Umut isyandadır

Umut isyandadır

DOĞAN ECE –

Yabancılaşmanın ulaştığı boyut, insanın insana ve doğal olarak kendine (insani özüne, yani toplumsal bir varlık olmasına) düşmanlaştırılması derekesine doğru zorlanmaktadır. Kapitalizmin toplumsal bir düzen olmaktan çıkarak insanın toplumsal varlığını yok eden bir tahrip çukuru haline gelmesinin insanda bir karşı dirence yol açmaması düşünülemez

Yabancılaşma kavramı, Marksist literatürde daha çok “meta fetişizmi”nin bir türevi olarak kullanılır. Bununla (meta fetişizmi) esas olarak emeğin ürününün yaratıcısına yabancılaşarak, onun üzerinde ve ona hakim olan bir güce (yani sermayeye) dönüşmesi anlatılır. Sorunun nirengi noktası bu olmakla birlikte kavrama (özellikle de günümüz dünyasında) daha geniş bir perspektiften bakılmalıdır. Emeğin ve ürünlerinin ötesinde hemen her toplumsal bağlamın metalaştırıldığı günümüz dünyasında yabancılaşma olgusu da gittikçe daha derin ve çapraşık boyutlara varabilmektedir. Hemen her insani nitelik, içeriğinden arındırılarak bir kabuğa indirgenmekte, piyasaya sunularak alışveriş nesnesine dönüştürülmektedir. Bilgisayar ekranında başlayıp biten aşklar; cefa, sevgi, dayanışma gibi erdemlerden yoksun, sinirleri alınmış arkadaşlıklar, kapı numaralarına indirgenmiş komşuluklar, şirket ilişkilerine dönüşmüş “aile bağları”; gazetelerin üçüncü sayfalarından ya da TV dizilerinden kopyalanmış umutlar, sevinçler, acılar, öfkeler ve vahşet bu toplumsal, tarihsel gerçeğin dışa vurumundan ibarettir. Kapitalizmde insan insanın dışına sürülmekte, sosyal özü tahrip edilerek itiraz gücü olmayan bir sürek hayvanı derekesine düşürülmek istenmektedir. Batı toplumlarında “psikoloji”nin bir sektör haline gelmesi boşuna değildir. İnsan, ötekine inançsızlaştığı oranda sosyal özünden uzaklaşarak yalnızlığa gömülmekte ve anlam bunalımı yaşamaktadır. Paylaşamama ve iletişimsizlik sosyal yoksunluğa, sosyal yoksunluk ise tersine evrime yol açarak ilkelleşme, vahşileşme, hayvanlaşma ya da intihar eğilimi gibi sonuçlar doğurmaktadır.

Eğitim bilimcileri ve kültür antropologları Amerika’nın arka sokaklarında, çete, mafya, tarikat ilişkilerinin hakim olduğu bölgelerde yaptığı araştırmada, bu bölgelerde yaşayanların (özellikle de gençlerin) yaşayış biçimleri ve sosyalleşme düzeyleri ile erkek egemen ilkel kabile yapıları arasında belirgin bir benzeşme yaşandığını tespit etmişler. Bu bölgelerde yaşayanlar, bir çeşit kabile gibi örgütleniyor, yaşam alanları için savaşıyor, karşı çetelerden esir alıp köle gibi çalıştırılıyor, genel olarak kullanılan İngilizceden farklı olan, (ilkel kabilelerin dil yapısına benzer biçimde) hecelere dayanan bozulmuş ve kendine özgü bir (İngilizce) dil kullanıyor, kadınlara tecavüzü olağan karşılıyorlarmış vs. Aslında bu çarpıcı gidişatı, tersine evrimi gözlemlemek için o kadar uzağa bakmak gerekmiyor. Gazetelere, TV’lere, dahası etrafımıza baktığımızda benzeri bolca örnek görebiliriz. Yabancılaşmanın ulaştığı boyut, insanın insana ve doğal olarak kendine (insani özüne, yani toplumsal bir varlık olmasına) düşmanlaştırılması derekesine doğru zorlamaktadır.

Kapitalizmin toplumsal bir düzen olmaktan çıkarak insanın toplumsal varlığını yok eden bir tahrip çukuru haline gelmesinin insanda bir karşı dirence yol açmaması düşünülemez. Doğal olarak, insan her fırsatta ve gittikçe daha güçlü ve bilinçli olarak içine itildiği bu çukurdan çıkmaya çalışmaktadır. Amerika’da, İspanya’da, Mısır’da, Türkiye ve Kürdistan’da (vd. ülkelerde) kendine özgü sorun, talep ve biçimlerle ayağa kalkan, meydanları işgal eden kitlelerin benzer biçimde dayanışmayı, kolektivizmi, metasızlaşmayı, komünü vb. esas alan pratiklere yönelmesi tesadüf değildir. Kapitalizmin tahrip çukurunda, insan sosyalizme ait değerlere sarılarak ayağa kalkmakta, sosyalizm kapitalist yabancılaşma ve yıkıma karşı insanın yeniden doğumu, sosyal özüyle buluşması olarak ete kemiğe bürünmektedir.

İşin daha trajik ve üzerinde durulması gereken diğer yanı ise şurası: İnsanlık* kapitalist yabancılaşma ve yıkıma karşı sosyalizme ait değerlere sarılarak ayağa kalkmaya, kendini üretmeye çalışırken, sosyalist ve devrimciler içinde kapitalist yabancılaşmanın oldukça kaba ve göz çıkaran örneklerine sık sık rastlanabilmektedir.

Sevgisizlik, vurdumduymazlık, adamsendecilik, karamsarlık, konformizm; coşku, cüret ve umut yoksunluğu; paylaşım, dayanışma ve kolektivizm zayıflığı; tevazu, empati, incelik ve değerkamlık gibi erdemlerdeki aşınma; ısrar ve inat eksikliği gibi burjuva bireyci ideolojinin çeşitli versiyonları devrimci-sosyalist ortam ya da kişilerde hiç de az görülen şeyler değil ne yazık ki. Devrimci birey ya da ortamlar açısından daha çok yenilgi dönemlerine özgü olan bu davranış biçimlerinin sıra dışı bir biçimde sosyalist ideoloji ve değerlere karşı kitleler yönünden doğal bir ilgi ve yönelimin oluştuğu; burjuva ideolojisinin krize girerek savunmaya çekildiği bir dönemde görülmesi bu tabloyu daha ironik hale getiriyor.

Bu durum üzerine düşünmek gerek. Hem de ciddiyetle.

Öncelikle belirtmekte yarar var. Burjuva ideolojisinin krize girerek savunmaya çekilmesi, etkisizleşmesi ya da pasifleşmesi anlamına gelmiyor. Bilakis en iyi savunma saldırıdır mantığıyla daha agresif, pervasız ve manipülatif biçimler alıyor. Gittikçe artan oranda bilinçlere ve duygulara saldırıyor; felç ediyor, kapitalist yabancılaşmayı toplumsal çürüme derekesine doğru zorlayarak kontrolünü korumaya çalışıyor. Bununla yetinmiyor. Her zamankinden daha fazla ideolojik virüslerini devrimci ortamlara pompalıyor; devrimci-sosyalist örgüt ya da kişileri zehirliyor; kitlelerle sosyalistlerin temas ve etkileşiminden doğacak devrimci arınma ve sıçrama olanaklarını ortadan kaldırmaya ya da minimize etmeye çalışıyor.

Devrimci birey ve örgüt, bunun için her zamankinden daha uyanık olmalı, devrim ve karşıdevrimin iç içe geliştiği gerçeğini aklından çıkarmamalıdır. Sosyalist ideoloji ve değerleri politik pratiğini yönlendiren bir pusula ve enerji kaynağı olarak görmenin yanı sıra insan olmanın ve kalmanın yolu ve aracı olarak da sahiplenilmelidir. Devrimci birey ve örgüt, kapitalist yabancılaşma ve çürümenin içimizdeki izdüşümü olan yabancılaşmış devrimciliğe karşı Işık’ımızın deyişiyle “kararlı bir ideolojik ve pratik kavga” örgütlenmelidir. Bizi düzene bağlayan görünür görünmez tüm bağları atmak insanlaşma yolumuzdur.

Dönüp dönüp kendimize bakmalı, özeleştirinin devrimci şiddetiyle arınmayı devrimciliğimizi üretmenin bir yolu olarak benimsemeliyiz. Yoldaşlarımızla ne kadar yoldaş, ezilenlerle ne kadar hemhal, devrimle ne kadar biriz sorularını hiç durmadan kendimize sormalı; kapitalist yabancılaşmaya ve içimizdeki izdüşümü olan yabancılaşmış devrimciliğe karşı amasız, fakatsız bir mücadeleye girişmeliyiz. Görev ve fedakarlık söz konusu olduğunda “önce ben olmalıyım”, ayrıcalık söz konusu olduğunda ise önce yoldaşlarım ve halkım diyebilen Hüseyin Demircioğlu tarzı devrimciliğe sarılmalı; Tuncay Yıldırım gibi görev bilinciyle dolu ve mütevazı; Hüseyin Kayacı ve Süleyman Yeter gibi emekçi Şengül Boran ve Ali Haydar Göçer gibi cüretli; Yılmaz Selçuk ve Yasemin Çiftçi gibi değişme ve değiştirme arzusuyla dolu; bizim Che Serkan Tosun gibi değerkam olabilmeliyiz.

Devrimciliğin her şeyden önce değişme ve değiştirme gücü olduğunu unutmamalıyız. Değişme ve değiştirme gücümüz ve umudumuz varsa aşamayacağımız dağ, geçemeyeceğimiz engel yoktur. Bir yanımızda kapitalist çürümenin en pespaye örnekleri uzayıp giderken, diğer yanımızda kapitalist yabancılaşmanın tahrip çukurunda insan tüm güzelliğiyle isyan çiçeğinin dalında bir tomurcuk gibi çiçeğe duruyor. Devrimciler olarak çürüyene karşı gelişip serpilene, çiçeğe duran tomurcuğa tutunmalıyız. İnsan varsa umut da vardır. Umut varsa isyan kaçınılmazdır. İşimiz umuda sarılmak, isyanı yaşam gerekçemiz kılmaktır. 12 Eylül’ün umutsuzluk yayan karanlık zindanlarında, ölümün kıyısında, darağacının şafağında yaşamı ve umudu haykıran yiğit devrimci Hıdır Aslan gibi “Duvarlar çaresizliğin mi/ ya umutlar!/ çöz dilini yüreğinin/ dünden yarına umutluyum de/umudu kuşatacak ordu yok” demeliyiz. Umutla, inatla, ısrarla partili devrimciliği yükseltmeli; devrimci-sosyalizmi bir yaşam tarzı, insanlaşma yolu, mutluluk olarak sahiplenip yaygınlaştırmalıyız. Işık gibi yaşamalı, Işık gibi düşünmeli, sevmeli ve umut etmeli, dövüşmeliyiz. Işık’ın gözlerinden dünyaya bakmalı ve demeliyiz ki:

“Şimdi yeni zamanlara çıkıyor yolumuz. Çünkü; sürekli gençleşme, sürekli yenilenme, sürekli devinimdir solculuk. Türkiye’nin solda yürümeye devam eden insanları değişime inancı ve sürekliliği temsil etmektedirler. Hareketi ve eylemi esas alarak umutlu bir inançla geleceğe yürümektedirler. Çünkü Marksizmden beslenen bir devrimci zihniyet, gücünü geleceğin imkanlarından alır daima.

“Şimdi tüm olumsuz gelenekleri bir kenara atmanın, isyana umut, umuda inat içermenin zamanı… Genç devrimciler kendi geleneklerini yaratacaklar. İnatla isteyecekler, dünyayı isteyecekler, kolay vazgeçenlerden olmayacaklar. ‘İnat da bir murattır’ der bir atasözümüz. Muratları için inatçı olacaklar. Sömürü ve sınıflar var oldukça, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların büyük türküsünü söylemeye devam edecekler. ‘Dinazor’ olmayı ‘akılsız’ sayılmayı onur bilecekler. Ve ödenecek her bedele şikayetsiz, sitemsiz, boyun eğmeden katlanacaklar. Yorgun olmak mı? Onların kitaplarında yer almayacak. Geleceğe çevirecekler yüzlerini, dupduru, dosdoğru çizecekler kendilerini. Ve gözlerini kırpmadan yitmemiş anılara, bir büyük, bir geniş, bir işitilmemiş, sevdalı mı sevdalı türküler söyleyecekler birlikte, hep birlikte…” (Işık Kutlu)

* İnsanlık kavramını sınıflar üstü, türsel anlamıyla kullanmadığımız anlaşılmış olmalıdır. Kapitalizmin, insanın sosyal özünü tahrip eden, anti-toplumsal bir tahrip çukuruna dönüştüğü yerde, insanlık toplumsal bir varlık olarak sosyalist değerler ve işçi sınıfı ve ezilenler nezdinde kendini üretebilir, anlaşılabilir.

** Atılım Gazetesi’nin 9 Mayıs 2014 tarihli, 120. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Mayıs 2014, Perşembe 15:35
Kategoriler: Güncel, Haberler, Makaleler, Yapıdan