Cumhurbaşkanlığı seçiminde solun açmazları

Cumhurbaşkanlığı seçiminde solun açmazları

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye devrimci ve antifaşist sol hareketinin farklı politik pozisyonlara bölünmüşlüğünü, bir kısmınınsa somut politik olaylar ekseninde cepheleşme basireti göstermekten uzaklığını resmediyor. Bu tablo da sadece halklarımızı, emekçileri ve ezilenleri temsilen Selahattin Demirtaş’ın adaylığı etrafında HDP’nin demokratik cepheleşme yönelimi, geleceği kazanma iddiası yansıtıyor.

Farklı politik pozisyonlardan biri Partizan’da cisimleşiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimine girmeyi otomatikman devleti demokratikleştirme hedefli düzen içi arayışa indirgeyen Partizan, egemen sınıfların devlet hizmetine bağlanmış en üst politik makamı için boykot çağrısı yapıyor. Fakat cumhurbaşkanlığı seçimine girmenin emekçileri ve ezilenleri demokratik temelde saflaştırma yolunda devrimci bir fırsat olarak neden değerlendirilemeyeceğine, seçimden halkçı-demokratik seçeneği bir aday şahsında yükseltmek için neden yararlanılamayacağına, seçim atmosferinin alternatif bir aday etrafında devrimci-demokratik ajitasyon ve propagandayı yayma doğrultusunda neden kullanılamayacağına dair ikna edici bir açıklaması yok Partizan’ın.

Özünde faşist burjuva egemenliğin maskesi olan seçimler, politik şartlara göre, reformcu taktiğin de devrimci taktiğin de sahnesi olabilir pekâlâ. Ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu bakımdan, genel ve yerel seçimlerden kategorik bir ayrılık taşımaz. Devrimci iddialar ileri sürerek parlamento –ve dolayısıyla başbakanlık- seçimlerine giren, fakat cumhurbaşkanlığı seçimine girmeyi keskin devrimci laflarla süslenmiş bir “devrimci ilkesellik” adına reddeden diğer bazı politik akımların tutumlarındaki ironik tutarsızlığa geçerken değinmekle yetinelim.

Halk kitlelerinin gerçek bir boykotla burjuva seçim sistemini süpürüp atmaktan henüz uzak olduğu şartlarda, devrimci taktik, seçimlere girerek emekçilerin ve ezilenlerin birleşip taraflaşmasına katkıda bulunmak amacı üzerine kurulabilir. Bugün cumhurbaşkanlığı için seçim yapılması, yeni bir politik mücadele alanı açılması anlamına geliyor: Bu seçimde de, tıpkı parlamento seçimlerinde olduğu gibi, demokratik-halkçı müdahale, rejimin faşist ve gerici bekçileri ile özgürlük ve demokrasi güçleri arasında saflaşma, faşist devlet düzenini teşhir ve demokratik seçeneği propaganda, devrimci gelişme yolunda güç biriktirme olanakları bulunuyor.

Zaten Partizan da kendi çelişkisinin farkında: “Boykot politikamız ile halk kitlelerinin bu seçime katılma yönelimi birbirine aykırıdır” diyor, arkadaşlarımız. (“Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine Dair” başlıklı, 07.07.2014 tarihli açıklama) Partizan, kitlelerin kendiliğinden eğiliminin bugün için boykota kanalize edilemeyeceğini, devrimci taktiğin bu politik nesnelliği dikkate almazlık edemeyeceğini görüyor. Ve ama kendi çelişkisine tuhaf bir “çözüm” buluyor: “Kitlelere kaygı, korku ve endişelerini boykot tavrı ile dile getirebileceğini, getirmesi gerektiğini söylüyoruz.” Yani, kaygı, korku ve endişelerini boykot tavrı ile dile getirmeye henüz yatkın olmayan kitleleri, tam da bu yatkın olmama durumunu dikkate aldığı için, boykota çağırıyor Partizan! Diyalektik aklın değil, ancak İskender kılıcının çözebileceği türden bir çelişki…

Devrimci stratejisi ve kararlılığı lekelenebilir tedirginliğinden kurtulamayan Partizan, cumhurbaşkanlığı seçimine girerek ezilenlerin egemenlere karşı cepheleştirilmesi doğrultusunda işlevsel bir devrimci taktiğin uygulanışının dışına ve ne yazık ki apolitik bir pozisyona sürükleniyor, andaki devrimci fırsatı ıskalıyor.

AKP, CHP ve HDP adaylarını aynı kefeye koyan Yürüyüş’ün politik yaklaşımı ise gerçeklikle kavgalı. HDP adayının oligarşinin cumhurbaşkanı adayı olacağını ileri süren Yürüyüş, bu demagojisini, “Çünkü HDP için cumhurbaşkanlığı seçimi düzenle uzlaşmak için AKP’ye karşı pazarlık aracından başka bir şey değildir” iddiasıyla ambalajlıyor. (Yürüyüş, sayı: 423, 29 Haziran 2014, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi Oligarşinin Krizini Çözemez”) Kürt ulusal demokratik hareketinin cumhurbaşkanlığı seçimine devrim perspektifiyle değil sömürgeci devlete karşı müzakerede elini güçlendirmek amacıyla girmesi bir şeydir, “Yani her koşulda HDP’nin oyları eşittir AKP’ye verilecek oylardır” demek ise başka bir şeydir. MKP’nin de paylaştığı HDP’nin ikinci turda AKP’yi destekleyeceği spekülasyonunu ifrada vardırıyor Yürüyüş. AKP’ye gitmesi olası milyonlarca oya talip olan HDP’nin seçim pratiğinden, birinci veya ikinci turda hiçbir düzen partisi adayı lehine seçimden çekilmeyeceğini açıkça belirten Selahattin Demirtaş’ın sözlerinden bunu mu anlıyorsunuz?

Ama hayır, Yürüyüş’ün asıl derdi, Kürt ulusal demokratik hareketinden bilhassa uzak duran sosyal-şovenizmle malul politik çizgisine meşruluk kazandırmak için, HDP’ye çamur atmak. HDP’nin AKP’ye çalıştığını yayan CHP’nin yalan propagandasından ne farkı var bunun? Bir yanda emekçilerin ve ezilenlerin oylarını burjuva düzen partilerinden koparmayı hedefleyen ve böylelikle siyaset arenasındaki burjuva kutuplaşma çarkına çomak sokan HDP politikası, diğer yanda şimdilik doğrudan boykot çağrısı ve çalışması da yapmayacağı anlaşılan ve böylelikle oyların düzen partilerine yazılmasına seyirci kalmanın ötesine geçemeyecek olan Halk Cephesi politikası… Hangisini, içinden geçmekte olduğumuz anda devrimi örgütleyici nitelikte bir politika sayabiliriz?

ÖDP ve Halkevleri’nin cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin politik tutumları trajik. “ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir” açıklamasını yapan ÖDP PM, “Sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin” geliştirilmeyişi nedeniyle Selahattin Demirtaş’ı desteklemeye mesafe koyduğunu anlatıyor. ÖDP’ye göre, “Anti-emperyalist, emeğin haklarını savunan, kamucu gerçek laiklikten yana, Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, Alevilere eşit yurttaşlıktan yana, ekolojist, cinsiyetçi olmayan temeller üzerine kurulan bir Türkiye programıyla ortak bir sürecin ve ortak adaylıkla AKP’ye karşı” çıkmanın koşulu “sosyal demokratları”, yani CHP’yi kapsamaktır. Peki, CHP ÖDP’nin vurguladığı kriterlere uygun bir programın arkasında nasıl duracakmış, en basitinden mesela, Kürt sorununda Kürt ulusal demokratik hareketiyle ve sosyalist solla hangi ortak paydada buluşacakmış?

Faşist sermaye düzeninin en has iki partisinden biri olan CHP’yi halen Türkiye’nin ilerici güçleri arasında saymak, AKP diktatörlüğüne karşı “birleşik bir muhalefet”in olmazsa olmaz bir öznesi sanmak, ÖDP’nin iflah olmaz politik kararsızlığının ve kötümserliğinin tezahürü oluyor. Sürekli CHP’den medet ummak ve CHP bu boş beklentileri karşılamadığında ihanete uğramışlık psikolojisiyle hırçınlaşmak ÖDP’nin adeta kaderine dönüşüyor. Üstelik ÖDP, “antiemperyalist, emeğin haklarını savunan, kamucu gerçek laiklikten yana, Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, Alevilere eşit yurttaşlıktan yana, ekolojist, cinsiyetçi olmayan temeller üzerine kurulan bir Türkiye programı”nı, HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın niye savunamayacağını açıklama zahmetine katlanmış değil. Açıklayamaz da, çünkü tam da bu içerikte bir program üzerinde yükselen HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş, açık ki, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, ulusal ve inançsal ezilen toplulukların, kadınların, gençlerin, LGBTİ’lerin mücadelelerine yaslanıyor.

CHP’ye yakın durmak için çabalayan ÖDP’nin HDP’ye uzak durmasının hiçbir meşru gerekçesi yok. Hele de Ortadoğu’daki olaylar zinciri gitgide Türk egemen sınıflarının boynuna dolanıyorken, Rojava’da devrim kanının son damlasına kadar direniyorken, Abdullah Öcalan’dan müzakere masasında AKP’yi sıkıştıracak politik hamlelerden imtina etmemesi bekleniyorken, Kürt ulusal demokratik hareketinden tercihen ayrı kalmak ve HDP adayını sırf BDP’den geliyor diye ortak aday nitelikleri taşımadığı bahanesiyle desteklememek, su katılmamış sosyal sovenizmden başka nedir ki? Türkiye antifaşist sol hareketindeki Kürt fobisi, CHP’li bir adaya olur verebilecek ÖDP’nin HDP’li bir adaya olur vermemesinde kendini açığa vuruyor.

ÖDP boykot çağrısı yapmıyor, Ekmeleddin İhsanoğlu’na veya Selahattin Demirtaş’a destek de belirtmiyor, peki cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’ye karşı nasıl mücadele edecek? Bu onulmaz çelişkinin farkında olan ve muhtemelen antifaşist tabanın basıncını göğüsleyemeyen önce ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş’ın, ÖDP PM açıklamasının daha mürekkebi kurumadan, ilk turda Selahattin Demirtaş’a oy vereceğini açıklaması durumu kurtarmaya yetmiyor. (ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinsaya da, Demirtaş’a oy vereceğini sonradan açıkladı.) “Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır” diyen ÖDP, tam da sıraladığı kriterlere uygun bir adayı desteklemeyerek ve cumhurbaşkanlığı seçimi muharebesinde demokratik cepheleşme pratiğinin dışında kalarak mı “birleşik bir direniş mücadelesi” yapmış oluyor? “Eşitlikçi, özgürlükçü seçenek” sol jargonlu bir CHP’lide mi yoksa hayatını eşitlik ve özgürlük mücadelesine adamış bir HDP’lide mi cisimleşiyor? Sahi, Gezi ile Lice ve Rojava arasında bir politik köprü kurma, Kürtler ile Türk emekçileri aynı demokratik kulvarda buluşturma derdiniz var mı gerçekten?

Halkevleri, CHP kuyrukçuluğunda daha da ileri gidiyor. Kılıçdaroğlu’ndan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını geri çekmesini resmen talep eden Halkevleri’nin, CHP’den “demokrasiyi ve sol değerleri temsil eden” bir aday umut ettiği görülüyor. İhsanoğlu’na gönlü razı gelmeyen Halkevleri, CHP’li başka bir adayın arkasında saf tutma niyetini beyan etmekten çekinmiyor. Fakat CHP için olmayacak duaya âmin denmez. Nihayetinde Halkevleri’nin geldiği nokta, “Sosyalistlerin, devrimcilerin cumhurbaşkanlığı seçim sandığında bir adayları yoktur (…) Sandıkta adayları yoktur ama sokakları vardır” türü bir lafazanlık (“Adayımız olmasa da sokağımız var”, Aktüel Gündem, 03.07.2014, sendika.org).

Bir CHP adayı etrafında birleşememiş olmaya hayıflanan Halkevleri, devrimci politika bakımından rezillik sayılması gereken bu anlayışını, “sandık yerine sokak” gibi tumturaklı bir argümanla yenilir yutulur kılamaz. CHP’li bir başka adayın, sosyalistleri, kadınları, gençleri, emekçileri, LGBTİ’leri, Alevileri Selahattin Demirtaş’tan daha iyi temsil edebileceği imasını hiçbir sol vicdan kabul edemez. Halkevleri’nin stratejisi, faşizmin yedek lastiği olan CHP’deki sosyal demokrat cevheri araştırmak üzerine mi kurulu? Ne yani, bir burjuva diktatör karşısında bir burjuva diktatörlük partisine mi mahkûmsunuz? Kendi gücünüze, Türkiye ve Kürdistan’ın devrimci ve demokratik güçlerine, emekçilerin ve ezilenlerin gücüne bu kadar mı güvensizleştiniz?

Ne kötü ki, ÖDP’den TKP’ye ve Halkevleri’ne kadar reformist solun bilinen adresleri, kendi CHP kuyrukçuluklarının CHP’den yüz bulamamış olmasının hayal kırıklığı içinde, cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP adayını desteklememelerini gerekçelendirme arayışındalar. Ama bu arayışın bizzat kendilerini politik açıdan zayıf düşürdüğünün farkına varamıyorlar.

Devlet krizi sürer ve fetret devri rüzgarı dinmezken, HDP cumhurbaşkanlığı seçiminde faşist sermaye düzeni partilerinin karşısına ikinci taraf olarak dikiliyor. Düzen partilerine angaje olacak siyasi kombinasyonlara sırtını dönüp, halklarımızın demokratik siyasi seçeneğini inşa etmekle uğraşıyor. Seçimde, bir burjuva karşıdevrim cephesi, bir de özgürlük ve demokrasi cephesi var. Politik özgürlüğün, adaletin, halklara eşitliğin, demokratik barışın, kadın özgürleşmesinin, ekolojik mücadelenin adayını destekliyor musun, desteklemiyor musun? Sol iddialı akımlar için esas mesele budur. Ne söylenirse söylensin, gerisi laf-ı güzaftır.

* Atılım Gazetesi’nin 18 Temmuz 2014 tarihli, 130. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 17 Temmuz 2014, Perşembe 15:20
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler