Meslekten hırsız

Meslekten hırsız

FEHMİ ÇAPAN

Mesleğin ustalık döneminde yaptığı kariyerle 30 Mart yerel seçimlerine girdik. İşinin erbabı olunca zamanın her anına sirayet eden bu malum durumdan bizler de mahrum bırakılmadık. Bu durum zamanın ruhuna uygundu. Bu yüzden her an gündem olmayı başarmak da ayrı bir yetenekti.

Kasalar, kutular, sıfırlamalar, dudak uçuklatacak rakamlar günlük yaşamımızda o kadar çok yer etmeye başlamıştı ki, artık bıkkınlık veriyordu. Hele bir de onca yaşanana, ortaya çıkmasına rağmen “darbe”, “komplo”, “montaj”, “dublaj”, “vatan hainliği” vb. nutukları atarak pişkinlikte sınır tanımaması, insanın tahammül sınırlarını da altüst ediyordu. Tüm aleniyetine rağmen “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” taktiğinin icracısıydı. Bizler yalanlarla bombardımana tutulurken, nasıl bir kişilikle karşı karşıya bulunduğumuzu çözümlemek sanıldığı kadar kolay değildi.

Yukarıdan yayılan pis kokulardan dolayı maskesiz dolaşamaz duruma geldik. Maalesef yaşam koşulları bakımından toplumun alt sınırlarında bulunan, bu düzenle en fazla çelişkisi olan kesimlerin önemli bir bölümünün bu pis kokulara alışması, doğrusu bizde bir şaşkınlık yarattı. Tabi, abartmamak koşuluyla.

Bir yanıyla bir çürüme halinin ezilenlere sirayet etmesi, diğer taraftan da bu durumun süreklileşmeyeceği de yabancısı olmadığımız bir olguydu.

Ezilenlerin kötü kokulu ortamı reddetmesi kendiliğinden oluşmazdı kuşkusuz. İnandıklarından, güvendiklerinden, yaşam tarzına ‘müdahale’ etmeyen, hatta yer yer kolaylaştıran bir yönetimden bir çırpıda vazgeçmek olanaklı değildi. Dergâh, cemaat ve cami arasında toplumsal ilişkilerin bağlayıcılığı daha derindi. Değişme ve dönüşme yavaş ve sancılı gerçekleşecekti.

Diğer taraftan, “Ben bu pis kokulara daha fazla tahammül edemeyeceğim” diyeceği an için zaman vardı.

Bir kopuşa yönelebilmesi için tutunabileceği bir dal olmalıydı. Yaşam tarzından kendini vazgeçirmeyecek, inançlarına saygı gösterecek bir alternatif, bir merkez bulunduğunda neden katlansın bu pis kokulara. Yönelebileceği bir odak göremediği için şimdilik bu durumu kabul etmiş görünmek, daha uygun bir yol olarak görünüyor.

Düzenin bu iktidar kanadından ezilenlerin bir bölümü halen umudunu kesmemiş. Kariyer ustası ve avanesi Haziran ayaklanmasından bu yana -özellikle de seçim sürecinden bu yana- korkularla, kutuplaştırmalarla yöneterek geldi. “Biz gidersek size de yaşam hakkı kalmaz” algısı üzerinden ezilenlerin yüzde 40’ı yönlendirildi.

Ezilenlerin “yavuz hırsız”ın etkisi altındaki kesimlerine bizler devrimci ajitasyonumuzla ne ölçüde temas edebildik? Tarikatların örgütlendiği varoşlara ne ölçüde girebildik? Ne ölçüde empati kurabildik? Bize karşı algılarını ne ölçüde değiştirebildik ve ikna edici olabildik? Buradan kendimize yönelik soruları çoğaltabiliriz.

Karşılarında cemaatlerin ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadrolarından, ajitatörlerinden başka pek fazla kimseyi görmeyen ezilenler “korku” ve “kaygı” arasında “ikna” edici söylemi onlarda buluyor.

Tam da burada cemaatlerin ve tarikatların kuşatmasındaki ezilenleri bu safları terk etmelerinin erken beklentisi içinde bulunmak hayalcilik olacaktı.

‘Hırsızlık’ sözcüğü hiçbir dönem bu kadar başat bir kavram haline gelmemişti. Pek karşılaşmadığımız envai çeşit hırsızlıklarla bu dönemde karşılaştık.

Rüşvet ve yolsuzlukla ayyuka çıktılar. Fakat hırsızlıklarını saymakla bitiremeyiz; Cumartesi Anneleri’yle görüşüp hiçbir sorunu çözmeyerek umut hırsızlığı; demokrasiyle ilgisi olmayan paketleri çıkararak ‘demokrasi’ hırsızlığı ve Öcalan’la görüşmelerine rağmen hiçbir adım atmayarak ‘müzakere’ hırsızlığı yaptığına tanık olduk. Keza, mağdur olmadığı halde mağduru oynayarak ‘rol’ hırsızlığı yaptığını da biliyoruz. Dudak uçuklatacak başka hırsızlık örnekleri de var. Anadolu Ajansı vasıtasıyla seçim sonuçlarının manipülasyonu üzerinden oluşturulan algı hırsızlığı bunlardan biri. Peşinden “Balkon Kardeşler” bilyonların karşısında belirdiğinde koro halinde (söz ve duruşlarıyla) “alavere dalavere hırsızları aklama!” mesajı veriyordu, aklanma hırsızlığı yaparak. Bunlara başkaca hırsızlıklar eklemek mümkün. 30 Mart seçimleri ve sonuçlarıyla da “oy” ve “belediye” hırsızlığıyla karşılaşmamız bizi şaşırtmadı. Meslekten alışkanlıklar burjuva sınıf hırsıyla birleştiğinde zengin yaratıcılık örnekleri sergileniyor.

Üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen resmi seçim sonuçlarının açıklanmaması neye delalet? 30 Mart seçimlerine hırsızların damgasını vurmasının göstergesi değil mi?

Sandığın “demokrasi” olduğunu her fırsatta söyleyen “meslek erbabı”, 30 Mart seçimlerinin de gösterdiği gibi kendi(leri)ni açıktan yalanlayarak demokrasinin sokakta olduğunu gösterdi.

Coğrafyamızda ve benzer ülkelerde devrimciler ve sosyalistler açısından, sandığın halkın iradesini yansıtan bir araç olmadığı biliniyor. Seçimler, iktidar mücadelesinde başvurdukları araçlardan birisidir sadece. Dün olduğu gibi yarın da özgürlük ve devrim yürüyüşü, esas olarak sokağın gücü ve üretimin durdurulmasıyla gelişecektir.

* Atılım Gazetesi’nin 18 Nisan 2014 tarihli, 117. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 25 Nisan 2014, Cuma 11:44
Kategoriler: Haberler, Politika, Sizlerden