Gabo

Gabo

SAMİ ÖZBİL –

Gabriel Garcia Marquez’in öldüğü “konuşuluyor”. Üstelik bu habere inanmamızı bekleyenler var. Devrimcilere ve Marquez gibilere ölüm yok ki! Sade bir isim kalır onlardan geriye, bir de eserler; kalanların belleğinde yaşamayı, hayatlarında etkili olmayı böylece sürdürürler. Hayat, onların cümlelerini yankılar. Kuşaklar onlarla büyür. İyi devrimcilerle has yazarların ortak yanlarından biridir bu; yok oluşa içinden geçerken halkını verdikleri hayat ve çıkardıkları ürünlerle karşı koymayı başarmak. Gabo, çoktan başardı.

“Nobel” ödülü nedir ki hakikatin karşısında; şöhret nedir; para nedir! Ondan tek satır okumayan biri bile, ölümünden sonra yazılanlara, anlatılanlara bakınca Marquez’in hikayesine çabucak ısınır.

Politik tutumuyla edebiyatçılığını iki kimlik olarak taşıdı Gabo. Birinin diğerini belirlemesine, kendine indirgemesine, özgünlüğünü kaybettirmesine izin vermedi. Politikadan uzak durma hastalığından azadeydi. Kendini yaşama, ötesini düşünmeme, yoksullarla zenginlerin dişe diş mücadelelere verdiği topraklarda üretme gerçekliğinin üzerinden atlama basitliğini kendine yakıştırmadı, bunlara tenezzül etmedi. Marquez’i aziz ilan etmeye çalışanlar, hakikatin bu yanını itinayla gölgede bırakıyorlar.

İktidarlara yamanan, onlarla ilişkileri bozulunca “muhalifliği” tutanlardan da değildi. Karşı devrim rüzgârına rağmen sosyalizme inandığını ve insanlığın geleceğinin sosyalizm olduğunu berrak bir ifadeyle dile getirdi eğip bükmeden. Latin Amerika’daki özgürlük mücadelelerini savundu, destekledi. Diktatörlere çattı, kitabının yakılmasına aldırmadı. Hayatla hesaplaşmış, “kendini bil” çağrısının gereğini yapmış birinin tavırlarıydı ondaki.

Fidel ve Ernesto’nun dostuydu, Allende’yi katleden Pinoche’nin düşmanı. FARC’a sempati duydu. Ezilenlerin dünyasına ait olduğunu vurgulamaktan sakınmadı. Kendini bir ülkeye aidiyetle sınırlamadı. Yaşlandığı halde ihtiyarlamaması, aksi-huysuz-kahretmiş eski bir yazar aktivistliğe gerilemek bir yana, dünyada olup bitenleri izlemesi, FARC’ın politik yönelimine alan açacak arabuluculuğa soyunması önemliydi.

Edebiyatçı kimliği politik kimliğinden daha öndeydi ve dünya onu edebiyatçılığıyla tanıdı. Şöhretin imkânlarını politik düşüncelerini ortaya koymak için kullandı ve sadece bu kadar önemsedi.

Doğurgan-velüt bir yazardı Marquez. Yapılandırdığı “büyülü gerçeklik” ekolünü dünyaya tanıtmanın yanı sıra ardında oradan beslenen edebiyatçılar bıraktı.

“Büyülü gerçeklik” bize yabancı değil. Hikayelerimiz ortak çünkü. Latin Amerika’nın devrimcileri gibi edebiyatçılarını çabuk ve çok benimsememiz de tesadüf sayılmaz.

Çocukluk evresi, her iyi edebiyatçının bitimsiz hazinesidir. Yazarların kumaşı o yaşlarda dokunur. Gabo da, ninesinden dinlediği masallarla büyüdü. Yazarlık, duymak istediğimize benzer eserler meydana getirmekse, Gabo bunu harika biçimde yaptı. Araçsalcı aklın kabul edemeyeceği sihirli cümleler kuran Gabo’yu kulaklarımızın yadırgamaması, hikayesinin kalbimize dokunması hiç zor olmadı.

Bu coğrafyanın insanları da, onun ninesini andıran ninelerden, dedelerden benzer masallar dinleyerek büyüdü. İyilerin her zaman galip gelmediği masallardı bunlar. Burada da çok acı vardı, yoksulluk, zulüm, diktatörlük, haksızlıklar büyük dertlerdi. Dayanabilmenin, karşı koyabilmenin dili, ninelerinin masallarında kuruldu ilkin. Masallarla aşılanan çocukların Gabo’yu benimsememesiyse imkânsızdı, hâlâ imkânsız.

Ölümün sonsuzluğunu sakince karşılamanın, ezilenden, ezilenlerin devriminden yana saf tutmanın adalet için, özgürlük için mücadele ederken bir yandan üretmenin ne yeni ne imkansız olduğunu herkese hatırlattı Gabo, hatırlatıyor, hatırlatacak. Tıpkı Vedat Türkali gibi. Ölüm… Ölüm yok ki!

* Atılım Gazetesi’nin 25 Nisan 2014 tarihli 118. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 2 Mayıs 2014, Cuma 12:36
Kategoriler: Haberler, Kültür-Sanat, Politika