Asla hizaya gelmeyeceğiz!

Asla hizaya gelmeyeceğiz!

Av. TOLGA ÇAKIR

Ankara’da mevsim yazdı. Kızılay’da bir avukat, meydanda polise ders veriyordu. Had bildiriyordu desem, yanlış söylemiş olmam. “Siz hukuka aykırı davrandınız diye insanlar vazgeçmez yaptıkları işten” diyordu polislere. Onbeş yıllık bir avukattı. Ben de az değildim hani. Nerden baksan on yıllık bir hukuk öğrencisi. Böyle tanıdım Selçuk Kozağaçlı’yı. Elinde megafon, polise ders veriyordu. Dik duruşlu, pos bıyıklı bir avukat. Tanıştığımda ise Kandıra’da –kendi deyişiyle- kapatılmış bir avukattı. Yine dik duruşluydu ama bu kez sakallı.

Kandıra’daki son görüşmemizde uyarmıştı Selçuk Ağabey, gelmeyenlerin çok şey kaçıracağı bir duruşma olacak, demişti. Öyle de oldu. Aralık ayının 24’ü ile 26’sı arasındaki üç günde Silivri’de olamayanlar gerçekten çok şey kaçırdı. Devrimci avukatların dik duruşlarını kaçırdılar. Her birinin “sunumları” ile verdikleri dersleri kaçırdılar.

Selçuk Kozağaçlı’nın 21 Ocak 2013 günü sabaha karşı dediği gibi “nasıl savcılık, yargıçlık yapılacağının gösterildiği” bir duruşmaydı. Ve elbette nasıl avukatlık yapılması gerektiğini de görmüş olduk üç gün boyunca. Bir avukat olarak, birçoğumuzu şu sancı sarmıştı eminim: Devrimci avukatlar çıtayı bu kadar yükseltmişken, bundan sonra avukatlık yapmak gerçekten çok zor olacaktı.

Üç gün süren yargılamada devrimci avukatların sunumları bir cümleyle özetlenecek olursa bu, yazımın başlığı olarak da seçtiğim “asla hizaya girmeyeceğiz” cümlesi olacaktır. İlk sunumu yapan Selçuk Kozağaçlı henüz konuşmasının başında Kafirun Suresi’nden alıntı yaparak “Asla sizin taptıklarınıza tapmayacağım” demiş ve dik bir devrimci duruş sergileneceğinin ilk işaretini vermişti. Üç gün süren dava boyunca, Halkın Hukuk Bürosu’nun tüm avukatları bu dik duruşu sergilediler. Tüm müvekkillerini, avukatlık yaptıkları tüm işleri, inandıkları tüm değerleri ve tüm dostlarını sahiplenerek sergilediler dik duruşlarını. Devrimci avukatların sunumları savcı ve yargıçların ve onların nezdinde işkencecilerin, katillerin suratlarına bir tokat gibi inip durdu sıklıkla. Mahkeme heyetine, savcı ve yargıçların diktatörler karşısında sürekli sinik kaldığını hatırlatıp, devrimci avukatların ise tutsak edilseler bile diktatörler karşısında sinmeyeceklerini bildirdiler.

Birçok siyasi davada görmüşüzdür, duymuşuzdur. Devrimciler sıklıkla, şehitlerini sahiplendikleri için, şehitlerinin cenazelerine, anmalarına katıldıkları için suçlanadururlar. Devlet anlayamaz bir türlü, kendisinin düşman gördüğü kişilerin halk tarafından sahiplenilmesini, anlayamaz bu ülkenin sosyalistlerinin de ritüelleri olduğunu. Bu davada da elbette cenazeler çok büyük bir sorundu ve Selçuk Ağabeyin deyişiyle en ciddi suçlama da bu cenazeler mefhumuydu. Ama şunu unutmuştu savcı ve yargıçlar, bizler ölülerin avukatlarıydık. Bizler; Rojava’da şehit düşen Serkan Tosun’u da, İstanbul’da şehit düşen İbrahim Çuhadar’ı da çok sevmiştik. Gülsuyu’da çetelere direnirken şehit düşen Armutlu’nun yiğit çocuğu Hasan Ferit’in acısı hala yüreğimizi kavurmaktaydı. Bizler sık sık Gazi Mezarlığına yolu düşen avukatlardık. Şöyle uyardılar heyeti halkın avukatları: Bizi, iki müvekkilimizi toprağa vermekle suçluyorsunuz. Yanlış yapıyorsunuz. İki değil, biz üç yüz kişiyi gömdük Ulucanlar’dan bugüne kadar.

Evet, devlet –ki yüzde 99’u Müslüman bir halka sahip olduğu iddia olunur- hiçbir dine, vicdana sığmayan katliamların failidir. Ve tam da bu noktada muktedirlerin dinini de sorgulamak gerekmektedir. Bu sorgulamayı da gayet iğneleyici bir şekilde yaptılar, Halkın Hukuk Bürosu avukatları. Şöyle dediler: Bizim dinden anladığımız ezilenlerin feryadı olmasıdır. Siz ne anlıyorsunuz bilmiyoruz. Biz Ebu Zerr ile, Simavna Kadısı ile aynı dine mensubuz. Sizlerse İsa Mesih bugün dirilip gelse, onu bile terörist diye tutuklarsınız.

Bizim de hiç şüphemiz yok, evet, devlet İsa Mesih’i dahi tutuklardı. Zira, devletin kendisinin adaletle bir sorunu var. Dinlerin çıkış nedeni olan fakirler ve ezilenlerle sorunu var çünkü devletin. Ve devletin halkıyla olan bu mücadelesinde her zaman bir “Roma Valisini” bulacağını da biliyoruz. Bu vali kimi zaman Joseph Fouche olacak, kimi zaman Mehmet Ekinci olacaktır. Ama her daim devletin yanında ama mutlaka halka düşman birisi bulunacak; her saniye ezilen halktan bir kişi ölmeye devam edecektir. Bunlar kadar geçerli bir diğer gerçek ise ezilen halkın yanında mutlaka bir devrimci avukatın olacağı gerçeğidir. Hak savunuculuğunu adliye koridorları ile sınırlandırmayan bu avukatlar, sokakta, fabrikada, meydanlarda her zaman halkının yanında yer almıştır, bundan sonra da yer alacaktır. İddianamenin hedef aldığı şey de zaten bu devrimci avukatlık pratiğidir. Şu bilinsin, ne kadar hedef alınırsak alınalım, egemenlerin istediği şekilde değil, müvekkillerimizin ihtiyaç duyduğu şekilde avukatlık yapmaya devam edeceğiz.

Üç gün süren dava boyunca, halkın avukatlarının özellikle üzerinde durduğu hususlardan birisi de hukuk devleti denilen şeyin aslında helvadan yapılma put olduğuydu. Ve bu put, egemenlerin acıktıkça yedikleri bir put idi. Biz sosyalistler bu putu çok iyi biliriz. Nazilerin de, günümüz hükümet partisinin de bu putun arkasına sığındıkları bir düzenle mücadele ettiğimiz şanlı bir tarihimiz vardır. Ve biliriz ki bu putun anayasal düzeni içerisinde verilen tüm haklar soyuttur ve bu putu kıran nice yoldaşımız tutsak edilmiştir. “Anayasa devletin korsesidir”. Fakat biz şunu da görmekteyiz, devletin fazla kiloları artık bu korseyi de epey zorlamaktadır.

Peki devrimcilerin müdafiliğini yapmayı tercih eden avukatlarken bizler ve fakat devlet tarafından avukat olarak görülmüyorken, sistemle ilgili bu kadar çok sıkıntımız varken niye avukatlık yapıyoruz? Birçok nedeni var bunun. Birincisi Yoldaş Lenin’in sözünü tutuyor, artistlik yapmıyoruz. İkincisi ve önemlisi, hak mücadelesi vermek gibi bir şiarımızın oluşu. Nazım Hikmet’in dediği gibi, bizler sıra neferleriyiz. Bir büyük mücadelenin birer parçasıyız. Tutsak düşebiliriz. Ama bu mücadeleyi sürdürecek birileri çıkar gelir, bayrağı alır ve devam eder kavgaya. Bürolarımız açık kalır. Ezilenlerin ve halkın hukuk mücadelesi devam eder. Biz de, bizden sonra gelecekler de asla hizaya gelmezler. Asla, uslu avukatlar olmazlar.

Beş meslektaşımız, beş yoldaşımız, beş sıra neferinin tutsak kalmasının sıkıntısını hissediyorsak da yüreklerimizde hala, üç günün sonunda haklılığımıza olan inancımız pekişmiş bir şekilde ayrıldık Silivri’den. Onurluyduk. Kıvanç doluyduk. Doğru söylemişti halkın avukatları; “Hangi avukat Deniz Gezmiş’in, Güler Zere’nin, Engin Çeber’in avukatlığını yapmaktan gurur duymaz ki.” Bizler de büyük bir gurur yaşıyoruz sayelerinde. Devrimci avukatların müdafiliğini üstlenen 3086 avukattan biri olmanın haklı gururunu yaşıyoruz.

Bakırköy ve Kandıra’daki tüm devrimci avukatlara selam ile bitiriyorum yazımı. Selçuk ağabey, Taylan, Ebru, Barkın, Günay! Sizler içeride, bizler dışarıda devam edeceğiz hak mücadelesine. Yürüyeceğiz üstüne üstüne fırsatçının, fesatçının, hayının.

Fakat Selçuk Ağabey dediğin doğru galiba. Allah bizi kurtarsın!

* Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatı

** Atılım Gazetesi’nin 10 Ocak 2014 tarihli 98. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 10 Ocak 2014, Cuma 18:09
Kategoriler: Haberler, Politika, Sizlerden