Adalet, adaletsizliğin olduğu yerde başlar

Adalet, adaletsizliğin olduğu yerde başlar

GULAN ÇAĞIN KALELİ

Önce kadın ve çocuklar diyorum; yıllar süren savaşın en büyük tanıkları, acının taşıyıcıları…

28 Aralık’tan birkaç gün önce çıktık yola. Katliamın ikinci yıl dönümüydü ve ben ilk kez gidiyordum Gülyazı (Bêjuh) Köyü’ne, içimde geç kalmanın verdiği utançla.

Hep “ne yapabiliriz?’’i konuşur dururuz ya hani, bazen milyonlar olsak dahi saramayız ya yarayı, işte o an sadece “Birlikte kanasak dahi olur”u düşünmeli insan. Sonra görüyorsun ki yara ne kadar derin olursa olsun, aslında sadece dinlemek bile iyi geliyor karşıdakine. Özür diliyorsun usulca, “Biz her gün bu acının içindeyiz, sürekli birbirimize anlatıp yeniden yaşıyoruz. Aslolan bunu başkalarının bilmesi” cevabını alınca, yaşamda ufacık bir umuda tutunmayı bilen bu koca halkın alçakgönüllülüğü altında eziliyorsun.

Dağların güvenle sardığı dar yollardan geçiyoruz. Öyle coğrafya dersinde ezber edilen kıyıya paralel yahut “dik” diye başlayan cümlelerin içinde geçen dağlardan değil; dağları mücadeleye paralel, işte tam da bu yüzden coğrafya derslerinde bir satır cümleye sıkıştırılanlardan değil, koca bir tarihe konu olan dağların arasından geçiyoruz. Sonra aklıma Roboskî’nin kadınları ve çocukları geliyor. Yola çıkmadan onların hikayelerine ortak olmak istediğimi söylemiştim bir arkadaşıma. Bu yol sadece onlar içindi. Savaşın, katliamların özneleri olan, ama hissettikleri hiçbir yerde yazmayan kadın ve çocuklar. Savaş içinde bir savaştı onların yaşamı. Erk’ler savaşının ortasında gösterdikleri duruştu en güçlü silahları.

Köye vardığımızda, sonradan benimle hiç üşenmeden yarım saat cami kapısında bekleyecek olan, hoş sohbetiyle ve kararlı duruşuyla umut olan Kadri’yi görüyorum. Katliamda yaşamını yitiren Şervan Encü’nün kardeşi Kadri’yi… Aracın kapısını açar açmaz ilk cümlesi, “E, haydi bize gelecek olanlar?”dı. Kadrilerin evine geçiyoruz. Sanki daha önce çoğu kez gelmişim hissine kapılıyorum. Benimle beraber öncesinde çok kez Gülyazı’ya gelen arkadaşlarıma bakıyorum ve zamanla onların, ailelerle ilk günkü samimiyetlerine ortak oluyorum. Kadri’nin hikayesine, ertesi sabah evlerinin bahçesinde konuşurken ortak olacaktım. Katliamda kaybettiği ağabeyini anlatırken, “16 yıllık hayat arkadaşımı kaybettim ben abla” diyordu.

Akşam yemeğinden sonra mutfağa geçiyorum ve 14 yaşında, tüm evi çekip çevirebilen, dirayetine hayran kaldığım Kadri’nin-Şervan’nın kardeşi Ceylan’la tanışıyorum. “Hoş geldiniz abla, adın ne?” diyor. Adımı söylüyorum. “Senin de mi acın var abla?” diyor. “Neden?” diye soruyorum. “Hiiiç. Buraya acısı olmayan gelmez de o yüzden” diyor.

Susuyorum. Katliama dek adını dahi duymadığımız bir köydü burası. Sadece burada doğup büyüyenin ismini bildiği bir köy. “Kim bilir” dedim içimden, “Adını ve yaşantısını bilmediğimiz daha nice köy var”.

Daha sonra Ceylan’la mezarlık yolunda karşılaşıyoruz . Üzerinde ağabeyinin fotoğrafının basılı olduğu t-shirt vardı. Beni görünce atladı pikabın arkasından. Birlikte yürümeye başladık. Ara yollardan geçtik, kartopu oynadık. Tebessüm etmesi bile çok özeldi, buna tanık olmaktı en güzeli; çünkü o gün tarih 28 Aralık 2013’tü. Sonra perşembe sabahı Ceylan’ı yine ağabeyinin mezarı başında gördüm. Tüm aileler her perşembe mezarlıkta toplanıyordu. O gün Ceylan’ın elinde bir tepsi tatlı vardı. Önce bir sürü bardağı dizdi mezarın yanı başına. Teker teker meyve suyu doldurdu bardaklara. Tatlıyı kesip dağıttı. Bir yandan gözleri dolu doluydu, öte yandan elindekileri dağıtıyordu. Mezara ilişti gözüm. Ağabeyinin doğum tarihi 1 Ocak’tı…

Sonra Uğur geldi yanıma. Roboskîlilerin “Şev a tarî (Kara gece)” olarak tanımladıkları, 2011 28 Aralık gecesi ağır bombardıman sonucu vahşice katledilen 34 kişiden Nadir Alma’nın kardeşi… O, heyecanlı konuşmasıyla dağıttı sessizliği, “Abla, ağabeyimin mezarını gördün mü sen?” Yürüdük birlikte, Uğur’un ağabeyinin mezarını ziyaret ettik. Sonra “Bak abla” dedi, “Ağabeyim bununla öldürüldü”. İşaret ettiği yöne baktım. Havan mermisini gösteriyordu. “Babamlar…” dedi, “Ağabeyim ve arkadaşlarını katıra yüklerken bunu da getirmişler oradan”. Sohbet etmeye devam ediyoruz Uğur’la. Ağabeyi ona hep ‘Oku, bizim kaderimizi yaşama’ dermiş. “Abla ben öyle öykü, masal türü kitaplar okumuyorum. Siyasi kitapları daha çok seviyorum. Özellikle devrimcilerin yaşamlarını anlatan kitaplar çok etkiliyor beni” diyor. “Devrimci kim Uğur?” diyorum. “Halkı için savaşan kişi, abla” diyor. Gözlerinin içi pırıl pırıl.

Çıkıyoruz mezarlıktan… O gün başka bir eve misafir oluyoruz. Gurbet’le tanışıyorum. Gurbet de, katliamda yaşamını yitiren amcası M. Ali Tosun’un toprağa gömülmesine şahit olmuş. Henüz 6 yaşında. Amcasıyla ilgili konuşuyoruz. “Amcam öldükten sonra iki ay boyunca sadece onun eşyalarına sarılıp onun uyuduğu yerde uyudum” diyor. O gece Gurbet’le beraber uyuyoruz. Amcalarımız, ayrı zamanlarda ve ayrı hikayelerde yaşadıklarımızın ortak noktası oluyor. Altı yaşındaki acı ile yirmi beş yaşındaki acı birbirine değiyor o gece. Sarılıyoruz.

Ertesi gün Gülyazı’dan Roboskî’ye geçiyoruz. Seyhan Encü ile tanışıyoruz orada. Seyhan; o gece okul harçlığı için sınıra giden, ailesinin hala (!) yolunu gözlediği Karker Encü’nün kardeşi. Seyhan konuşurken hep yere bakıyor. Bir ara dış kapıya çıkıyoruz. İki avucumun arasına alıp başını, kaldırıyorum. “Seyhan, bu güzel yüzü niye bizden saklıyorsun yahu?” diye soruyorum. “Abla…” deyip utanıyor ve yeniden yere bakıyor. Seyhan, katliamdan sonra okulu bırakmak isteyenlerden sadece bir tanesi. “Neden?” diye soruyorum. “Akşam okuldan dönerken mezarlığın oradan geçiyorum abla. Hava kararmış oluyor. Ağabeyim ve arkadaşları gözümün önüne geliyor. Ben o günden sonra karanlıktan çok korkuyorum” diyor.

Şimdiye dek karanlıklar arkasına saklamaya alışmış devlet, yarattığı karanlık ile çocukları da o kara deliğe çekmek istiyor. Ama bizler, zifiri karanlık dahi olsa ellerimizdeki meşalelerle tutmuştuk bu köyün yolunu. Devralmıştık ışığı, devredecektik Roboskî’ye…

Seyhan’la sohbetimize devam ettik. Bir arkadaşımın yardımıyla Seyhan’ın yüzündeki gülüşünü ve içindeki o haklı öfkesini yakaladık. Üçümüz de oradan tutunduk yaşama. Babasının, ağabeyinin kaderini yaşamaması için bu öfkeyi kendi lehine çevirebileceğinden bahsettik. Umut dolu baktı bize. Konuşmanın sonunda, avukat olmayı ne kadar düşlediğini söyledi. “Biliyorum o vakte kadar katliamın üstünü örtmek için her yolu deneyecekler ama ben yetişeceğim” dedi.

EMİR KOMUTA ZİNCİRİYLE ‘KUSURSUZ KATLİAM’

Haklıydı Seyhan. Roboskî dosyası askeri yargıya taşınmış ve takipsizlik kararı verilmişti. “Kusursuz operasyon”, iktidarın emir-komuta zincirindeki yargısı ile tescillenmişti. Her fırsatta tek’leyen iktidar, tüm kurumları ile yine tek elden Roboskî halkının iradesini kırmaya yönelik kararlar çıkarmaya çalışmış ancak başaramamıştır, başaramayacaktır. Çünkü; Roboskî, adalet arayışının ve mücadelenin sembolü haline gelmiştir. Devletin Roboskî’de gerçekleştirdiği katliamın temelinde ne kadar politik sebepler olsa da, Roboskî halkının duruşu bu sebeplerden daha politiktir! Roboskî halkı yıllarca üzerindeki hiçleştirme, yok sayma, biat ettirme veya yok etme politikasına karşılık, artık olayları derinlemesine tahlil eder hale gelmiştir. Kürt halkı, yıllarca katliama uğramıştır. Doğru. Kürt ana-babaları evlatlarının parçalarını toplamışlardır. Doğru. Kürt halkı yeri geldiğinde evladının sadece bir mezarı olsun istemiştir. Bu da doğru. Ama artık Kürt halkı kendine kader olarak biçilmeye çalışan bu sistemi alaşağı etmek için ayağa kalkmıştır. Roboskî’ye gidip kendini AK’lamaya çalışanlara asıl sorulması gereken soru şudur:

Bir F-16’nın 1 saatlik uçuş maliyeti 25.000 $ ve bu F-16 mühimmat dolu olduğu takdirde masraf 65.000’e çıkıyor. Şimdiye dek devlet, Kürdistan coğrafyasına bomba, imha ve katliamlar dışında bu paraları harcamış mıdır? Bir operasyon için milyon dolarlar harcanırken, Roboskî halkına sınır ticareti dışında başka imkan bırakmayan devletin ta kendisidir. İşte Roboskî’nin direngenliği, kararlılığı tam da bu noktadan doğmalıdır. Artık her kim, Kürt halkı ve onun yaşadığı acı üzerinden siyaset yapmaya kalkışırsa, Roboskî’deki bu kararlı duruş ve bilinçli adalet arayışı ile karşılaşmalıdır.

Sonrasında Selma ile tanıştım. Selma’da Nadir Alma’nın kardeşi… En az kardeşi Uğur kadar adaletin kovalayıcısı. Konuşmalarından ne kadar kararlı ve hırslı bir genç kadın olduğu anlaşılıyor. Katliamdan sonra köydeki çocuklar ya gazeteci ya da avukat olmak istiyorlar. Aslında bu istekleri bile Roboskî’yi anlama ve son süreçteki gelişmeleri anlamlandırma ve herkesin kendine pay etmesi gereken eleştirileri gösteriyor. İşte tüm bunların yanı sıra 17 yaşındaki genç bir kadın, “Ben yazar olacağım” diyor. Kalemi ile kendilerine biçilmiş “kaderi” değiştirebileceğinin kararlılığı ile… Kaleminin kurtuluşu Selma’yı, Selma’nın kurtuluşu ise o ve onun yaş grubundaki gençlerin kurtuluşu olacak. Çünkü bu köy, belki de ilk kez böylesi bir genç kadının kararlılığına tanık olacak.

Ve 31 Aralık… Ülkenin yeni bir yıla, yeni umutlarla girme adına hummalı bir koşuşturma içine girdiği gün. O gece köye derin bir sessizlik hakim idi.

31 Aralık gecesi Cahide Encü ile tanıştım. O’ndan söz ederken, O’nu hala yaşıyormuşçasına anlatan Cemal Encü’nün ablası Cahide… Televizyondaki yılbaşı hazırlık görüntülerine takıldı gözümüz. Sessizce çıktı odadan. Arkasından çıktım ben de. Başka bir odaya geçtik. Ağlıyordu. “Kardeşim…” dedi. “Öyle batıdaki gibi bir kutlama olmaz bizim buralarda ama kardeşim ve arkadaşları her yılın sonunda köyün gençleriyle toplaşır gelirlerdi bize. Gelirken meyve suyu ve çerez alırlardı. Gece boyunca şakalaşırlar, evi şenlik yerine çevirirlerdi. O halleri gözümün önünden gitmiyor. Daha da acısı ne biliyor musun? İki yıl önce tam da bugün, bizler 34 kişinin parçalarını daha yeni toplamış ve mezara gömmüşken, ağıtlarımız devam ederken, öte yanda insanlar yılbaşını kutluyordu. Nasıl canımızı yaktı bir bilsen” diyor.

Siyahlar içinde dudakları titreyen, gözleri dolu dolu olan kadına bakıyorum. Öte yandan batıda yıllarca tanık olduğum 31 Aralık’ı düşünüyorum ve fanusa kapatılmış binlerce insanı… Koca bir taş alıp elime fırlatmak istiyorum camdan korunaklı (!) yaşamlarına. Sarsmak istiyorum hepsini, “Çıkın kapatıldığınız sunî dünyadan, gerçek burada” diye bağırmak istiyorum. Ne klasik dilekler ne de kendini bu dileklerden ayrı tutmak için içine bir-iki politik dilek serpiştirenler, hafifletmiyor içimdeki ağırlığı.

Direniş mi?

Roboskî devlete karşı direniyor.

Umut mu?

Geçen iki yıla rağmen Roboskî’yi unutturma çabalarına karşı bu halk her geçen gün umudu besleyip mücadelelerini adalet arayışı ile büyütüp harmanlıyor.

Barış mı?

Savaşın içinde olan koca bir halktan daha çok kim isteyebilir ki barışı?

Demem o ki; bu dilekleri 2014’e havale etmek yerine, 2013’ün 31 Aralık’ında bu dilekleri yaşayan ve yaşatanlarla olunmalıydı. Olunmalı!

Cahide ve onun gibi kadınlar iki yıldır siyahlar içinde. Hemen hemen hepsi aynı şeyi söylüyor; “Eskiden bayram yeri gibiydi buralar, kadınlar rengarenk giyinirlerdi” diyorlar. “Şimdi her sabah kalkıp renkli kıyafetlerimize baktığımızda, değil o kıyafetleri üstümüze geçirmek, görmek dahi istemiyoruz” diyorlar. “Belki” diyorlar… “Belki bir gün… Failler ortaya çıkarılıp yargılandığı gün, yüreğimize az da olsa su serpildiği gün… Eskisi kadar renkli olamasak da şimdiki kadar koyu da olmaz renklerimiz”.

Bizler de, Roboskîli kadınların üstlerindeki siyah kıyafetlere rağmen başlarındaki beyaz renge, çocukların katliama rağmen emin adımlarla tabura yürüyüp, katilleri kendi elleriyle yargılayacaklarına olan inancımızla, 14 yaşındaki çocukları “sınır ihlali” gerekçesiyle mahkeme koridorlarında yıpratmaya çalışan devletin “adalet sistemi”ne değil; kendi ellerimizle öreceğimiz bir adalet sistemine olan inancımızla çıktık yola.

ROBOSKÎ MÜZESİ SALT BİNADAN İBARET OLMAYACAK

2011 yılında, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun Roboskî halkı ile yaptığı görüşmeler sonucunda çağırıcısı oldukları Roboskî Müze Projesi; mimarları, farklı siyasetleri, dernekleri, sivil toplum örgütlerini bir araya getirdi. Böylelikle şimdiye dek yaşamını muhalif çizgide sürdüren, vicdan ve adalet arasındaki köprüyü kurabilmiş, en temel talebi yaşam hakkı olanlar; farklılıklarıyla bir araya gelip, Roboskî gömleğini üstlerine giyerek ortak bir paydada buluştular. Roboskî Müzesi, bu girişim aracılığı ile Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında meydana gelen tüm hukuksuzlukların ortaya çıkması için çabalayan, adalet kavramını yeniden şekillendirmek için “adalet, adaletsizliğin olduğu yerden yükselir” şiarı ile çıktı yola. Öte yandan, bu girişimin batıdan doğru Kürdistan coğrafyasında bir yapı inşa etme fikri de önemli olan başka bir noktadır. Böylelikle, ezilen tüm halklar temelinde bir köprü kurulmuş olacak ve yıllarca “Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” şarkılarıyla büyütülen nesil için Roboskî Müzesi bir uyanış olacaktır.

Elbette bu yapı, salt bir binadan ibaret olmayacaktır. Çünkü bu müze nihai amaçlar için sadece bir araçtır. Roboskî Müzesi aracılığı ile oraya gidenler katliamın asıl yüzü ile tanışacak, sorgulayacak, dokunacak ve yaşayacaktır. Müzede, katliamda yaşamını yitirenler için inşa edilecek yerlerin yanı sıra, Roboskî’de yaşayan çocuklar ve gençler için yeni bir yaşam alanı inşa edilmesi planlanıyor. Bir yandan 34 kişinin ruhu diri tutulmaya çalışılırken, öte yandan devam etmekte olan yaşamlara da can suyu olma amacını taşıyor. Kısaca, Roboskî Müze yapımının tamamlanması bir sonu değil, aksine yepyeni bir başlangıcı ifade ediyor.

Roboskî halkı, hemen yanıbaşlarındaki tabura yüzlerini dönüp seslerini duyurabiliyor. Mücadelelerine devam ediyor.

Eksik olan, bizim Roboskîli ailelerin sesini batıya taşıyamıyor oluşumuz. İşte bu eksikliği giderebildiğimiz gün, belki o gün…

Kadri, daha da güçlü ve cıvıl cıvıl çıkaracak sesini. Kim bilir belki Ceylan’ın her 1 Ocak’ta daha da az yanar yüreği. Seyhan, zifiri karanlık dahi olsa okuluna devam eder. Selma’nın hikayelerinden okuruz Roboskî’yi, Cahide siyah kıyafetlerini dolaba kaldırır, eski renklerine bürünür belki. Ve kim bilir devrim tarihi, babasının kaderini reddedip kendi ve birçok çocuğun kaderini değiştiren bir devrimciye tanık olur; Uğur Alma yazar kitaplar. Tam da bunların gerçekleştiği gün, o müzenin başında tüm köyü aydınlatan 34 yıldız parlar. Kim bilir?…

* Atılım Gazetesi’nin 24 Ocak 2014 tarihli 100. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 30 Ocak 2014, Perşembe 16:48
Kategoriler: Haberler, Kardeşçe, Makaleler, Politika