Başkaldırı günlerinde

Başkaldırı günlerinde

Bu satırları, Berkin Elvan’ın şehit düşüşüyle sokaklara çıkan halk kitlelerinin hesap sorma kararlılığının ortasında yazıyoruz. Demokratik halk hareketi, hiç kuşkusuz Haziran ayaklanmasından bu yana en büyük kabarışını yaşıyor. 15 yaşında bir gencin polis tarafından hunharca katledilmesi, milyonların yüreğinde büyük bir öfke patlamasına dönüştü. Kitle hareketinin böylesine büyük bir kabarmanın içinde, politik durum ve gelişmelerin yönü üzerine düşünmek, öncülük rolünü yerine getirmenin ön koşulu olarak özel bir önem kazanıyor.

ÇİFTE KRİZ

12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle kurumsallaştırılan yarı askeri faşist diktatörlük rejimi, 1990’larda Kürt ulusal devriminin patlak verişi ve Batı’da işçi-emekçi mücadelelerinin gelişimi ile krize saplanmıştı. Komünistler 1990’larda, bu krizin karşısına “Kürdistan’da patlak veren devrimi Batı’da ikinci bir cepheyle tamamlamak” ve birleşik devrimin zaferine yürümek formülüyle çıktılar. 1995-’96’da Batı’da da bir devrimci kabarış yaşandı. Ancak 28 Şubat darbesi, Öcalan’ın esir edilmesi, 19 Aralık katliamı gibi gelişmelerle devrimci seçenek güç yitirdi. Faşist rejimin krizine, Avrupa Birliği patentli burjuva “değişim” programıyla çare arandı. AKP, bu arayışın bir ürünü olarak hükümete gelmişti. İşte bugün yaşanan güncel hükümet krizinin arka planında böylesine derin bir rejim krizi tarihselliği bulunmaktadır. 2002-’14 döneminin siyasal gelişmeleri, faşist rejimin krizine burjuva “değişim” programıyla bir yanıt üretilemeyeceğini çarpıcı biçimde kanıtlamıştır. Faşizmin karşısında tek gerçek seçenek, halk devrimi ve işçi-emekçi halk iktidarıdır.

2010 referandumuyla birlikte Cemaatle etkin bir ittifak kurarak iktidarlaşan ve MGK dahil faşist rejimin bütün kurumlarında hegemonya kuran AKP, gerçekte eski rejimi dönüştürmedi, ona sadece hakim oldu. Fakat tümüyle çürümüş ve kokuşmuş bu rejimle kaynaşan AKP iktidarı da kısa sürede derin bir krize saplandı. Politik İslamcı iktidar bloku çatladı. AKP ile ortağı Cemaat arasında şiddetli bir kavga patlak verdi. Bu koşullarda Erdoğan, yeniden MGK’nın askeri kanadına sığınmaya, generaller partisiyle yeni bir anlaşma yapmaya mecbur kaldı. MGK’da yapılan bu yeni sözleşmenin çerçevesi şudur: Devletin içinde bulunduğu mevcut buhran karşısında hapisteki bütün kontrgerilla unsurları tahliye edilecek; karşılığında ise generaller Cemaatin ezilmesine aktif biçimde katılacaktır.

Sözde “demokratikleşme” paketi ile Ergenekoncu katillerin salıverilmesi, işte böyle bir uzlaşmanın ürünüdür. Bir yandan, devlet içindeki (dün etkisizleştirilmiş) MHP’li ve Kemalist kadrolar yeniden etkin görevlere getirilmekte, diğer yandan Veli Küçük vb. dün AKP iktidarıyla yaşadıkları çatışma nedeniyle hapsedilmiş bütün kontrgerilla şefleri tahliye edilmektedir. MGK’nın askeri kanadı yeniden güç ve inisiyatif kazanmaktadır. Türk egemen sınıfları, artık politik koşulları belirleme yeteneğini yitiriyor. Ne iktidar blokunun çatırdamasını ve çöküşünü durdurabiliyor, ne yerine bir iktidar alternatifi hazırlayabiliyor, ne de Haziran isyanıyla kitlelerin süreklilik kazanan direnişini kırabiliyorlar.

KONTRGERİLLA AKTİFLEŞTİRİLİYOR

Ergenekoncuların salıverilmesi ve Tayyip Erdoğan’ın generallerle MGK’da sağladığı mutabakat, yeni bir iç savaş stratejisinin habercisidir. 30 Mart seçimleri öncesinde, ama özellikle de seçimlerin ardından siyasal saflaşmalar ve çatışmalar görülmedik keskinliğe ulaşacaktır. Antifaşist mücadelenin de yükseleceği bir döneme girdiğimizi anlamak zor değildir. Hapishaneden salınır salınmaz ilk sözü “Kınından çekilmiş kılıç gibiyiz” (D. Perinçek) olanların amaçları ve yöntemleri halklarımızca yakından tanınmaktadır. Ancak Ergenekoncu katillerin ve onların yeni hamisi AKP ve Erdoğan’ın henüz kavrayamadığı, halklarımızın antifaşist direniş gücünün de muazzam boyutlara çıkmış olduğudur.

İşte bu koşullarda kontrgerillanın yeniden aktifleştirilmesi, Türk egemen sınıflarının tarihsel ezberinin yeniden nüksetmesi anlamına geliyor. Teşkilat-ı Mahsusa’dan bugüne, Türk devlet geleneğinin kurucu unsuru kontrgerilladır ve böylesine derin bir kriz anında yeniden devreye sokulması kaçınılmazdır.

HDP’ye pek çok ilde düzenlenen saldırılar açık ki, şu ya da bu partiyi aşan, doğrudan devlet örgütlenmeleridir. Burjuvazinin iç kavgasından devrimci demokratik sonuçlar çıkması ihtimalini bastırmak için kontrgerillanın iç savaş yöntemlerini devreye soktuğunun ön belirtileridir. HDP’nin, arkasındaki toplam devrimci yığınakla birlikte, halkların örgütlü gücünü büyütmek yönünde kazandığı politik zemini kurutmak istiyorlar. BDP’nin yerel seçimlerde Kürdistan’da yeni kentlerde kazanım sağlayacağı daha şimdiden görünür hale gelmiş bulunuyor. HDP ise Batı’da ezilenlere ait bir siyasal alan açarak mücadelenin yükselişinin ön koşullarını hazırlıyor. Anadolu’nun siyasal bakımdan en geri kentlerine bile demokratik mücadeleyi sokuyor. Haziran kitleleriyle Kürt halk kitlelerinin politik etkileşimini ve mücadelede birleşmesini sağlıyor. Enerjisini HDP’yi teşhir etmeye ayıran şoven ve sosyal şoven kişi ve çevrelerin dışında herkes bu gerçekliği açıkça görüyor. Dolayısıyla “devlet aklı”nın HDP’yi saldırı hedefine oturtması, egemenler arasındaki kavgayı sistem içi bir çözümle atlatma çabasının ifadesidir. Bu saldırılar karşısında HDP’nin dik ve kararlı bir duruş sergilemesi, “halkımız kendi güvenliğini kendisi alacak” açıklamasını yapması da son derece değerlidir.

HALK GİRİŞKENLİĞİ VE HALK OTORİTESİ

Mevcut koşullarda devrimci çabanın odaklanacağı ana güzergah, lime lime dökülen faşist rejime yeni bir hükümet aramak değil, halk devriminin koşullarını olgunlaştırmak olmalıdır. Politik koşulları belirleme yeteneği zayıflayan burjuvazinin ve iç kavgayla zayıflayan devlet otoritesinin karşısına her yerde ve her biçimiyle halk girişkenliğinin ve halk otoritesinin biçimlerinin geliştirilmesi, günün önde gelen devrimci görevidir. Rüşvet ilişkilerinin deşifrasyonuyla meşruluğunu tümüyle yitiren Başbakan, Berkin Elvan’ın katliyle tam manasıyla köşeye sıkışmıştır. Fakat burjuva sistem içinde kısa vadede bir alternatifinin bulunmayışına güvenmektedir. Dolayısıyla, bu krize gerçek yanıt, mücadeleci halk kitlelerinin sistemin dışında siyasal kuvvet oluşturması ve biriktirmesi olabilir. Bunun bir ayağı, Batı’da Haziran isyanıyla politikleşen kitlelerin, burjuva parlamenter araçlar dışında, doğrudan demokrasinin araçlarını yaratmasıdır (halk meclisleri vb.) Ki bu tür halk organları asla masa başında veya keyfi olarak kurulamaz ve daima kitlelerin mücadelesinin kabardığı anlarda, bizzat kitleler tarafından kurulur. (Haziran’da doğan park forumları gibi.) Komünist öncünün buradaki rolü, bu halk organlarının içinde yer almak, onları genelleştirmek (yaygınlaştırmak) ve etkin mücadele kararları almaya sevk etmek olabilir. Diğer ayağı ise Haziran kitleleriyle Kürt halk kitlelerinin birleşmesi ve devrimci bir halk seçeneğini meydana getirmeleridir. Sokaklardaki, halk meclislerindeki birlikteliğin oluşturulmasında Haziran kitlelerinin girişkenliği belirleyici olmakta, seçimler cephesinde halkçı-demokratik birlikteliğin sağlanması ise HDP’nin varlığıyla mümkün olmaktadır.

Tunus ve Mısır devrimlerinin birinci dersi, halkların örgütlü politik güçlerinin bulunmadığı koşullarda, isyanların şiddeti ne denli büyük olursa olsun, egemenlerin şu ya da bu bölüğünün örgütlü gücüne dayanarak süreci kendi istediği yöne çevirdiğidir.

Politik depremlerin birbirini izlediği, milyonların siyasete dahil olduğu, kitle mücadelesinde olağanüstü bir yükselişin yaşandığı mevcut koşullarda öncülük görevlerini yerine getirmenin asgari koşulu, devrimci iradenin misliyle büyütülmesidir. Komünist öncü, sınırlı gücüne takılmaksızın, sınırlarını da aşarak, sımsıkı kenetli bir devrim bölüğü olarak, halk mücadelesinin en önüne yürüyecek ve halka mevcut krizin yegane çözümü olarak halk devrimini ve halk iktidarını işaret edecektir.

* Atılım Gazetesi’nin 14 Mart 2014 tarihli 110. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 20 Mart 2014, Perşembe 15:40
Kategoriler: Başyazı, Güncel, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler