100. yılında emperyalist paylaşım savaşı

100. yılında emperyalist paylaşım savaşı

AYDIN AKYÜZ –

Eşitsiz gelişme yasası işlemeye devam ediyor, güç dengeleri hızla değişiyor. Güç dengelerinin gelişmesi ve emperyalizmin iç çelişkilerinin derinleşerek büyük bir paylaşım savaşının eşiğine dünyayı taşıması kaçınılmaz. Kaldı ki, emperyalistler bölgesel savaşlarla yüzyılı aşkın bir zamandır kesintisiz bir hegemonya mücadelesi veriyorlar. Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Afrika’da ve Kafkasya’da emperyalist saldırganlık ve savaş, yerel işbirlikçileri aracılığıyla bölgesel olarak yürütülegeldi.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın 100. yılı olması sebebiyle çeşitli boyutları ile dünyanın birçok yerinde yeniden tartışılmaya başlandı. Bu minvalde çeşitli etkinlikler organize edilirken, tartışmaların Türkiye ayağı, Tarih Vakfı ve Orient İnstitut İstanbul’un işbirliği ile gerçekleşiyor. Bilgi Üniversitesi’nde 9-12 Nisan tarihlerinde çeşitli atölye ve söyleşilerle başlayan etkinlikler, “Perşembe Konuşmaları” adı altında devam etmekte. Muhtemelen önümüzdeki aylarda ve yıllarda bunlara başkaca kurumlar ve etkinlikler eklenecektir.

Özellikle Ukrayna’daki krizin patlak vermesiyle Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na giden süreç nedenleriyle yeniden tartışılmaya başlandı. Birçok ülkeden yazar ve tarihçi bu konuyu ele aldı. Bu süreci emperyalist güçler arasındaki gerilimler açısından Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesine benzetenler var.

Aynı şekilde ABD, AB ve Rus devlet yöneticileri de Ukrayna’daki gelişmeler üzerine “3. Emperyalist Paylaşım Savaşı” olasılığını dillerine doladılar. Putin, 9 Mayıs konuşmasıyla açıkça yeni bir emperyalist paylaşım savaşı tehdidinde bulundu.

RESMİ TARİHLER SORGULANIYOR

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın nedenleriyle ilgili çok farklı yorumlar var. Her burjuva devleti, savaştaki pozisyonuna göre bir resmi tarih yorumu yapıyor. Başta Türk devleti olmak üzere birçok devlet ders kitaplarında yorumun da ötesinde maddi bilgilerin açık tahrifatına dayanan bir tarih yazımı görmekteyiz. Gerek emperyalist küreselleşmenin ürünü yeni iktisadi toplumsal ve siyasi koşullar, gerekse iletişim ve ulaşım hızının vardığı düzeyin mesafeleri yakınlaştırmış olması, kitlelerin bilinç düzeyini de etkiliyor. Bu koşullarda resmi tarihler daha fazla sorgulanıyor. Çelişik, yalan ve çarpıtmalar toplumda sık karşı karşıya geldikçe inandırıcılığı da kalmıyor, sorgulanıyor. Bu tartışmalara toplumsal ilgi, emperyalistler arası rekabetin sertleşmesinin yanı sıra kitlelerdeki bu yeni bilinç düzeyinin de payı var.

100. yılında, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesini, zorunluluklar ve rastlantılar ilişkisi üzerinden irdelemek istedik.

SAVAŞ EMPERYALİZMİN İÇ ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ

Her şeyden önce, savaşın zorunluluğunu kapitalist/emperyalist sistemin yapısal özellikleri ve keskinleşen rekabetinde aramak gerekir. Engels, daha 1892’de “Savaş, büyük endüstrinin bir kolu haline geldikçe bir gereklilik halini aldı”(1) diyerek, savaşın emperyalizme dönüşmekte olan kapitalizmin yapısal bir unsuru olmaya başladığını ifade ediyordu.

Serbest rekabetçi kapitalizm, emperyalist kapitalizme dönüşürken; emperyalist devletler ve tekel grupları arasında sömürge alanları paylaşımı için rekabet hızla keskinleşiyor, bloklaşmaya gidiliyordu. Balkanlar’da, Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da; emperyalist devletler sömürge alanlarının paylaşımı için her geçen gün daha fazla karşı karşıya geliyorlardı. Her emperyalist ya da yayılmacı büyük devletler, hegemonya ve sömürge alanlarını genişletmek ya da eldekini kaptırmamak için diğerleriyle kıyasıya bir mücadele yürütürken büyük bir savaşa da hazırlık yapıyorlardı.

Silah firmaları hızla büyüyerek sanayinin en büyükleri, tekel durumuna geliyordu.

“Savaş ve kapitalist yoğunlaşma, birlikte gitti.”(2) “Avrupa’yı savaşa iten şey, … silahlanma yarışı değil, devletleri buna sürükleyen uluslararası durumdu.”(3)

19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, kapitalizmde eşit gelişim yasası işleyerek Almanya gibi güçler hızla gelişerek Britanya’nın hegemonya alanları için nesnel bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Dönemin ana hegemon gücü Britanya, statükonun devamından, Almanya ise bozulmasından yanaydı. Birinci emperyalist savaşa doğru gidişte bu iki emperyalist gücün arasındaki çelişkinin giderek uzlaşmaz bir biçime bürünmesinin temel bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Her iki güç de aynı bölgeleri hegemonya ve sömürge alanları olarak belirlemişti. Bu durum, nihai bir karşı karşıya gelişi kaçınılmaz kılıyordu.

Emperyalist ve büyük devletlerin ittifak ve itilaf güçleri olarak iki ayrı kampa bölünmeleri, çok sürmedi. Bu saflaşmada kimin hangi kampta yer aldığını, kimi geleneksel düşmanlıklar ve dostluklardan çok emperyalist iktisadi politik koşullara göre belirlendi. Fransa ve İngiltere, uzun bir zamana yayılan düşmanlıklarına rağmen aynı kampta yer aldılar. Keza, İngiltere ve Rusya için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Diğer taraftan İngiltere ve Almanya arasında bu döneme kadar kalıcı bir sorun olmamasına rağmen karşı cephelerde yer aldılar.

“Birinci emperyalistler arası savaş (1914-1918) arifesinde yeryüzünün yüzde 84,4’ü az sayıda kolonyalist/emperyalist ülkenin ya da doğrudan kolonisi (sömürgesi), ya da nüfuz bölgesi (yarısömürgesi) durumuna indirgenmişti.”(4) Yeryüzü, emperyalist devletler ve tekel grupları tarafından paylaşılması tamamlanmak üzereyken, büyüyen güç Alman emperyalizminin var olan statükoyu kabul etmemesi ve yeniden paylaşımı dayatmada, dolayısıyla savaşa doğru gidişte sürükleyici bir rol oynadığının altını çizebiliriz.

SAVAŞIN FİTİLİ BALKANLAR’DA ATEŞLENDİ

Balkanlar’da onlarca yıldır devam eden ulusal mücadeleler, henüz bir istikrar kazanmamış yeni ulusal devletler gerçekliği; Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının bölgedeki yayılmacı politikaları; Osmanlı Devleti’nin varlığını sürdürebilecek güç ve takatten yoksun oluşu; Alman emperyalizminin doğuya doğru yayılma çabasının yoğunlaşması, 1912-1913 Balkan Savaşları’yla birlikte ortaya çıkan gelişmeler; İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin çıkarlarını tehdit edecek düzeye vardı. Emperyalist ve büyük yayılmacı devletlerin çıkarları Balkanlar’da düğümlenmişti. Herhangi bir kıvılcım, bu hassas dengeyi bozup genel bir savaşı başlatabilirdi.

Bu kıvılcım, Avusturya veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi oldu. Bu olay dışında pekâla bambaşka bir olayla da savaşın başlamasına neden olabilirdi. Emperyalist devletler ve tekel gruplarının birbiri arasındaki çelişkiler bu kadar keskinleşmişken Avusturya veliahdının öldürülmesi, savaş için elverişli bir rastlantı oldu. Zincirleme biçimde art arda savaş ilan edilerek, birkaç ay içinde savaş evrensel biçime büründü.

28 Haziran 1914’te Avusturya veliahdının vurulması, barut fıçısına dönmüş Balkanlar’da genel savaşın fitilini ateşledi. “Olaydan kısa süre sonra Avusturya, Sırbistan’a savaş ilan etti. Bunu Almanya’nın Rusya’ya karşı savaş ilanı izledi. Bu arada, Belçikalılar, Almanların Fransa’ya ulaşmak üzere Belçika topraklarını kullanma taleplerini reddettiler. Buna rağmen Alman hükümeti, 3 Ağustos’ta Fransa’ya karşı savaş ilan ederek, ordularını Belçika topraklarına sürdü. Ertesi gün İngilizler, Belçika’nın tarafsızlığı ilkesine saygı gösterilmemiş olması gerekçesiyle Almanya’ya karşı savaş ilan ettiler. 5 Ağustos’ta Avusturya-Macaristan, Rusya’ya; 19 Ağustos’ta Fransa, bir gün sonra da İngiltere, Avusturya-Macaristan’a karşı savaş ilan ettiler. Almanların 4 Ağustos’ta Belçika’ya girmelerinin ardından, 9 Ağustos’ta İngiliz birlikleri Fransa’da mevzilenmeye başladılar. 13 Ağustos’ta Avusturyalılar Sırbistan’ı, 16 Ağustos’ta da Ruslar, Doğu Prusya’yı işgal ettiler. 20 Ağustos’ta Almanlar Brüksel’e girdiler ve 26 Ağustos’ta da Rusların kesin yenilgisiyle sonuçlanacak olan Tannenberg Savaşı’na giriştiler. 5 Eylül’de Almanlar Paris yakınlarına hemen gelmişlerdi.”(5) Çok geçmeden Osmanlı Devleti de Alman emperyalistlerinin yanında savaşa dahil oldu.

Böylece iki-üç aylık kısa bir zaman içinde savaş büyüyerek dünyayı doğrudan veya dolaylı olarak içine çekti. O zamana kadar tarihin gördüğü en büyük savaş olan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, dört yıl sürdü. Milyonlarca insanın ölümü, acı, açlık, sefalet ve yıkımla geçti dört yıl. Yeryüzünün siyasi çehresini önemli düzeyde değiştiren bu savaş kaçınılmaz mıydı? Buna hem evet, hem de hayır diye cevap verebiliriz. Emperyalist paylaşım savaşları, onun nesnel karakterinin bir sonucudur, bu yönüyle kaçınılmazdı.

Diğer yanıyla bu savaş, işçi sınıfı ve ezilen halkların emperyalist savaş karşıtı enternasyonal mücadelesinin baskın geldiği koşullarda, emperyalistlerin iradesi kırılabilir, tarihin gelişme çizgisi, emperyalizme karşı topyekûn ulusal kurtuluş ve sosyalizm yönünde gelişebilirdi. İkinci Enternasyonal sosyal-şoven ihanet çizgisine sapmayıp, Lenin’in ve Bolşevik Parti’nin Rusya’da izlediği çizgi kararlıca izlenebilseydi, bu tarih başka türlü yazılabilirdi. Ancak, II. Enternasyonal’in ihaneti, Lenin’in, Luxsemburg’un, Liebknecht’in enternasyonal yolu, bu yazının çerçevesini aşar. Ayrıca işlenmeyi hak ediyor.

EMPERYALİST SAVAŞLAR SİSTEMİN PARÇASI

Bugün emperyalizm, küreselleşmenin iç çelişkileri, rekabetin düzeyi ve güç ilişkileri; kimilerinin iddia ettiğinin aksine Ukrayna krizinin yeni bir “dünya savaşı”na yol açabileceği olasılığından henüz uzak olduğunu gösteriyor. Eşitsiz gelişme yasası işlemeye devam ediyor, güç dengeleri hızla değişiyor. Güç dengelerinin gelişmesi ve emperyalizmin iç çelişkilerinin derinleşerek büyük bir paylaşım savaşının eşiğine dünyayı taşıması kaçınılmaz.

Kaldı ki, emperyalistler bölgesel savaşlarla yüzyılı aşkın bir zamandır kesintisiz bir hegemonya mücadelesi veriyorlar. Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Afrika’da ve Kafkasya’da emperyalist saldırganlık ve savaş, yerel işbirlikçileri aracılığıyla bölgesel olarak yürütülegeldi. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana ABD emperyalizmi ve NATO başta olmak üzere Irak ve Afganistan’ın işgale uğramasında olduğu gibi, doğrudan saldırıları ve bölgesel emperyalist savaşlarda, her iki büyük emperyalist paylaşım savaşından daha fazla insanın öldüğü, insanlık birikiminin ve doğanın tahribata uğradığı verilerle sabittir. Dün olduğu gibi bugün de emperyalist savaş onun “doğası”dır. Sürmekte olan emperyalist saldırganlıklar ve yerel işbirlikçileri aracılığıyla yürütülen çatışmalar ve savaşlara son verecek olan; olası bir büyük emperyalist paylaşım savaşın önüne geçecek olan işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesidir.

Yüz yıl önce olduğu gibi bugün de asıl mesele, tarihin gelişme çizgisine kim yön verecek? Emperyalistlerin çıkar dalaşı mı, yoksa enternasyonal ruhla emperyalist savaşlara karşı sınıfsal iç savaşla barikat kurarak sınıfsız, sömürüsüz, savaşların olmadığı bir geleceğe doğru yürüyecek olan işçi sınıfı ve ezilenler mi?

(1) Aktaran, Eric Hobsbawm, İmparatorluk Çağı, s. 332

(2) İmparatorluk Çağı, s. 332

(3) İmparatorluk Çağı, s. 334

(4) Emperyalist Savaşları Anlama Kılavuzu, Fikret Başkaya, BirGün 12 Mart 2013

(5) Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 2. Cilt, s. 423

* Atılım Gazetesi’nin 27 Haziran 2014 tarihli 127. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 27 Haziran 2014, Cuma 12:41
Kategoriler: Atılım Dosya, Haberler, Politika