Kömür karası ekmek parası ne kadar eşit?

Kömür karası ekmek parası ne kadar eşit?

Sahi, kömürün karası ile ekmeğin parası bu kadar eşit miydi? Düz cümleye düz soruya düz cevap bu olabilir mi? Can pazarı, hele de kan parası eklenmeden büyük şairin dizesi olsa bile, bize gerçeğin sağlamasını veriyor mu? Ya da diyelim, ekmekle kömür karasının arasındaki düz ilişki hangi zamanın denklemi olursa akla uyar?

Uzun Mehmet’ti adı galiba, kara kömürü bulup yeryüzüne fırlatan; kendisi gibi nice yoksulun ocağına ateş düşürecek nice kaşiften biri. Tabii bugün Türkiye dedikleri “üç tarafı suyla çevrili karaparçası”nda. Sobada yakıt, ocakta ateşleyici, trenlerde lokomotifi ittirecek enerji kaynağı, fabrika bacasını tüttürerek çarkları çeviren oldu. Patladı patlattı, yaktı yaktırdı, yandı yaktı. Hep mal diye mülk diye başına çöreklenenlerin cebini bankasını, kankasını şişirdi de şişirdi. Devlet malı oldu, devletlüleri doyurdu. Kıyıda köşede kaçağa duranın karhanesi oldu.

Başka başka kara parçalarında daha evvelinden başka başka adlarla ünlenen. İşin başında, ikiyüzyıllık tarihinde böyle oldu, kara kömürle açlığın kucağındaki insanların buluşmasıyla yeryüzüne koca koca sanayii ateşinin salınması. O ateş ki, insanlığı ve karasıyla, suyuyla gökleriyle yokoluşundan bir önceki saltanata eriştirdi. Adı serbestti, oldu tekelci kapitalizm. Kömür denen kara maden öyle aydınlattı dünyayı, öyle çevirdi çarkları ki, adına kara elmas dediler huşa gelmişçesine. O kara elmas, yuva yaptığı dağları, taşınacağı katarlarıyla yemyeşil ovaları, varacağı yerleri taş binalarla birer birer yok ederek karalara bağlayacaktı dünyayı ama nice uzun zaman bilinmeyecekti.

Ya kendini çıkaranları? Onların yüzünü güldürdüğü hiç görülmedi dünyanın Türkiye karaparçasında. Kömür karası yüzler yaptı maden onları. Köycek, ailecek ve de konukomşucak yürüdüler sabah akşam o karaya doğru. Ellerinde çıkınları ile gittikleri ekmek kapısı oldu. Oldu ama o da ekmek ile kuru soğan ya da kuru, evet kuru!, zeytinden ibaret. Yoksulluk hiç gitmedi başından.

Bunda bir terslik yok muydu? Vardı elbet. Devasa sanayii devrimi çarkını yüz metre koşuya çeviren lokomotif kara maden, kendine sahip olanları zenginlerin zengini yaparken en başta adı ve maliyeti en küçük dilimi, işçiyi yuta yuta, yürüdü gitti. Hep paçavralar içinde indi ocağa, hep emir aldı, hep yandı, yakıldı. Grizu dendi, göçük dendi, kara feryatlara gömülmüşler bıraktı arkasında. Sigortası vardı-yoktu, emeklilik hakkı kazanmıştı-kazanmamıştı mütalalarıyla geçti zamanlar. Yine ekmek, yine yokluk derdi, biri daha yola dizildi evden, köyden, komşudan. Adına kader demeyi öğretmişlerdi yokluğun yoksunluğun kucağına düşmüşlere. Dünyadaki benzerlerinin çok çok altında çıplak zorla çalıştılar da çalıştılar.

Sendikalı partili zamanlar da gördü. Kendileri gibi yeraltında çalışan ilk komünist partisinde kurucu delege oldular hatta. Direndiler, dövüldüler, zindanlar gördüler. Emeklerinin üzerine konan sarısından sendikalar gördüler, aidatlarını eksik etmedikleri. İş güvencesi değilse bile maaş ve geride bırakacaklara dul-yetim aylıkları gibi şeylerle idare edebilecekleri haller gördüler. Birinde sarı çizgiyi aşıp bağımsız sendika kurdular. Tarihin ironisi herhalde, onun da adında “Yeraltı” vardı. Alpagut’ta, Karadon’da tarih yazdılar, seslerini duyurdular.

Bu kadar direnişe gelemezlerdi yerin göğün sahibi egemenler. Kara elmas adına layık kara eylül rejimlerini getirdiler. İyice karardı her şey. Ve bir gün Zonguldak’ta gürledi işçiler. Yediden yetmişe, aydından öğrenciye koşturdular herkesi. “Çankaya’nın şişmanı, Özal işçi düşmanı” sözü o zaman düştü dillere. İşçiler, bütün halk yüzbin insan hükümetin başına doğru yürüdüklerinde yer sarsıldı ta Ankara’ya kadar. Ne olduysa o zaman oldu.

SERMAYENİN DÜZENİ DEĞİŞİYOR

İşçiler o etabı direniş belasına kazandı ama madenlerin kapanma devri, dev şirketlerin taşeronların çalıştırdığı parçabaşı çalışan işletmelere dönüşmesi, işçilerin sendikasız, güvencesiz ortada bırakılması başladı. Devlet işletmeciliği arpalıklara çevrilmişti, genel kar oranları düşüktü! İşçi sayısı kabarıktı. Sekiz saatlik çalışma süresi kısaydı, sosyal haklar çoğalmıştı vs. vb. Uzadı gitti sermaye sınıfının ihtiyaçları. Soma’ya böyle gelindi. Soma’daki katliam böyle hazırlandı.

Sadece madende değil bütün temel işkollarında, işçi sınıfının bütün kazanımları kes biç, kopyala yapıştır usulüyle neredeyse sıfırlandı.

Maden devri zaten bitmişti birçok yerde. Petrol, otomobil ve de otoban çoktan rayların yerini, kömürlü lokomotiflerin yerini almıştı. Petrolden nükleere ve diğerlerine, sermaye düzeni karların düşüş eğilimine teslim olmamak için ne lazımsa yapıyor. Sanayi devleri parçalanarak ucuz işgücü cennetlerine taşınıyordu. Bugün üç ülkenin adının maden işçi katliamlarıyla yan yana anılması tam bu nedenle. Kömür karası ile ekmek parası denkleminin geçerli olduğu tek bölge bu üç ülke.

Soma, madencinin sahip olduğu iş ve yaşam koşullarıyla kapitalizmin ilk vahşi çağlarının yansıması. Erdoğan’ın dili ve tokadı, siyasal zorun da en ilkel en vahşi örneği. Özelleştiren devletin taşeron eliyle ne büyük holdingler yarattığının kanıtı. Soma Holding, bugünkü iktidarın arpalığı, bedava dağıtılan kömürlerin kaynağı. Dünyada 150 dolara üretilen kömür madeni birimini Soma’da 30 dolara üreten vahşi şirket, bunu 24 dolara satın alan hükümet! Soma holding taşeron, hizmet veren- alan ilişkisi var hükümetle arasında. Şirketin ekip başı dedikleri taşeronla kurduğu ilişki daha da vahşi bir sistem. Şirket, bu haliyle AKP’nin işçi ve aileleriyle birlikte seçim malzemesi, rüşvet havuzunun önemli bir parçası. 12 milyon işçiye karşılık 1100 iş müfettişi olan devletin hali Soma. 12 bin işçiye bir müfettiş zor düşüyor. Başbakanın kaç koruması, bakanlar kurulu toplamının, daha geniş devlet bürokrasisinin kaç koruması, kaç danışmanı, müşaviri, odacısı yağcısı var? İşçiler için olduğu söylenen müfettiş sayısını kaç bin aşar acaba bunların sayısı? İş ve iş güvenliği uzmanlığı denilen de özelleştirildi. Göstermelik tedbirler, sahte imzalar çağı açıldı sayılmalı. Daha keyfi, daha fazla patronların ağzına bakan iş güvenliği uzmanları olacağı sır değil. Soma şirketi Genel Müdürü de bunu, imzasının sahte olduğunu itiraf ediyor. İşte, mesele bu.

DEVLET SADECE ZOR AYGITI HALİNDE

Türkiye’de artık tüm emekçiler, tüm ezilenler için sadece zor aygıtı haline geldiğini Gezi’den beri görüyoruz ve Soma’da bu şaha kalktı. Soma’ya devletin, iktidarın hatta sadece Erdoğan’ın istemediği hiç kimse hiçbir güç giremiyor. İçeride ne kadar işçi kaldı, kurtulan kim, ölen kim bile karışıkken madenin ağzı duvarla kapatılıyor. Kimse konuşamıyor, kimse gerçekleri yazamıyor. Sosyal medya ile ve bir iki televizyon ve gazeteden öğrenebiliyoruz yaşananları. İlerici basın kuruluşları yeniden yeraltı basını kurallarıyla çalışmak zorunda. Avukatlar kelle koltukta direnmek zorunda. “İşçi düşmanı” lakaplı Özal’ın varisi anlayış ve kadro tüm hayatı teslim almaya çalışıyor. Zonguldak direnişine koşup gittiğimiz günlerdeki gibi sarı sendikanın ve de devlet korkusunun yönlendirdiği işçiler bir süre sonra “dışarıdan gelen” ayrımı yapmaya başlıyor. Devletin polisi yarattığı bu ortamda devrimcilere saldırıyordu. Şimdi aynı oyun Soma’da oynanıyor.

Soma tecride alınmak isteniyor. Çürümüş ve kokuşmuşluk tüm siyasal toplumsal bünyesiyle devleti ve düzeni sarmış durumda. Devlet ve sermaye her açıdan kriz içinde ve krizi; zora, manipülasyona, kader ve Allah ticaretine, din adamlarını simsarlığa soyundurarak, işçileri aileleriyle tehdit ederek yönetmeye çalışıyor. Her şeye rağmen gerçeğin gücü yalanı, satılmışı suçüstü ediyor. Artık ne bu düzenin ne AKP iktidarının varlığının meşruiyeti var. Artık Soma işçisi de bunu daha çok görecek duruma geldi. O madenler insan canı pahasına çıkarılmak zorunda değil, fıtratında hiç değil. Sadece sermaye daha çok kar etsin diye güvensiz, ucuz, tedbirsiz ve de pis. Yaşam odaları pahalı, işçi canı daha ucuz diye böyle. Devlet bu işin düzenleyicisi, Soma’da daha çok görüldü, anlaşıldı bu. Nükleer çağda maden işçisine yaşam odasını çok gören sermaye ve devlet düzenidir uzaydan iletişim kanallarını madenciye kapatan.

SOMA MADENCİSİ YALNIZ DEĞİL

Soma, insan kadar doğanın isyanın da göstergesi. Oyulan dağların, kazılan kömürün intikamı. Doğayla kuralsızca oynamanın, doğaya saldırının sınırına gelinmişliğin bir örneği Soma. İnsanın düşürülmüşlüğünün ve direngenliğinin sınavlarının iç içe olduğu an. Maden işçisinin kardeşleşmesinin, fedayı kuşanmasının yanında “ekmek parası” zincirine teslimiyetinin resmi.

Ekmek parası, yoksulluk demek. Patronların zenginliği, ekmek parası denen yoksulluğun nedeni. Patronların varlığı ihsan değil, emeğini gasp eden, işçiyi üç kuruşa mahkum eden. Soma’da daha iyi görüldü. Artık madenci kaderciliğe ve ekmek parası açmazına iyice gömülmeye mahkum değil. Zalim devlet ve sermaye çarkına karşı çıkma olanakları dünden, Zonguldak direnişinden çok fazla. Her şeyden önce Soma madencisi yalnız değil! Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında, kentlerinde ve sokaklarında Soma halkına destek için yüz binler sokağa döküldü. Tarihte bir ilk; maden mühendisi yetiştiren fakülte dört gün işgal edildi öğrenciler tarafından. Soma’da katliam olduğunu ve devletten hesabını istedi, istiyor. Soma’ya yüzlerce insan koştu, koşuyor. Avukat, doktor, öğrenci, kurtarma, tedavi, hak savunma amacıyla anında koşup gitti. Devlet ve şirket yokken halkların gönlü ve temsilci eller oradaydı.

Sermaye ve devlet işte bundan korktu, kurtarma çalışmalarını bile durdurarak madenci halkla yardıma koşanlar arasına girmeye çalıştı. Şimdi de, kör sağır ve lanetli düzenin sürüp gitmesi için devlet şiddetini tüm güçleriyle devreye sokuyor ama boşa kürek. Kapitalizmin ve devletin işini bitirecek programlar var, stratejik planlar, temel taktikler, kadrolar, önderlik potansiyeli ve gerekli her ne aranırsa var. Sorun bunları Soma halkıyla tanıştırma, Soma’daki yangını, müsebbiplerine çevirecek bir yolu bulmakta. Mesele Soma halkının, tüm emekçilerle birlikte buna inandırmakta, onları yastan isyana taşıyacak yolların açılmasında.

Aslında bu yol, 20 yıl önceki Zonguldak maden direnişine göre daha açık. Bir haftadır Soma direnişleri her yerde ve bir biçimde sürüyor. Her yerde Gezi ruhu yeniden açığa çıkıyor. Herkes isyanını alıp bu direnişlere geliyor. Bu yol eninde sonunda Soma da kendi isyanın getirecek. Yeter ki, 21. yüzyılda, 25 yıldır açığa çıkan mücadele yollarını, araçlarını, örgüt biçimlerini en yakın ve en yerli olanı Gezi’den okuyan bir devrimci çalışma sarsın her yanı.

* Atılım Gazetesi’nin 23 Mayıs 2014 tarihli 122. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 23 Mayıs 2014, Cuma 17:01
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler