Ya tezkere ya müzakere, başka saf yok

Ya tezkere ya müzakere, başka saf yok

Yaşadık, yaşıyoruz.. Gördük, görüyoruz…

Barış yok bunların kitabında, insan olmaya ve insan kalmaya dair gerçek dertleri yok.

Toplumda savaşmadan yaşayabilme, toplumu savaşmadan yaşarkılabilme, toplumları savaştırmadan kendilerini yaşatabilme güçleri ve düşleri yok bunların.

Tank, top, tüfek kafalı hepsi.

Çünkü, böyle “maddi” dünyaları ve ekonomik-sınıfsal “fıtrat”ları.

Hükümet edebilmeleri, iktidar kalabilmeleri, bir bütün “müesses nizamları”, her şeyden önce “silah gücü”ne bağlı.

Dünyayı/geçmişi/tarihi; kanlı savaş meydanlarının, sömürgeci fetih seferlerinin, kirli saray entrikalarının, “gizli” istihbarat planlarının, toplama kamplarının, hava bombardımanlarının, gaz odalarının, tehcirlerin, soykırımların, atom bombalarının, kara harekatlarının, vb. “gücü”nden görür, öğrenir ve öğretirler bu yüzden. Nasıl yaşıyorlarsa öyle düşünürler.

Velhasılı, “barbarlık” denilenden “modernlik” denilenine, abaküs zekasından bilgisayar işlemciliğine, çıkrığın dünyasından uzay ve bilgi çağına evrilen ve gelişen tarihsel zamanda, “büyük ve değişmez gerçek” diye belledikleri şeyin özü özeti, “gücü gücü yetene” hesaplaşmalarıdır.

Tarihsel akış içinde; köle sahipliğinden toprak beyliğine, ticaret erbaplığından sanayici kapitalistine, petrol zenginliğinden banka/borsa spekülatörlüğüne; krallıktan führerliğe, firavunluktan devlet başkanlığına, padişahlıktan cunta diktatörlüklerine, hangi görünümle tarihte var olmuşlarsa bilcümle sömürenler, ezenler, yönetenler, egemenler olarak hepsi, varlıklarını temel olarak neye dayandırmışlarsa, en çok onu üretmişler ve onu en gerçek bilmişlerdir.

Savaş, savaşın amaç halidir bunlar için; “haklısı haksızı” yoktur, silahların ölçüsünden “güçlüsü güçsüzü” vardır yalnızca. Savaştıklarıyla bir şekilde “barış” yapmaya zorlandıklarında ya da zorunda kaldıklarında, “insana”/“toplumsal”lığa biraz daha yaklaşmış olmazlar, yeni bir savaşın gücünü ve olanaklarını elde edinceye kadar, “amaç”larından bir süre için uzaklaşmış olurlar, o kadar. Böyle düşünürler, çünkü kendi “tarih”lerini böyle “yapar”lar ve böyle yaşarlar.

Devletlerini böyle kurmuşlar, uluslarını böyle “yaratmış”lar, “güç”leri elverdiğince dünyaya böyle “kafa tutmuşlar”, fırsat bulduklarında başka topraklara böyle yayılmışlardır.

***

Bakalım şimdi, Kobane’nin etrafında “dönen dünyada” olup bitenlere… “Gücü gücü yetene”cilerin, ABD’sinden IŞİD’ine, Avrupalısından Beşar Esad’ına, Türkiye’sinden Suudi’sine, siyonistlerinden mollalarına, alayını görmüyor muyuz orada? Savaş ganimetinden daha çok pay kapmak dışında onların bir gerçeği var mı? Daha doğrusu, aralarındaki “düşmanlık”lara, karşıt saflarda olmalarına rağmen, onları “ortak” haline getiren gerçek çıkar, bu “ganimet” paylaşıcılığı ve yiyiciliği değil mi? Kürdistan’ın/Rojava’nın/Kobane’nin üzerinde, akbaba sürüleri gibi dönüp duranlar onlar değil de, kim?

Bu akbabalar sürüsü arasında hangileri yok ki? Krallar yok mu aralarında? Kendini “dünya devletinin” başı ilan eden mi yok? Padişah bozuntuları, führer kafalıları yok mu? Parlamenter giysili cellatlar mı yok, sandık “demokrasi”li cunta şefleri mi? Eksiği yok fazlası var, bu “tank, top, tüfek kafalı”lardan, imanı savaş olanlardan, “silahın gücüne” tapanlardan.

***

Bırakalım şimdilik diğerlerini de, “bizim”kilere yakından bakalım.

Sözde IŞİD’e karşı ABD koalisyonu safına “geçtiğini” ilan edip, bu vahşet çetelerine kendi topraklarından vagonlar dolusu silah taşımaya devam edenlere;

IŞİD cellatlarının Türkiye sınırlarından elini kolunu sallayarak girişini çıkışını örgütlemeye devam edenlere;

Yaralanan IŞİD’cilerin Türkiye hastanelerine taşınıp tedavi edilmelerini “insani” sorumluluk olarak yutturmaya çalışanlara;

IŞİD güçlerinin, sınırın Türkiye toprakları tarafında Kobane’ye destek için “yaşam nöbeti” tutan binlerce kişinin üzerine göz göre göre ve defalarca füze göndermesine, kurşun yağdırmalarına -savaş ilanı kabul etmek ne kelime- “gıkını” bile çıkarmayanlara bakalım.

Sıra, IŞİD’e karşı savaşa katılmak için sınıra akın edip telleri aşan Kürdistanlı yurtseverlere gelince ya da Kobane’yi desteklemek, savunmak ve savaşmak için Türkiye’nin dört bir yanından yola çıkan solcusu sosyalistiyle, devrimcisi demokratıyla binlerce enternasyonalist eylemci Suruç’a/sınıra varınca savaş hali ilan edip askeriyle polisiyle “geçit vermeyen”lere, sivil insanları gazlayanlara, kurşunlayanlara, yaralayıp öldürenlere bakalım.

Şu, “tampon bölge-güvenlikli bölge” kurnazlığına bel bağlayıp, Kürdistan devrimini/Rojava’yı askeri işgalle boğma hevesini hala diri tutmaya çalışanlara bir bakalım.

Şu, sabah akşam barışın lafını edip demagojisini yürüten, ama barışa gelmemek için en aşağılık toplumsal-siyasal linççi ve askeri saldırgan provokasyonları örgütleyenlere bakalım.

Müzakerelere başlama aşamasına gelindiğini söylemek zorunda kaldığı, Kürt halkının temsilcisi muhatapları için bile (Abdullah Öcalan ve PKK ) hala “eli kanlı teröristler”, “tasfiye edilmesi gereken bölücüler” yaftalamasına sıkı sıkıya sarılmaktan ve saldırmaktan vazgeçmeme ikiyüzlülüğünü sergileyenlere bakalım.

IŞİD’e karşı baştan beri etkin biçimde savaşan tek gerçek gücün Kürt özgürlük hareketinin bileşenleri (PKK, PYD, HPG, YPG,YPJ vb.) olduğu bütün dünyanın kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçek haline geliyorken, “dünya IŞİD’e karşı ayağa kalkıyor da PKK’ye karşı niye ayaklanmıyorlar” diyebilen Erdoğan tipi bir “herkese kafa tutucu”, kendine hayranlık abidesiyle yol yürüyenlere bakalım.

Her şeyi bir yana bırakalım da, şu yeniden ve yeniden “tezkere” çıkarma sevdasına bakalım. Hem de bu kez hazırlanan tezkere, “iki kere rafine!”… Sömürgeci faşist “tank, top, tüfek kafalı”lar, görünüşe bakılırsa sanki hem Kobane’ye hem Kandil’e doğru çıkacaklar sefere!

Allah akıl fikir versin diyeceğiz de, bunların para gelecek yerden, kendilerine para kazandıracak işlerden ve ilişkilerden başka kıymet verdikleri bir şey yok. Petrolün, doların, silahın “gücü”yle iş bitirilen yerde Allah’a da ihtiyaçları yok zaten. Allah, halktan sandıkta oy devşirmeye, kendi pisliklerini -sık sık yaptıkları gibi, halkın başörtüsüyle- örtme ihtiyacı duyduklarında, “Mehmetçik” dedikleri emekçi halkın genç evlatlarını milliyetçi-ırkçı, sömürgeci haksız savaşlarda kurban etmek için canını ve kanını “kutsallaştırma” seanslarında lazım oluyor onlara. Allah’ı Allah’a karşı kullanacak kadar soysuzlaşmış sahte “dindar”lar bunlar.

***

Ve tabii ki yolun en keskin virajındalar artık, sonu uçurumun dibinde de bitebilecek karar dönemecindeler. IŞİD bile kurtaramaz ve kurtaramayacak onları.

Kobane düşmeyecek. Kobane’ye girenin de çıkışı olmayacak.

Ya IŞİD’gillerin çukuru, ya Kürdistan’ın onuru…

Ya sömürgeci kalleşliği ve kirliliği, ya halklarımızın gerçek kardeşleşmesi ve birliği…

Ya “tank, top, tüfek kafası”, ya adil ve demokratik barış “insanlaşma”sı…

Ya “silah gücü”nün ilerlemesi, ya “insanlık gücü”nün zaferi…

Ya ezenlerin, egemenlerin tarih sandıkları köleleştirme/köleleşme, ya ezilenlerin, devrimlerle yaptığı tarih, özgürleşme.

Ya tezkere, ya müzakere.

Şimdi, başka saf yok.

* Atılım Gazetesi’nin 3 Ekim 2014 tarihli 141. sayısında yayımlanmıştır.

 

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 3 Ekim 2014, Cuma 12:18
Kategoriler: Başyazı, Güncel, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler