Perspektif körlüğü

Perspektif körlüğü

ARİF ÇELEBİ

Dünün ekonomik toplumsal koşulları, burjuva düzen içinde kapitalizmin saldırganlığını işçi sınıfı ve ezilenler lehine frenlemeye olanak tanıyordu, bugünkü koşullar buna imkan tanımıyor. Dünkü burjuva solcu “sosyal devlet” ya da “ulusal kalkınma”dan bahsettiğinde bunun bir karşılığı vardı, bugün yok. Dün, “devrim mi, reformcu ilerleme mi?” seçeneği yürürlükteydi, bugün “reform seçeneği” yürürlükten kalkmış durumda.

Ufuk Uras, son zamanlarda Gündem’de sol üzerine yazıyor.

Pek çok şey söylüyor. “Örgütlüler örgütsüzleri yönetir” gibi genel geçer doğruları bir yana bırakırsak, geriye yüzyıldır çiğneneduran bayat bir sakızdan başka bir şey kalmıyor.

Örneğin diyor ki, “Aktüel siyasette ayağı yere basan öneriler geliştirmeliyiz.” (20 Kasım 2013, Gündem) Nereye çekersen oraya gidecek bir laf bu. Belirli bir andaki güç ilişkilerine bağlı olarak taktik manevra ve esneklik kabiliyeti sahibi olmak gerektiğine işaret ediyorsa, böyle bir perspektife kim karşı çıkabilir. Nihayetinde siyaset bir stratejik hedefe varma doğrultusunda mevzi kazanma sanatıdır. Aktüel siyasete müdahale etmeden mevzi kazanmak mümkün değildir. Keza aktüel siyasete her türlü müdahaleyi mevzi kazanmaya tahvil etmek, o anki koşullar içinde gerçekleşmesi mümkün olanı elde etmeye girişmeyi, güçleri buna göre konumlandırmayı, ittifakları buna uygun kurmayı gerektirir. Ama bu aynı perspektif, siyaseti yöneten genel bir ilke haline getirilirse, bu, içinde hareket edilen koşulları ortadan kaldırmayı değil, o koşullar içinde mevzi tutmayı amaçsallaştırmak anlamına gelir. Bu yolun “hedef hiçbir şey hareket her şey” ya da “amaç yok aktüel siyaset var” diyen köhne revizyonizme, burjuva solculuğa çıkacağı açık.

Başta sosyal demokrasi olmak üzere her türlü burjuva solun “ayağı yere basan öneriler”inin burjuva düzenle uzlaşma ve sermayenin yedek lastiği olmaktan öte bir işlevi olmadığını bilmeyen kaldı mı? Neredeyse yüzyıldır sosyal demokrat, sosyalist ya da işçi partileri onlarca ülkede hükümet oldu, devleti yönetti, “aktüel siyasette ayağı yere basan öneriler”in şahikasını geliştirdiler. Sonuç ne? Reddedilmez biçimde ortaya çıktı ki, burjuva devleti devrimle yıkarak kapitalist düzeni ortadan kaldırma amacına bağlanmamış bir “aktüel siyaset”in ayağı yere basan önerileri ne kadar gerçekleştirilebilir olursa olsun, rengi ne kadar sol olursa olsun varacağı yer sermaye solculuğudur.

Üstelik bu dünde kalmış, tarih olmuş bir tartışma. Sosyal demokrasi işçi sınıfı ile burjuvazi arasında bir uzlaşma köprüsü olma işlevini yitirdi. Dün bu “uzlaşma”nın, “sermaye solculuğu”nun nesnel bir temeli; “sosyal devlet” ya da “ulusal kalkınma” politikalarının emekçiler bakımından cezbedici yanları vardı. Bugün koşullar farklı. Emperyalist küreselleşme sürecinde tekelci sermayenin hakimiyeti hiç olmadığı kadar güçlendi. Bu tekelleri toplumsal mülkiyet altına almaya girişmeden bir “sosyal devlet” ya da “ulusal kalkınma” programı izlemek olanaklı değil artık. Keskinleşen emek-sermaye ve devlet-halk çelişkileri nedeniyle düzeniçi bir “uzlaşma köprüsü” kurma girişimi cari (yürürlükte olan) bir öneri olmaktan çıktı. Kısacası, tekelci-mali sermayenin egemenliği yıkılmadan “sosyal devlet”in yeniden hayata geçirilebileceği ya da “ulusal kalkınma” ile emperyalizmden görece bağımsız bir ekonomik politika izlenebileceği iddiası, gerçeklikten ve inandırıcılıktan uzaktır bugün. Bir başka deyişle bunlar, “ayağı yere basan öneriler” olmaktan çıktı. Denilebilir ki, bir devrimle burjuva devleti yıkma ve sosyalist inşaya girişme çağrısı, seçimlerde çoğunluğu sağlayarak, kurulacak bir hükümet aracılığıyla “sosyal devlet”in inşa edilebileceğini ve bağımsız bir “ulasal kalkınma”ya girişilebileceği önerisinden daha gerçekçi ve aktüel bir hedeftir. Böyledir çünkü, “sosyal devlet” ya da “ulusal kalkınma”nın önündeki başlıca toplumsal engel, içerideki sermaye oligarşisiyle iç içe geçmiş emperyalist mali oligarşidir. Emekçiler lehine “ayağı yere basan” her öneri ister istemez mali oligarşi duvarına toslayacaktır. Sıradan bir reformcu ilerleme talebini gerçekleştirmek için dahi mali oligarşiyi hedeflemek kaçınılmazdır. Aksi bir tavır işçi sınıfı ve ezilenleri rezilce aldatmaktan öte bir anlama gelmez. Bu nedenledir ki bugünün düzen içi solu 20. yüzyılın düzen içi solundan çok daha pespaye, çok daha rezil durumdadır. Elbette bunun nedeni bugünkülerin daha oportünist, daha omurgasız olmaları değildir. Dünün ekonomik toplumsal koşulları burjuva düzen içinde kapitalizmin saldırganlığını işçi sınıfı ve ezilenler lehine frenlemeye olanak tanıyordu, bugünkü koşullar buna imkan tanımıyor. Dünkü burjuva solcu “sosyal devlet” ya da “ulusal kalkınma”dan bahsettiğinde bunun bir karşılığı vardı, bugün yok. Dün, “devrim mi, reformcu ilerleme mi?” seçeneği yürürlükteydi, bugün “reform seçeneği” yürürlükten kalkmış durumda.

Öyle görünüyor ki, Ufuk Uras bu yeni realitenin, dünyadaki değişimlerin farkında değil, geçmişin gölgesinde yaşamaya devam ediyor.

2010’da aynı gölgede yatıyordu. O günlerde de “yenilikçi, gerçekçi sol”culuk adına, kendince dalga geçer havalarında “Günümüz dünyasının piyasası, küresel piyasası salı pazarı değil ki, kaldırıyorum diyebilesin” diyordu. Oysa farkında değildi, bugünkü dünya piyasası tam da “salı pazarı” olma özelliğini kaybettiği için ortadan kaldırılacak hale gelmişti. Günümüz dünya piyasası birkaç yüz dünya tekelinin kontrolü altındaydı. Bu bir kaç yüz dünya tekeli para-üretim-ticaret sürecine, bir başka deyişle sermaye üretim sürecine dünya çapında hakim hale gelmişti. Bunlara el koymak, toplumsal mülkiyet altına almak dünya piyasasına el koymak anlamına geliyordu. Oysa “salı pazarı”nın geçerli olduğu bir kapitalizmde istense de dünya piyasasını bırakın, ulusal piyasayı dahi kısa süre içinde kaldırmak olanaklı değildi. Çünkü üretim araçlarının merkezileşme ve emeğin toplumsallaşma düzeyi henüz geriydi, milyonlarca “bağımsız” küçük üretici ve kapitalist piyasada cirit atmaktaydı ve ekonomiler esasen ulus devlet niteliğindeydi. Bu edenle sosyalist bir devrimle iktidarı ele geçirseniz bile ancak sınırlı düzeyde üretim aracını toplumsal mülkiyet altına alarak sosyalist inşaya girişebilir, uzun bir süre küçük ve orta üreticilerle bir arada yaşamak zorunda kalırdınız. Üretimin nesnel gelişme düzeyi bu kadarına el veriyordu. Kuşkusuz bugün de, dünya piyasasına bir kaç yüz tekel hakim olsa da milyonlarca küçük ve orta üretici varlığını korumaya devam ediyor. Ne ki bunlar artık “bağımsız varlık”lar değil, bir zincir şeklinde küçükten büyüğe doğru bir üsttekine bağımlı yapılardır. Üretimin ve dolaşımın toplumsallaşma düzeyi öyle bir raddeye varmıştır ki, “belirleyici üretim araçlarına el koymak” hemen hemen “piyasaya el koymak”la eş anlamlı hale gelmiştir.

Kısaca şöyle söylemek mümkün: Biz piyasayı kaldırmayacağız, onu tekelci sermaye kaldırdı zaten, biz tekelci sermayeyi kaldıracağız. Üstelik “planlı ekonomi”ye filan da geçmemize gerek yok. Gerek yok çünkü bugünkü dünya tekelleri planlı ekonomi uyguluyor zaten. SSCB’nin 5 yıllık planlarından çok daha kapsamlı planlar bunlar. Ufuk Uras bunların farkında olmasa da durumu kavrayanların sayısı artıyor. “Kapitalizm Hakkında 21 Şey” adlı kitabında, “Zannedilenin aksine, kapitalist ekonomilerde komünistlere göre daha çok planlama vardır” diyen Ha Joan Chang, bunlardan biri. (17 Aralık 2013, aktaran Yaman Törüner, Milliyet)

Tam da Marks’ın ifade ettiği gibi bugünkü sermaye egemenliğinin altında, sermaye tekelinin bağrında, bizzat tekelci sermaye tarafından koşulları oluşturulan yeni bir üretim tarzı fışkırıp boy atmaktadır. Ama “sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı (haline gelmiştir). Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaş(mıştır).” (Marks, Kapital C. 1, Sol Yayınları sf. 727) Bir kez bu noktaya ulaşıldı mı kapitalist kabuğun parçalanması kaçınılmaz hale gelir. “Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler, mülksüzleştirilirler.” (Marks, age.) Bu, 20. yüzyılda bir çok ülkede denemesine girişildiği gibi uzun, sancılı bir süreç olmayacaktır. Çünkü üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması öyle bir düzeye ulaşmıştır ki, “birkaç gasp edicinin halk yığınları tarafından mülksüzleştirilmeleri ile” (Marks, age.) yeni üretim tarzının egemenliği kısa sürede gerçekleştirilecektir.

Ufku dar olanın perspektifi kör olur.

Ufuk Uras, geçmişin gölgesinde yatmaya devam edecek mi hala?

* Atılım Gazetesi’nin 27 Aralık 2013 tarihli 96. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 27 Aralık 2013, Cuma 14:58
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Teori