Bir yoldaşa mektup

Bir yoldaşa mektup

FERAT DENİZ –

Yoldaşlık, insanların damarlarından birbirine bağlı olması anlamına gelir. Binlerce insanı birbirine bağlayan bu damarlardır. Elbette bu damarlar bir fikirdaşlık, bir idealdaşlığın ifadeleridir. Ortada bir fikirdaşlığın, idealdaşlığın olmadığı yerde böyle bir birliktelikten bahsedilemez.

Yaşadığın sıkıntıları az çok anladığımı söyleyebilirim. Senin de belirttiğin gibi, sıkıntının odağında haksız yere tutuklanman ve hapis cezası alman bulunuyor. Doğal olarak bunu hazmedemiyorsun. Kim hazmedebilir ki… Yine de bilirsin ki, bu sana özgü değil. Benzeri o kadar çok olay var ki… Öfkelenmekte, kabullenememekte tamamen haklısın. Ama ne yazık ki; hukuksuzluk, keyfilik, hoyratlık bir devlet politikası. Devlet ne yaptığından çok nasıl düşündüğüne bakıyor. Devletin derdi kişilerden çok “özgürlük ve sosyalizm” fikrini alt etmek, bu fikre dair umudu tarumar etmek. Bunun için birileri “kurban” ediliyor. Bu “kurban”ların ille de ileri sürülen somut eylemlerle ilişkili olup olmadıkları o kadar da önemli değil, onlar için önemli olan bu kurbanlar üzerinden özgürlük ve sosyalizm heveslilerine had bildirmek, onların moralini bozmak, umutlarını kırmaktır. Dedim ya, hiçbir şey yapmadan ağır cezalar alan o kadar çok kişi var ki… Hele Kürt hareketi bunlarla dolu…

Onlar, egemenliklerini sürdürmek için bizi “kurban” yapsalar da, biz kendimizi kurban göremeyiz, görmemeliyiz. Çünkü özgürlük ve sosyalizm için mücadeleye soyunmak, düzene baş kaldırmaktır. Bu, onurlu bir duruştur. Sonuçları da belli. Tek bir taş atmamış olsan dahi düzene karşıtlığın nedeniyle ağır işkencelerden geçebilir, gözaltında kaybedilebilir, tutuklanabilirsin. Bu tür olayları yıllarca yaşadık. Hele Kürt coğrafyasının her metrekaresinin hafızası bu tür olaylarla dolu. Şimdilerde bunların yerini uzun tutukluluk ve bol keseden ağır hapis cezaları aldı. Bu cezalar o kadar kolay veriliyor ki, bir yalancı tanık, sahte bir belgeye yazılan bir isim, hatta sıradan bir telefon konuşması kaydı yeterli olabiliyor bunun için. Her politik tutuklama, cezalandırma için seçilen kişiler aynı fikirde, davranışta olanlara iletilen bir “mesaj”dır. Eğer bu politik kişi bu gerçeği kavramazsa, ideolojik olarak donanımsızsa, kendini “kurban” olarak görebilir, haliyle moralsizlik, çaresizlik, umutsuzluk “mesaj”larının etkili bir taşıyıcısı haline gelebilir. Bir sosyalist asla ve asla “boş yere ceza aldığı, haksız yere yatırıldığı” evhamına kapılmamalıdır. Bu tür bir duygunun, fikrin etkisine kapılmış kişi hiç farkında olmadan kendini reddetmiş, giderek hiçleştirmiş olur. Çünkü, o bir “kurban” değil, bir sosyalisttir. Düzene karşıdır. Baskı ve sömürüye düşmandır, onun varlığı düzenle uzlaşmaz çelişki içindedir ve bu uzlaşmazlığın bilincine varmıştır. Bundan dolayıdır ki, eylem olsun olmasın düzenin şimşeklerini üzerine çekeceğini bilir.

Tabi ki bu, uğranılan hukuksal haksızlıkların sineye çekilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, bu durumu düzenin rezilliğini teşhir etmenin vesilesi yapmak, bu hukuksuzlukları en güçlü biçimde teşhir ederek onların zavallılıklarını açığa vurmak gerekir. Kuşkusuz bu konuda yeterince girişken davranılmadığı, gerekli hamlelerin yapılmadığı fikri de canını sıkıyor. Bu konuda genel olarak başarılı grafik çizildiğini öne süremem. Yine de bunlara fazla takılmamalı insan. Çok etkili savunmaların yapıldığı durumlarda dahi, bunun sonuca etkisi neredeyse hiç denecek kadar az olabiliyor.

Bazen şöyle bir düşünceye de kapılabilir insan: Bir bakmışsın durumu senden görece çok daha ağır olduğunu düşündüğün biri tahliye olurken, sen ceza alıyorsun. Bu da bir tür eşitsizlik. Teşhir edilmeli elbette. Ama böyle oldu diye üzülecek değiliz. Nihayet bir sosyalist tahliye oldu, dışarıdaki mücadeleye yeni bir nefer katıldı. Bu bizi sevindirir. Bazen tamamen aynı koşullarda yargılananlardan biri tahliye olurken, diğeri kalabiliyor. Kalan için sevimli bir durum değil tabi. (Yakinen biliyorum.) Ama birey eksenli, kendi merkezli düşünemeyiz ki. Düzenin elinden bir kişi daha koparılıp alındı, “fikri canım”dan bir parça daha özgürleşti diye mutlu olmalıyız.

Kısacası, bir sosyalistsen, asla bir “kurban” değilsin, bir fikrin, bir idealin savunucususun. Bugün içerideki bir insan değilsin, içerideki sosyalist bir insansın. Yarın dışarıdaki bir insan mı olacaksın, dışarıdaki sosyalist bir insan mı? İçeride nasıl bir duyguyla yaşayacağını bu ikinci soruya vereceğin yanıt belirler. Kişi tüm dikkatini kendini geliştirmeye, bilgisini ve becerilerini arttırmaya vermeli, bedeni içeride olsa da zihni dışarıdaki mücadeleyle meşgul olmalıdır. Aksi taktirde içerisi bir huzursuzluk yatağı haline gelir.

Elbette hapishanenin zorluklarını biliyorum. Pek çok bakımdan birbirinden farklı kişilikler yan yana, kişilik çatışmaları pekala mümkün. Hiçbirimiz programlanmış değiliz, peygamber ya da melek de değiliz. Az ya da çok her birimizin “arıza”ları vardır. Her birimizin diğerine göre fırlak, tuhaf duyguları ve davranışları olabilir. Her birimizin kafasının bir yerinde bir çatlağı olabilir. Dışarıda bilmediğimiz, farkında olmadığımız “arıza” ve “çatlak”larımız hapishane koşullarında zeytinyağı gibi üste çıkabilir. Daha da ilginci şudur: Başkasının “arıza ve çatlakları”nı hemen fark ederiz de, bizimkileri işaret eden birileri oldu mu “Nayır, n’olamaz” tepkisi veririz. Sanki şerbetliymişiz gibi. Oysa kimse mükemmel değil. Herkesin öyle ya da böyle bir eksiği olabilir. Ama bu konuda da bazen aşırıya kaçılabiliyor. Birinde bir arıza görüldü mü sanki bu arıza kişinin bütünüymüş, kişi baştan sona arızalıymış gibi yaklaşılabiliyor. Oysa bu arızalar suyun yüzeyine çıkan lekelerdir. Suyun kendisi değil ki. Dolayısıyla, bir ya da birkaç arızadan yola çıkarak bütün arızalıymış gibi kişiye yüklenmek, haksız ve yanlış bir tutum olur. Pek çok anlaşmazlığın, tartışmaların, eleştirinin çözümsüz kalmasının başlıca sebeplerinden biri bu tutumdur. Ki, bu tutum, ya eleştiriyi yapan kişinin arızalarını değil de kişinin kendisini hedef aldığı duygusu yaratır, ya da kişi olmadık yere böyle bir duyguya kapılır. Bu nedenle, eleştiride ve ilişkide kişinin bütünlüğü değil, eleştiriye konu olan yan ne ise onu hedef almak, onun üzerine gitmek gerekir. Testideki çatlağı görüp testiyi yere çalmak yerine, o çatlağın nasıl kapatılabileceğini göstermek, onu onarmanın çaresine bakmak en doğru tutum. Eğer testinin tamir edilebilecek halinin kalmadığını düşünüyorsak, bu durumda eleştiri ve tartışmanın zaten anlamı kalmaz. Eleştirel ilişkimizde daima ilkesel tutumumuz kişinin bütünlüğünü değil, onun arızalı olduğunu düşündüğümüz yanını tartışma konusu yapmak olmalıdır.

Sıkı sıkıya sarılmamız gereken diğer bir ilkesel tutum da, kişiden olaya değil, olaydan kişiye gitmek olmalıdır. Kişiden olaya gitmek, ister istemez subjektif bir tutum olur ve böyle olduğu için her zaman spekülasyona açıktır. Olaydan kişiye gitmek ise objektifliği esas alır. Bilhassa hapishanelerde birinci tutum, zaman zaman öne çıkabiliyor. Bazen önemsiz bir konu, sırf kişiye duyulan tepkiden dolayı gereksiz yere büyütülebiliyor. Ya da tersine, aslında üzerine gidilmesi gereken önemli bir olay, sırf kişiye duyulan sempatiden ya da kişinin konumundan dolayı geçiştirilebiliyor. “Olay”, “durum” her ne olursa olsun, onu kişiden bağımsız olarak ele almayı başarmalıyız. Aksi taktirde “takıntı” başlar ya da kişi “taktılar bana” diye düşünür olur. Eğer bir kişiye dair “takıntı” oluşursa, onun sıradan davranışlarına dahi büyük anlamlar yüklemek mümkün olur. Tersi de geçerli; “Taktılar bana, taktılar” evhamına yorar.

Bazen de kişi kendine “özerklik” tanınmasını ister. Kuşkusuz ki herkesin farklı bir yetişme tarzı, farklı bir kişilik oluşum süreci var. Boşuna denmemiş ki, “insan insana benzemez” diye. Kolektif yaşam; ne bir kişinin kendini tüm topluluğa dayatarak herkesin kendisi gibi olmasını kaldırır, ne de herkesin kendi özerkliği içinde ayrışmasını. Birleştirici maya; ideolojik-politik düşündaşlık ve mücadele yoldaşlığı duygudaşlığı ile ortak yaşam ilkeleridir. Eğer kişi “Ben buyum arkadaş, beni olduğum gibi kabul edeceksin” diyorsa, bu kabul edilemez. Eğer kişi özerkliğini ilan ediyorsa, tutarlılık gereği herkesin kendi özerkliğini ilan etmesi gerektiğini savunması gerekir. “Bu da; kimse kimseye karışmasın, herkes kendi olsun” demektir. Ama bu, hem hapishanenin fiziki şartları nedeniyle mümkün değildir, hem de bir sosyalist için kendini inkâr anlamına gelir. Yukarıda ifade edildiği gibi bu tip sorunlara çözüm ilkemiz şu olmalıdır: Herkesi bağlayan ortak yaşam ve çalışma kuralları tespit edilmeli, kimse kimseye kendini dayatmamalı, kimse de özerklik ilan etmemeli. Eğer birine “özerk bir alan” gerekiyorsa, bu da kolektif ihtiyaçların bir ifadesi olmalı.

Çok görülen arızalardan biri de, kendi kabuğuna çekilmektir. Kuşkusuz insan bazen yalnız kalmak, düşünmek, gezmek isteyebilir, herkesin kendine ayırması gereken böyle zamanlar vardır, kastedilen bu değil. Kastedilen, ortama yabancılaşmak, kendini ortamdan soyutlamaktır. Gerekçesi ve amacı ne olursa olsun bu tür bir davranış, uzun vadede insanın ruhunun solmasına, kişinin renklerini yitirmesine, duygu ve düşüncesinin daralmasına yol açar. Hapishanede kişi bir “göl-insan” değil, bir “nehir-insan” olmayı başarmalıdır. Gölde çamur dibe çöker, nehirde ise akıp gider. “Göl-insan”ın her günü diğerine benzer, “nehir-insan”ı ise her gün yeni bir gün, dünden daha ileri bir gün yaşamanın yolunu arar. Ayrıca kendi kabuğuna çekilmek kaçınılmaz olarak bir “içe düşünme” hali yaratır. Zamanla bu, insanlarla ilişki tarzı halini alırsa içe atılan her düşünce bir gün zehirli bir tepki olarak dışa fırlar. Kişilik olarak ne kadar içe kapanık olursak olalım yine de bulunduğumuz ortamın sosyal hayatına karışmaya, açık olmaya, tartışmaya, eleştirmeye özen göstermeliyiz. Unutmayalım, eleştiriye maruz kalmak, huzurlu bir “içe düşünmek”ten çok daha yeğdir.

Kabuğa çekilmeye, ortamdan uzaklaşmaya, içe düşünmeye kişi müdahale etmezse bunun gideceği yer, kişinin kendine, kendi varoluşuna, fikirlerine yabancılaşmasıdır. Hiç farkında olmadan kişi buraya doğru çöker. Bu, bir dibe doğru “sürüklenme halidir.”

Kişi, bazen bunaldığı ya da bunaltıldığını düşündüğü ortamdan uzaklaşmak için koğuş ya da hücre değiştirmek isteyebilir. Bu, geçici bir süre için işe yarar; bir çözüm olabilir, ama yalnızca geçici bir süre için. Eğer sorun kişinin kendisine ilişkin ise gittiği yerde de aynı sorunlar yeniden üreyecektir.

Unutmayalım, yoldaşlık, insanların damarlarından birbirine bağlı olması anlamına gelir. Binlerce insanı birbirine bağlayan bu damarlardır. Elbette bu damarlar bir fikirdaşlık, bir idealdaşlığın ifadeleridir. Ortada bir fikirdaşlığın, idealdaşlığın olmadığı yerde böyle bir birliktelikten bahsedilemez. Kuşkusuz insanların fikirleri değişebilir ve önceki fikirlerden kopuşabilir, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü olabilir, fakat anlaşılır bir durumdur bu. Eğer insanın fikirdaşlığı değişmemişse, her halde bağlı olduğu damarlarını kesmeyi düşünmez, “Hadi bana eyvallah” demez. Aslında bu tip durumlar, genellikle kılcal damarlardaki kimi tıkanıklıklara öfkelenip bıçağı ana damara sallamaktan ileri geliyor. Yok, böyle değilse, sorun daha derindedir ve onun üzerine gidilmeli.

Tüm bu meselelerin sınıfsal içeriğini gözden kaçırmayalım. Komünistler, kendilerini proletaryanın sınıf bilinçli öncüsü olarak tanımlarlar. Kimdir proletarya? Tek tek ele alındığında her işçi, başkası için çalışmaya mecbur edilmiş bir zavallı, genellikle yüksek eğitim imkânı bulamamış bir cahil, günde 8-10 saat çalışmasına rağmen sefalet ücretine mahkum edilmiş, içine düştüğü sefaleti unutmak için alkole, kumara vb. ahlaki düşkünlüğe meyilli bir biçaredir. Onun hayatında övünülecek, imrenilecek tek bir an bulmak bile zordur. Ama aynı işçi kolektif bir varlık olarak düşünüldüğünde, bugünkü toplumun yaratıcı gücüdür. Bu gücünün bilincine vardığı ölçüde içinde bulunduğu köleliğin, zavallılığın, düşkünlüğün üzerine gider, düzenle birlikte onun aşağılık bir uzantısı olan kendi bireysel varoluşunu yıkar, yeni bir düzene ulaşmak hedefiyle kendini yeniden kurar. Burjuvazi bu durumun farkındadır, bu nedenle işçinin hep bir birey işçi gibi düşünmesini ister. Komünistlerse tam tersine onun kolektif gücünün bilincine varması için çabalar. İdeolojik mücadelenin düğüm noktalarından biridir bu. Küçük burjuvazi, sınıfsal varlığı ve düşünce tarzı gereği en sefil bireyciliğin temsilcisidir. İşçi sınıfı içine burjuva ideolojisinin başlıca aktarım kayışı da burjuvazinin bu sefil bireyciliğidir. Komünistler de toplumsal-sınıfsal ilişkilerden azade değildir. Bu sefil küçük burjuva bireyciliği, onların içinde de yuvalanacak ortamlar bulur. Pek çok sorunun kaynağı budur. Buna karşı mücadele ancak kolektif bilince daha sıkı sarılarak başarıya ulaştırılabilir.

Evet, çok haklısın. Ben merkezci olmamalı, yeni başlangıçlar yapmalısın. Doğru yönelim, doğru formül bu. Yeni başlangıç nedir? Eskiyi içerip aşmaktır. Bu, önceki ve şimdiki halini yok saymak değil, tam aksine onun yetmezliğinin bilincine varmak, onu olumlu ve olumsuz yanlarıyla kavramak ve onu eleştirerek değerlendirmek anlamına gelir. Bir başka deyişle, kendine değer vermektir. Çünkü ancak kendine değer veren, kendini aşmak için kendini eleştiriye tabi tutar.

Anlıyorum, bazen insan kendisine karşı tutumlardan ve davranışlardan yola çıkarak kendine değer verilmediği düşüncesine kapılabilir. Bu, bazen haklı ve doğru bir düşünce de olabilir. Bazen kişi haksızlığa uğradığını düşünebilir. Ve gerçekten de bir haksızlık yaşanabilir. Ama bunlara karşı mücadele, küçük burjuva bireyciliği ile değil, kolektif proleter bilinçle, komünist bilinçle verildiğinde doğru rota tutturulmuş olur. Kişiyi değerli kılan (ya da değersiz), bağlı olduğu amaçlar ve bu amaçlar uğruna verdiği mücadeledir. Kendine değer verilmediğini düşünen kişi, eğer buna kızıp fikir ve amaçlarını ateşe atıyorsa, en ağır değersizleştirmeyi kendi kendine yapmış olur. Bu, haksızlıklara göz kapamak, yanlışları yok saymak anlamına gelmez. Aksine, kolektif düşünüş biçimi yitirilmediği müddetçe varsa haksızlıkların üzerine gitmek, yanlışları düzeltmek daha kolay olur. Tersi davranış, “biz” yerine “ben”i öne çıkarmak olur ki, bu, belirli bir konuda ne kadar haklı olduğunu düşünürsen düşün, küçük burjuva bireyci sefilliğe açılan kapıyı işaret eder. Unutmayalım, komünistler bireyciliğe karşıdır, bireyselleşmeye değil. Komünistlik bireyleşmeyi önlemez, tam aksine bireyleşmeyi engelleyen tüm bireyci bağların kesilip atılmasını şart koşar, kolektif etkin bireyden kastedilen de bu değil mi?

* Atılım Gazetesi’nin 11 Nisan 2014 tarihli 116. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 14 Nisan 2014, Pazartesi 19:10
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Yapıdan