilen katliam; diğer hapishanelerde bulunan devrimcilere gözdağıydı. “Hapishanelerde kurduğunuz küçük sosyalist iktidarları yıkacağız ve sizin aranızdaki dayanışmaya politik-örgütsel-ideolojik eğitimlerle kadro yetiştirmenize izin vermeyeceğiz” mesajıydı.

Devrimci tutsaklar olarak, devletin herhangi bir saldırısında ve direniş anında tüm hapishanelerin ve birlikte eş zamanlı harekete geçmesi önemliydi. Hapishanelerin harekete geçmesinin önemli olduğu kadar toplumsal muhalefetlerin de harekete geçmesi önemliydi.

Bugünlerden o günlere baktığımda, direniş öncesi hazırlıkları düşündüğümde, etkili kapsamlı bir hazırlık sürecinden geçtiğimizi görüyorum. Burdur Hapishanesi saldırısından sonra yanımıza sevke gelen devrimci tutsaklardan, direniş anlarını anlatmalarını istedik. Gaz bombası, hiç bilmediğimiz bir şeydi. Atıldığında insana nasıl bir etki yapıyordu? O anlarda ne yapmak gerekirdi? Kovalara su doldurmamız gerektiğini, ıslak battaniye üzerine atılmasını, ama en önemlisi gaz atıldığında sakin olmanın önemini öğrenmiştim. Gaz maskesi yapma telaşına girmiştik. Amatörce de olsa yapmıştık. 5 litrelik pet şişelerinin ağız kısmını kullanarak… Büyük çöp poşetlerini kafaya geçirmek gerektiğini bulmuştuk. Burdur direnişini dinledikten sonra Yeter Güzel, (ölüm oruçlarında şehit düştü) bize sağlık eğitimi verdi. Önce vücut anatomimizi anlattı. Sonra kol-bacak yaralanmalarında ne yapacağımızdan, iğne vurmaya kadar direniş anında gerekli sağlık bilgilerini öğretti. Hatta bir çoğumuza ilk yardım çantası taşımamızı önerdi. İlk yardım çantasında nelerin bulunması gerektiğini belirledi.

’80 darbesi döneminde hapishanelerde tutuklu bulunan “ihtiyar” heyetimizin deneyimlerini dinledik. TKP/ML davasından tutuklu bulunan Müslüm Elma’nın anlattığı Amed zindanı yılları deneyimi beni çok etkiledi. Devletin teslim alma politikaları inkar-imha saldırısı, tutuklulara uygulanan vahşi işkenceler… Neden yenildiklerinden, yenilgiden nasıl çıktıklarına kadar birçok ayrıntıyı anlattı. Aklımıza takılan soruları sorduk o yanıt verdi. Sonra, Bartın ve Antep hapishanelerinde yaşananları dinledik. Tecridi nasıl kırdıklarını, tek tip elbiseye karşı nasıl direndiklerini o dönemde kurulan barikatları dinledikçe, kafamda çarpışma anında ne yapacağıma karar veriyordum.

Hapishaneleri ve tecridi anlatan onlarca kitabın olduğu bir liste hazırlandı. RAF militanı Ulrike’nin hayatını dinlerken “Duvardaki Sarmaşık Gibi”, “Sorgu”, Nazi kitaplarını anlatan kitapları okuyorduk. Her kitap başka bir deneyimdi. Her kahraman senin ruhunda bir bayrak oluyordu. Bir kadının Ruhuna Ağıt’ı, Buyruk’u okurken kadın militanların direnişleriyle çoğalıyorduk. Selimiye, Mamak, Ulucanlar, Buca, Ümraniye hapishane direnişlerini okurken öfkemiz büyüyordu. Tecridin insanların üzerinden yaratılan etkileri öğrenmeye, tecridin nasıl kırıldığını kavramaya ve anlamaya çalışıyorduk.

26 Eylül Ulucanlar Hapishanesi’nde gerçekleşen katliamın 1. yıl dönümünde, Gebze Hapishanesi’nde bulunan tüm örgütler birlikte direnişi tartışmak için bir panel örgütledi. Direnişin gerektirdiği değişik mücadele biçim ve araçları, her örgütün süreç içinde uygulayacağı taktikler tartışıldı. Neden süresiz açlık grevi, ölüm orucu eylemi, hangi araçlar devreye girecek ekipler nasıl oluşturulacak direnişin özneleri, dışarısıyla nasıl örgütlenecek tartışıldı.

Bu deneyimlerin arkasından çarpışma anı nasıl örgütlenecekti? Direnişi örgütlemek ve yönetmek için bir komite kuruldu. Komite, öncelikle hapishanenin mimarisi üzerinden nasıl bir çarpışma gerçekleşeceğine karar verdi. Kadın ve erkek tutukluların nasıl bir araya geleceğine, hangi alanlarda barikat kurulacağına, saldırı anında hangi sloganın atılacağına, nöbetlerin nasıl tutulacağına, hangi mücadele araçlarının kullanılacağına, şehit haberleri geldiğinde çarpışmanın boyutuna, ölüm orucu direnişçilerinin nasıl korunacağına…

Komitenin altında hangi örgütler kurulmalıydı? Nöbet ekipleri, barikat kurma ekipleri, sağlık, iaşe, su kovalarını doldurma, gaz bombalarını etkisiz hale getirme ekiplerine kadar, bir sürü ekipler kuruldu. Görevli herkesle tek tek toplantılar örgütlendi. Görevin anlaşılması sağlandı.

Çarpışma anında devlet içeri girerse ve barikatları yıkarsa, F tiplerine gitmeme tutumumuz netti. Koğuşlardan çıkmayacak ringlere binmemek için direnecektik. F tipi hapishanelere girişte üst aramasını reddedecek, hücrelere konulduktan sonra açlık grevi direnişi süresiz açlık grevine, bir süre sonra da belirlenen ekipler ölüm orucu eylemine başlayacaktı. Daha bir sürü ayrıntı tartıştık devletin politikalarına karşı.

19 Aralık gecesi saat 04.00’te “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganlarıyla herkes görev başındaydı. Ve savaşçı türküler dört duvarların arasından yankılanıyordu, “Durmak yok, teslim olmak yok” diye. Direniş bütün hapishanelerde büyüyordu. Büyüdükçe direniş tarihin dönemeçlerinden biri oluyordu.

Direnişi zaferle sonuçlanması, büyük iddiaların ışığında gereken devrimci görevlerin hazırlığını yapmaktan geçtiğini gördüm 19 Aralık’ta… Devrimci eylemimizin ne olduğuna bakmadan hazırlık kavramının ne anlama geldiğini tartışmalıyız. Devrimci bir deneyim olarak 19 Aralık direnişi bu mesajı veriyor. Onun güçlü yanı, bende bıraktığı güçlü iz, hazırlığın güçlü olmasıydı. Güçlü bir hazırlıkla hazırlandığımız ve komün yaşamından dolayı moraller de güçlüydü. Hem savaşçı hem komutan olmamız istenmişti. Yani, sınırlarımı zorlayacaktım. Ve 19 Aralık gününü her düşündüğümde bir rahatlık, bir güven gelir aklıma. Silahlar alnımıza dayandığında, içeriye gaz bombası atıldığında, havalandırmada askerler döverken sadece bir sonraki aşamayı düşünüyorduk. 19 Aralık hapishaneler direnişine iyi bir hazırlıkla girmiştik. “Direniş hazırlıkla olur” sözü, söz olmaktan çıkmıştı eylem olmuştu.

19 aralık katliamında ve ölüm orucu eyleminde şehit düşenlere, ölüm orucu gazilerimize bir kere daha haykırıyoruz: “Alnımızda dalgalanan bayraklar adına/ bayraklarda yaşayan ölümsüzlük adına/ durmak yok bu koşuda/ teslim olmak yok/ ağıt yok dilimizde/ dizlerde titreme yok/ kaç güneş sönerse sönsün içimizde/ hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü/ ya şafak sökerken/ ya güneş yükselirken/ sizin sesiniz olup/ sizi haykıracağız, BİZ KAZANACAĞIZ…”

* Atılım Gazetesi’nin 20 Aralık 2013 tarihli 95. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 20 Aralık 2013, Cuma 14:54
Kategoriler: Atılım Dosya