Üç tür ayaklanma

Üç tür ayaklanma

ARİF ÇELEBİ –

Nesnel olgular doğrudan, gizli ve tarihsel olarak isimlendirilen ayaklanmaların bundan önceki tüm tarihsel dönemden farklı olarak evrensel düzeyde belirleyici hale gelen çelişkilerin (emek-sermaye, burjuva devlet-halk) çeşitli düzey ve biçimde şiddeti bir dışavurumu olduğunu gösteriyor. Tüm bu ayaklanmalar, henüz kapitalizmin yıkılması ve komünizmin inşası program ve hedefinden uzaktır. Fakat akış bu yöndedir. Ayaklanmaların içinden komünizmin çiçekleri yeşermektedir.

“Tarihin Uyanışı” kitabında* Alain Badiou, üç tür ayaklanmadan söz ediyor; doğrudan ayaklanma, gizli/belirtisiz ayaklanma ve tarihsel ayaklanma. Bunları özetle şöyle ayırt ediyor:

DOĞRUDAN AYAKLANMA

Doğrudan ayaklanma, nüfusun bir kesiminin, neredeyse her zaman devlet zorlayıcılığının şiddetli bir döneminin hemen ardından patlamasıdır. İlk başta, doğrudan ayaklanmanın vurucu gücünü oluşturanlar, özellikle düzenin güçleriyle kaçınılmaz olarak karşılaşan gençlerdir. İkinci olarak, doğrudan ayaklanma, ona katılanların bölgesinde yerelleşir. Bu doğrudan ayaklanmanın belli tek bir yerde kalacağı anlamına gelmez. Tersine, bulaşıcı olduğu söylenen bir fenomen gözlenir; doğrudan ayaklanma yer değiştirme yoluyla değil, taklit yoluyla yayılır. Bir başka deyişle, bir birleşiklik, bütünlük oluşturmazlar. Her biri kendi evinde kalır, ama orada ötekinin yaptığını duyduğu şeyleri yapar. Örneğin, bir göçmen sitesinde, bir emekçi semtinde başlayan bir ayaklanma, benzer dertlerden mustarip bir başka siteye ya da semte sıçrayabilir. “Doğrudan ayaklanmaların öznesi her zaman arı değildir. İşte bu nedenle bu özne ne politiktir ne de ön politik. Doğrudan olduğundan ayaklanma kendi ayaklanmasını yapmayı gerçekten örgütleyemez. Bunun sonucu olarak, nefret edilen sembollerin tahrip edilmesi, kâr getiren yağma, var olanı kırıp dökmekten duyulan saf neşe, barutun neşe verici kokusu, aynasızlara karşı gerilla hareketi arasında gerçekten de meseleyi açıklıkla görmek mümkün olmaz.” Doğrudan ayaklanma, tarihsel ayaklanmaların yolunu açabilir. 2011 yılının başında “Arap devrimleri” denen sürece hareket veren ünlü Tunus isyanı bile en başta (satış yapması yasaklanan ve kadın bir polis tarafından tokatlanan bir seyyar satıcının intiharına tepki olarak doğan) doğrudan bir ayaklanmaydı.

GİZLİ AYAKLANMA

Gizli ayaklanma, isyana meyil gösteren ama henüz pratikte isyan halinde olmayan halk yığınlarının pozisyonunu tanımlar. Pek çok grev, işgal, direniş, gösteri vb. kendi başına ayaklanma olmasa da katılımcılar bir tür yarı ayaklanmacıdır ve bu nedenle bu eylemler tarihsel bir ayaklanmaya dönüşme potansiyeli taşırlar. Örneğin, emeklilere yönelik Sarkozy yasasına karşı halkın başlattığı seferberlik hali gizli ayaklanmacı bir özellik taşıyordu. “Kuşkusuz bir kıvılcım, gösterişli bir karışıklık/olay, şiddetli bir denetimden çıkma, hatta yanlış anlaşılmış sendikal bir parola, söz konusu ‘seferberlik’in çok daha kararlı seyir alması, yerel olarak ve kuvvetli bir biçimde sermaye parlamentarizminin uzlaşmasından çıkması ve en sonunda belirli bir zaman boyunca ele geçirilemez halka ait yerler oluşturulması için yeterli olurdu.”

TARİHSEL AYAKLANMA

1)Sınırlı yerellikten (bizzat başkaldıranların sitesindeki toplanmalar, saldırılar, yıkımlar) ayaklanmacıların istekleri yerine getirilinceye kadar orada kalacaklarını ileri sürerek, esas itibarıyla barışçıl biçimde yerleştiği kalıcı merkez bir yerin kurulmasına geçiş. Bu, eski çağlardaki şehir kuşatmalarına benzetilebilir ama bu kez devletin kuşatılması söz konusudur. Doğrudan ayaklanma azami bir ila beş gün arası dayanır. Tarihsel ayaklanma ise polis tarafından çembere alınsa ve hırpalansa bile yoğunlaştığı yerde ya da alışılageldiği üzere haftanın belirli bir günü işgal ettiği büyük meydanlarda, kalabalık durmadan artarken, haftalar ya da aylar alır.

2)Doğrudan ayaklanmanın birbirinden kopuk, taklit yoluyla genişlemesinden niteliksel genişlemeye geçiş olur. Yani, yavaş yavaş, neredeyse halkı oluşturan tüm bileşenler bu şekilde kurulan yerde bir araya gelir. Fabrika işçileri, öğrenci gençlik, çok sayıda kadın, ücretliler, memurlar, her türden aydın, hatta bazı askerler ve polisler oradadır… Farklı dinlerden insanlar, karşılıklı olarak diğerinin ibadet vakitlerini kollarlar.

3)Nihilist gürültü patırtıya, tüm tutarsız, uyumsuz sesleri kuşatan tek bir parola gitgide öne çıkar, “Mübarek defol!”, “Hükümet istifa!” gibi. Böylece ayaklanmanın doğrudan bahsi saptanmış olur.

“Şu son olaylarda gördüklerimizden şunu akılda tutalım. Yerellik kısıtlı olmaktan çıkıp işgal edilmiş mekanda yeni ve uzun vadeli bir zamansallığın vaadini temellendirdiği; bileşimi tek biçimli olmaktan çıkıp yavaş yavaş tüm halkın birleşmiş mozaiği halinde bir temsil olarak belirdiği ve nihayet katışıksız isyanın olumsuz homurtularının ardından, yerine getirilmesi ‘zafer’ sözcüğüne ilk anlamını veren ortak bir talebin öne sürülüşü geldiği zaman ayaklanma tarihsel olur.”

ARA GEÇİŞ DÖNEMİ VE TARİHİN UYANIŞI

Badiou, bir ara geçiş döneminde olduğumuzu söyler. 1980-2011 dönemini burjuva cumhuriyetçi devriminin (1789) son sıçramalarının ezilmesinden sonra modern kapitalizmin atılım yaptığı 1815-‘50’deki “liberal monarşi” dönemine benzetir. “1980-2011 (belki daha fazla!) Bolşevik devriminden kaynaklanan komünist yolun devlete bağlı biçimlerinin yıkılışının ardından klasik kapitalizmin yeni bir atılım kazandığı dönem”dir, diyor.

Badiou, ayaklanmaları tasnif ederken, doğru yerdedir ama hem günümüz kapitalizminin hem günümüzdeki ayaklanmaların özgün, ayırt edici niteliğini açıklamakta yetersizdir. Bunlar üzerinde kısaca duralım.

KAPİTALİZMİN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ

1815-1850, modern kapitalizmin atılım yaptığı yıllardır, nihayet sanayi devrimi yıllarıdır. Kapitalist üretimde teknolojik anlamda “sürekli devrim”in yaşandığı, kıran kırana bir serbest rekabetin yürürlükte olduğu dönemdir. Kapitalizm henüz dünyanın her tarafına yayılmadığı gibi, iç pazarda da küçük meta üretimi oldukça yaygındır, dolayısıyla hem içeride hem dışarıda pazarı genişletme olanakları ziyadesiyle vardır.

1980-2001 yılları arasında ise Badiou’nun iddia ettiğinin aksine ne klasik kapitalizmden ne de onun atılımından bahsedilebilir. Kapitalizm adım adım varoluşsal krize saplandığı dönemdir bu. Eğer ille de 1815-1850 dönemiyle karşılaştırılacak olursa, denebilir ki, bu yıllar kapitalizmin bebeklikten çocukluğa geçiş zamanı ise 1980-2011 (ve devamı) yılları onun ihtiyarlıktan ölüme doğru yuvarlanma zamanıdır. Bugün üretim teknolojisinde “sürekli devrimden” söz edilemez. Sermayenin giderek daha büyük bölümü sanayi üretiminden koparak mali araçlar üzerinden yapılan spekülasyonlarla birikime yöneliyor. Kronik aşırı sermaye fazlası ve ona eşlik eden kronik aşırı eşitsizlik büyüdükçe sermaye sınıfı ile emekçi sınıf arasındaki uçurum bir uzlaşma olasılığını ortadan kaldıracak denli derinleşiyor. Kapitalizmin dünyanın her tarafına egemen olması, gelişmiş kapitalist ülkelerle küçük üretimin önemsiz düzeye inmesi ve dünya tekellerinin bütünleşik dünya pazarına hakim olması nedeniyle, ulaştığı devasa birikim düzeyiyle sermaye, kapitalist pazarın daha fazla genişlemesinin önündeki baş engeldir. Bu, kapitalizmin genişlemesinin sınırlarına gelip dayandığını gösteriyor. Bu koşullar içinde yeşeren sınıf mücadelesinin, patlayan ayaklanmaların ne 1850 ne de 1900’lü yılların sınıf mücadelesi ve ayaklanmasıyla aynılaştırılamayacağı açıktır. Keza, bunun Badiou’nun tarifiyle, “Bolşevik devriminden kaynaklanan komünist yolun devlete bağlı biçimlerinin yıkılışı” ile doğrudan bir alakası yoktur. Bu, esasen kapitalist üretim tarzının, üretim ilişkilerinin ulaştığı nesnel gelişme evresinin ifadesidir.

HALK VE SINIF

Badiou, günümüzdeki ayaklamaların nesnel sınıfsal içeriğini ve dinamiğini açıklamakta yetersiz kalıyor. Badiou’nun “halk”ı, Negri’nin “çokluk”unu bir ölçüde andırıyor. 1850’li yıllarda proletarya, İngiltere hariç her yerde azınlıktaydı. Pek çok ülkede emekçi nüfusun ezici çoğunluğunu kentin ve kırın küçük üreticileri oluşturuyordu. Bugün Türkiye gibi kapitalizmin orta düzeyde geliştiği bir ülkede dahi küçük üreticiler azınlık konumuna gerilemiştir. Eğitim görmek de emekçi çocukları için bir üst sınıfa ya da tabakaya geçmeye yarayan bir basamak olmaktan uzaktır artık. Dolayısıyla, orta öğretim ve üniversite öğrencilerinin ezici çoğunluğu proleter sınıfın bir parçası konumundadırlar. Bugün üretim içindeki konumları olmasa da onları bekleyen gelecek anlamında konumları böyledir. Kaldı ki kentin ve kırın küçük burjuvazisi de giderek daha fazla mülksüzleştirilerek, işsizleştirilerek proletaryanın saflarına itilmektedir. Halk ve sınıf kavramı hiç olmadığı kadar birbirine yaklaşmıştır. Ayaklanmacıların henüz bunun bilincinde olmamaları bu nesnel gerçekliği ortadan kaldırmaz. Bugün ezilen sınıf ve tabakalardan bahsedildiğinde, bunun ezici çoğunluğunun proleter olduğunu biliriz. Oysa 150 yıl önce durum tersineydi.

YENİ İNSAN YENİ ÖRGÜT

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da “yeni insan” gerçekliğidir. 1850’li yılların insanı kendini doğduğu yer ya da yaşadığı şehirle tanımlamaktaydı. 1900’lerde ise ulusal aidiyet belirleyici konum kazandı. Bugün yeni tür bir insan var, dünya insanı. Bugünkü nesnel koşulların ortaya çıkardığı bir tür bu. Her yeni gençlik kuşağında bu tür, giderek daha baskın hale geliyor. Bölgesel ve ulusal dar görüşlülüğün yerini evrensel ilişki alıyor. Bu yeni türde kadın-erkek ilişkileri de devrimci dönüşümden geçiyor. Kadınların rolü, önemi artıyor. Bilgiye ulaşma ve bilgiyi yayma küçük bir aydın tabakasının tekelinden çıktı, aynı zamanda egemen sınıfın bütün denetimi sıkılaştırma, sıkı izleme ve kontrol etme çabasına rağmen, iletişim teknolojisindeki gelişme nedeniyle bu denetim ve kontrolü kurma olanaklarının arttığı bir dönem bu.

Yeni tür insan ve iletişim araçlarının belirdiği yerde yeni tür örgütlenmelerin ortaya çıkması kaçınılmaz. Bilgisayar ağı bir örgütsel ilişki platformu kadar, hızla bir ayaklanma örgütlenme ağı işlevi görebiliyor. İşgal edilen bir meydanda, o meydana özgü bir örgütsel biçim ortaya çıkabiliyor. Temsili demokrasinin yerini komünal/konseysel ilişkilere ise giderek daha çok bıraktığı örgüt biçimleri yayılabiliyor.

Bu nesnel olgular doğrudan, gizli ve tarihsel olarak isimlendirilen ayaklanmaların bundan önceki tüm tarihsel dönemden farklı olarak evrensel düzeyde belirleyici hale gelen çelişkilerin (emek-sermaye, burjuva devlet-halk) çeşitli düzey ve biçimde şiddetli bir dışavurumu olduğunu gösteriyor. Tüm bu ayaklanmalar, henüz kapitalizmin yıkılması ve komünizmin inşası program ve hedefinden uzaktır. Fakat akış bu yöndedir. Ayaklanmaların içinden komünizmin çiçekleri yeşermektedir. Ayaklanmaların sayısı arttıkça yeni bir toplum inşasına duyulan özlem, net bir program ve devrim stratejisine dönüşecektir. Elbette bu, kendiliğinden olmayacaktır.

Badiou, “ayaklanmacı figür politik bir figür haline geldiği zaman, başka bir deyişle ihtiyaç duyduğu poitik bir kadroya/görevlilere kendi içinde sahip olduğu ve devletin sabıkalılarına başvuru yeter derecede gereksiz hale geldiği zaman, denilebilirki ara geçiş döneminin sonu gelmiştir, çünkü yeni bir politika tarihsel ayaklanmanın simgelemiş olduğu Tarihin Uyanışını kavrayabilmiştir” derken ne kadar haklıysa “parti-biçim zamanı doldurdu” derken o kadar haksızdır. Eğer Tunus’ta, Mısır’da “Tarihsel ayaklanma” daha ileri gidememişse bunun başlıca nedenlerinden biri, devrimci ya da komünist devrimci partilerin güçsüzlüğüdür. Ya da başkaları daha örgütlü, güçlü partilere sahip oldukları için ayaklanmaları “ele geçirebilmiştir”. Bugün çözülmesi gereken sorun “parti-biçim”in yeni ayaklanmacıları kapsayacak ve onlara rehberlik edebilecek forma kavuşturulmasıdır.

*Alain Badiou, Tarihin Uyanışı, Monokl Yayınları

** Atılım Gazetesi’nin 4 Nisan 2014 tarihli 115. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 10 Nisan 2014, Perşembe 12:54
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Teori