İşçilerin kanlarıyla yükseliyor

İşçilerin kanlarıyla yükseliyor

ETHEM DURMAZ

“Eser”lerinin kanlı olmasında bir beis görmüyordu. Tıpkı Gezi’de 7 insan katledildiğinde, yüzlercesi yaralandığında polisine “destan yazdılar” dediğinde de. Keza, Roboski’de “Devletin gücünü görecekler”, “Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır” emirlerinden sonra yapıldığı gibi. Bugün de “eser”lerinin seçimlere yetiştirilmesi için 3. köprünün ayaklarından birinin başlık kirişinin çökmesi sonucu üç işçinin düşmesi sonucu yaşamını yaşamını yitirmesinde gösteriyor aynı yaklaşımı. Peşinden, Ali Sami Yen Stadı’nın yerinde yükselen Torunlar İnşaat’a ait rezidans inşaatının betonu, 19 yaşında okul masrafını çıkarmaya çalışan genç bir işçiye mezar oldu. Beylikdüzü’nde şantiyede iki işçinin vincin altında kalarak can vermesi, sermaye ve devletin kanlı büyümesinin diyalektik bağını gösterdi. Politik gelişmeler kanla bastırılırken, ekonomik büyüme de kanla gerçekleşiyor.

İktidarın değişmez “demirbaş”ı Faruk Çelik, kabinenin yetkilisi ve neoliberal politikaların ısrarlı savunucusu olarak işçilerin kanlarının her gün oluk oluk aktığı bir zamanda “kader” diyerek durumu normalleştirmişti. Tersane işçileri, mücadeleleriyle iş cinayetlerini önemli ölçüde Tuzla havzasında geriletmişti. Ancak, “öbür dünya”nın yaklaşımlarıyla işçilerin kanı akmaya devam ediyor.

Mart ayında, iş cinayetlerine 112 kişi kurban gitti. 2014 yılının ilk üç ayı ise çalıştıkları mekanlar 276 işçiye mezar oldu. Her gün üç işçi, sömürücü sermayeye kurban veriliyor.

Kapitalist sistemin doğasında var olan, neoliberal programlarla da derinleşen sermayenin kanla büyümesi, coğrafyamızın ucuz iş gücü cennetine dönüşmesiyle daha katmerli yaşanıyor. Uzun çalışma süresi ve yoğun çalışma temposuyla sermaye kârlarını artırıyor. 48 saat olançalışma süresiyle dünyada birçok ülkeyi geride bıraktığımızı söyleyebiliriz. Bazı kaynaklarda bu süre 70 saat olarak veriliyor. Bunlara, güvenliksiz çalışma koşulları, hemen hemen hiçbir sosyal hakka sahip olmamak gibi nedenleri de eklediğimizde, iş cinayetlerindeki oranlar da yükseliyor. Üretim sürecinin parçalanması, kuralsızlık taşeron sisteminin yaygınlığı, iş güvenliğinin taşeronlara yüklenmesi, önlemlerin alınmasının daha fazla sınırlandırıyor.

2008 verilerine göre, Türkiye iş cinayetleri sıralamasında dünyada 3. sırada. Avrupa’da ise 1. sırada yer alıyor. Keza, ölümle sonuçlanan “kaza”larda yüzde 3 gibi bir oran önlenemeyecek durumdayken, yüzde 97’si ise önlenebilecek “kaza”lardan oluşuyor.

Kar hırsı, sermaye ve devleti (hem patron olarak hem de sermayenin sözcüsü olarak) en basit önlemlerin alınmasından alıkoyuyor. Burjuva sınıfın çıkarları gereği yasayla kazanılmış hakların uygulanması dahi gerçekleşmiyor. İşyerlerinin, şantiyelerin denetlenmesinden Çalışma Bakanlığı’na bağlı Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü’nden müfettişler sorumluyken, denetim gerçekleşmez. İşyerlerinde güvenli çalışma uzmanı bulundurmak zorunluluğu var olan çoğu işyerinde uzman yoktur. Olanlar da işini kaybetme baskısından görevini gerektiği gibi yerine getiremez.

İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı alan, son aylarda inşaat sektörüdür. İnşaat şantiyelerinin yüzde 99’unda düzgün bir güvenlik önlemi yoktur. Bu nedenle, iş yasalarında yasal hakların uygulanması dahi bir mücadele konusudur.

İş cinayetlerinden geçilmeyen Tuzla tersaneler havzasında, 27-28 Şubat 2008’de DİSK/Limter-İş Sendikası, işçilerden halka uzanan bir havza grevi ve direniş örgütledi. DİSK, KESK ve başka sendikaların dernek ve çeşitli kitle örgütlerinin, aydınların ve sanatçıların desteğiyle başarılı bir grev gerçekleştirmişti. Etrafında güçlü bir dayanışma oluşturmuştu. Bu grev ve direniş, tersanelerdeki iş cinayetlerinin geriletilmesinde önemli bir etken olmuştu. Tersane patronları ve iktidar, talepleri dikkate almak zorunda kalmıştı.

Tersane grevi, bugün de iş cinayetlerine karşı nasıl bir hattan yürümemiz gerektiğini somut olarak gösteriyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Davutpaşa’da, Ankara-İvedik ve Ostim’de yakınlarını kaybeden ailelerin kararlı mücadelesiyle iş cinayetlerine karşı duyarlılık oluşturdu.

Militanlaşarak süren işçi direnişlerinin de varlığı koşullarında, sermayenin, işçilerin kanı ve canı üzerinde yükselmesine karşı, birleşik ve kararlı direnişlerin geliştirilmesi önemli gözüküyor. Ezilenlerin ortak mücadelesinin bir alanı da, iş cinayetlerine karşı mücadele oluşturmak durumunda. 1 Mayıs’a, Haziran isyanının yıl dönümüne uzanan bu süreçte, birleşik iradeyi ortaya çıkaracak, “Artık yeter” haykırışının yankı bulacağı koşullar mevcuttur.

* Atılım Gazetesi’nin 18 Nisan 2014 tarihli, 117. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 25 Nisan 2014, Cuma 11:36
Kategoriler: Emek, Haberler, Makaleler, Politika, Yol