İttihatçıların soykırım provası

İttihatçıların soykırım provası

Ermeni soykırımı-4:

AYDIN AKYÜZ

Balkan savaşları daha bitmeden 1913 Ocak’ında “Babıali baskını” denilen darbe ile Osmanlı yönetiminin Talat, Enver ve Cemal paşaların tekeline girmesiyle dengeler değişti. Bu yönetim topyekün yok etme de (soykırım) dahil olmak üzere her yola başvurmayla Hristiyan halklardan kurtulmakta kararlıdır.

Ermeni soykırımının iki temel ‘provası’ yapıldı. Bunlardan ilki, 1894-1896 yıllarında 200 binden fazla Ermeni’nin katledilmesiyle doruğuna varan on binlercesinin zorla Müslümanlaştırıldığı, binlerce kadın ve çocuğun kaçırılarak asimile edildiği ya da köle pazarlarında satıldığı, toprakları malları ve mülklerine el konulduğu, on binlercesinin göç etmek zorunda bırakıldığı “istibdadın kanlı sultanı” II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştır. Günümüze kadar süren katliamcı, soykırımcı geleneğin miladı olarak da alabiliriz bu dönemi. Soykırımın ikinci “provası” ittihatçıların kurdukları ama henüz yasal bir statüye sahip olmayan Teşkilatı Mahsusa (Özel Örgüt) çeteleri aracılığıyla 1910’da Trakya ve Batı Anadolu’da, Bulgarları ve Rumları sürekli biçimde gözaltına alarak işkence ederek tehdit, şantaj, hırsızlık, öldürme, yağmalama, linç ve katliam tehdidiyle göçe zorlamalarıyla başlamıştır. 1913 yılından itibaren bu yönteme bir de Yunan, Bulgar ve Sırp devletleriyle yapılan anlaşmalarla karşılıklı sürgün (mübadele) eklenmiştir. Teşkilatı Mahsusa çetesinin üyesi Celal Bayar, anılarında bu yöntemlerle bir buçuk milyon Hristiyan’ın kovulmasında oynadığı rolden dolayı kendine övünç payesi çıkarmaktadır. Bu saldırganlık, 1913’te daha sistematik hale getirilerek devam ettirilmiştir. Bu iki soykırım ‘provası’ arasında devrimci yükseliş ve 1908 Devrimi dönemleri diyebileceğimiz bir ‘mola’ dönemi yaşanmıştır.

Balkan savaşları daha bitmeden 1913 Ocak’ında “Babıali baskını” denilen darbe ile Osmanlı yönetiminin Talat, Enver ve Cemal paşaların tekeline girmesiyle dengeler değişti. Bu yönetim topyekün yok etme de (soykırım) dahil olmak üzere her yola başvurmayla Hristiyan halklardan kurtulmakta kararlıdır. Artık soykırım için fırsat kollanmaktadır. Çok geçmeden emperyalist paylaşım savaşı patlak verince aradıkları “fırsat”ı yakalamış oldular. “Tehcir” ise soykırımı yapmanın aracı ve örtüsü oldu.

OSMANLICILIĞIN İFLASI VE PANTÜRKİZM (TURAN) YÖNELİMİ

Balkan savaşı yenilgisi, Osmanlı devleti ve ittihatçılar kadar Ermeniler başta olmak üzere Osmanlı devlet sınırları içindeki ezilen ulusları ve halkları için de yeni bir dönemeç noktasıdır. Osmanlı işgal altında tuttuğu ülkeleri, ya ulusal bağımsızlık mücadeleleri ya da emperyalist işgal ve dayatmalarda teker teker kaybetmeye devam etmektedir. 1911’de Trablusgarp’a İtalyan’ın dayattığı savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı Afrika’dan atılır. Sıranın Balkanlar ve Ortadoğu’ya geldiği ortadadır. Osmanlı İmparatorluğu Balkan savaşlarıyla Avrupa’daki topraklarını tamamına yakınını kaybeder. Elde bir tek Doğu Trakya kalır. Sadece Hristiyan uluslar değil; Boşnaklar, Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman uluslar da bağımsızlık kervanına katılmışlardır.

Makedonya, Arnavutluk ve Batı Trakya’nın kaybı Osmanlı’yı ve ittihatçı yönetimi derinden etkiler. Çünkü bu bölge imparatorluğun kalbi kabul edilir. Osmanlının beş yüz yıllık bir geçmişi vardır bu topraklarda. İktisadi gelişmişlik ve ticaret bakımından da en önemli bölgedir. Modern düşünce ve politikanın da merkezi olduğu için, Osmanlı yöneticilerinin çoğu burada doğup büyümüştür. Selanik, ittihatçıların ikinci kuruluşu sayılan 1906’dan beri en önemli merkezleridir. Toplantılarını yaptıkları, güç topladıkları ve 1909 Nisan’ında İstanbul’daki karşı devrimci ayaklanma sonrası kaçıp sığındıkları ve karşı saldırıya hazırlandıkları karargâhlardır.

1978’de olduğu gibi Balkanlardan İstanbul’a ve Batı Anadolu’ya büyük Müslüman göçü başladı. Bu göç sürecinde kolera ve tifo salgınında muhacirlerin ölüm oranı oldukça yüksekti. Kısa sürede yeme, içme, barınma ve sağlık sorunları çözülmedi, yıllarca baraka tipi yerlerde sersefil yaşadılar. Bu insani trajediyi yaşayanlar ve tanık olanlarda bilinç geriliği, çarpık önyargılar ve ittihatçı yöneticiler başta olmak üzere egemenlerin propagandaları sonucu Hristiyanlara karşı düşmanca duygular besleme gelişip yaygınlaştı.

El attıkları her bölgenin teker teker elden çıkması ittihatçıları şaşkınlığa ve çaresizliğe sürükledi.

İttihat ve Terakki, artık yaralı bir hayvandır; acılı ve saldırgan… Müslüman kardeşleri bile onu arkasından “hançerler”ken diğerleri durur mu? Bu yüzden İttihat ve Terakki dümeni hızla Pantürkizme doğru çevirir. Ancak bir yandan da Panislamizmi elden bırakmaz. Geniş Arap Ortadoğu toprakları Osmanlı mülkünde kalmaya devam etmektedir. İmparatorluk hala halifeliği elinde tutmaktadır. Ancak ittihatçı kadronun çıkış programı ‘Turan İmparatorluğu’ hedefi olarak giderek belirginleşir.

Bu iki ‘tarz-ı siyaset’ bakımından da Ermeniler dışlanan bir pozisyondadırlar. Ne Türk ne de Müslüman olan Ermenilere karşı ittihatçıları, Anadolu’nun Müslüman halklarını kışkırtırlar.”(1)

Gündeme getirilip yer yer tartışılan, ısıtılıp ısıtılıp yeniden servis edilen bir konu da Balkan Savaşı’nda Ermenilerin özellikle de Hınçak ve Taşnak militanı ve taraftarlarının ordudan firarları ve Sırp ve Bulgar saflarına katılmalarıdır. Birincisi bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Kendisi de ulusal demokratik bir mücadele veren bir ezilen ulus olan Ermenilerin aynı durumda olan başka uluslarla empati kurmasından daha doğul ne olabilir ki? Kaldı ki “…Cepheden kaçanların büyük bir bölümü Türk askerleriydi. Öyle ki Şevket Süreyya, Kırklareli kaybedildiğinde ‘Türk piyadesinin kaçışı, Bulgar süvarisinin ilerleyişinden dahi hızlıydı!’ diye yazacaktı.”(2)

Asker firarları Ermenilere has bir olgu değildi. Öncesini bir kenara bırakırsak, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı neredeyse sürekli bir savaş halindedir. Bitmeyen savaşlar, Türk ve Müslüman halklar üzerinde de bezdirici bir etki yaratmıştı. Birçok aile bu yüzden dağılmış, neredeyse her aileden en az bir kişi savaşta hayatını kaybetmiştir. En az dört-beş yıl süren zorunlu askerlik kimi durumlarda yirmi yıla kadar uzamaktadır. Yemen türküsünde belirtildiği gibi gidenin geri gelmediği bir dönemdir. Osmanlı’da tam bir savaş yorgunluğu hakimdir. Anadolu ve Rumeli dağları asker kaçaklarıyla dolup taşmaktadır.

Kaldı ki madalyonun bir başka yüzü vardır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Balkan Savaşı’nda Ermenileri cesareti ve özverisiyle övmüştür. Irkçı-şoven propagandanın aksine, sonradan Çanakkale Savaşı’nda da madalya alan Ermenilerin varlığı bilinmektedir.

Bir ikili durumdan bahsedebiliriz. 1908 devriminden sonra Hristiyanların da askere alınmaları kararı, Ermenilerde eşit yurttaşlar olma hakkının bir gereği olarak olumlayan bir damarın yanı sıra ilk andan itibaren Osmanlı saflarında asker olmayı kabullenemeyen, bin bir yolla askere gitmemeye çalışan bir damar da vardı. Ermeniler söz konusu olduğunda bu özgünlüğü ve yarılmayı göz önünde bulundurarak değerlendirmekte yarar var. Bu yarılma, uluslaşma sürecinin henüz tamamlanmamasıyla izah edilebilinir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Osmanlı’da iktidar klikleri arasındaki mücadele de yeni bir düzeye sıçradı. İttihatçılar, iktidarlarını 1908’den beri Meclis-i Mebusu’ndaki çoğunluğu ellerinde bulundurmalarından ve ordudaki rütbelilerin içindeki ağırlıkları sayesinde koruyabiliyorlardı. Yıllar içinde orduda Abdülhamit yanlılarını temizleyebilmişlerdi. Ancak meclis çoğunluğu garanti değildi. Şiddetlenen muhalefet, ittihatçıların iktidarını sarsıyordu. Bunun üzerine meclis çoğunluğunu koruyabilmek için ‘Sopalı Seçim’ olarak anılan 1912 seçimlerinde her türlü zorbalık, baskı, şantaj ve şiddetle mecliste ezici bir üstünlük sağladılar. 1913 başında da Enver Paşa’nın başında bulunduğu yüz kadar subay ve çeteci Babıali’ye baskın yaparak, Kamil Paşa hükümetini devirdiler. Böylece ittihatçılar, iktidar tekellerini güçlendirirken iktidarın karakteri de yarı askeri nitelik kazandı. Balkan yenilgisiyle iç içe gelişen bu süreç, Osmanlı için yeni bir dönemeçti. Bu yarı askeri karakter cumhuriyet dönemine de taşınarak tek parti diktatörlüğünden günümüze iktidarın değişmez niteliklerinden biri haline gelecektir.

İttihatçılar iktidarlarını güçlendirerek sıkıyönetim ilan ettiler. İstanbul Muhafızlığı Hafiye Teşkilatı’na dönüştürüldü. Muhalifler hapsedildi ya da idama gönderildi. Diş geçiremediklerini de yurtdışına sürgün ettiler.

ANADOLU VE MEZOPOTAMYA’NIN HOMOJENLEŞTİRİLMESİ PROJESİ

İttihatçılar, iktidarlarını güçlendirdikten sonra ezilen Hristiyan uluslardan Balkanların intikamını almaya yöneldi. 1910-’11 yıllarında Bulgarlar ve Rumlar şahsında Rumeli ve Batı Anadolu’daki Hristiyanlardan kurtulma yöntemi üzerinden İttihatçılar içinde bir fikir ayrılığı oluşur. Bir kısmı tüm Bulgarları katletmeyi savunurken, diğer bir kesim katliamları sınırlı tutmayı ve esas olarak her türlü baskı ile göç ettirme yöntemini savunurlar. Sonuçta katliamları sınırlı tutup baskı ve zorbalıkla göçe zorlamakta karar kılınır.

Makedonya ve Trakya’da yaşayan Bulgarlara dönük saldırıların amacı, yıldırıp Bulgaristan’a göçe zorlamaktı. Bu yolla Bulgar nüfusunu seyreltip Bulgar devletinin Makedonya ve Doğu Trakya’ya kadar sınırlarını genişletmesinin önüne geçebilmeyi tasarlıyorlardı. Benzer amaçlarla ve aynı biçimde Ege’nin Rumlarına saldırdılar. Rumlara yönelik saldırıların Balkan savaşlarından önceki asıl amacı servet transferiydi.

İTC yöneticisi Kara Kemal bu amacı “Avrupa’da hükümetler ya işçiye ya da burjuva tabakalarına dayanıyorlar. Güç anlarında güvenecekleri toplumsal desteğe sahiptirler. Biz, hangi sınıfa dayanacağız.(…) Böyle güçlü bir sınıf Türkiye’de var mı? Bulunmadığına göre biz neden yaratmayalım?”(3) şeklinde özetlemişti. İttihatçıların mirasını devralan Mustafa Kemal de bir konuşmasında “milyonerler yaratmalıyız” diyerek aynı amaca işaret etmişti. “Milli İktisat” yaratma amacıyla zorla Rumların mallarına ve mülklerine el koyma saldırısı Balkan Savaşı’ndan sonra daha da sistematik hale geldi, soykırım döneminde ise doruğa ulaşacaktı. Bu uygulamalar Kemalist iktidar dönemine de taşınacak, yağmalanan Ermeni ve Rumların mülkleri hiçbir zaman iade edilmeyecekti. Cumhuriyet döneminde yasal/yasadışı her yolla gayrimüslimlere kaşı sürdürülecek; 1934’te Trakya olayları, 1942’de Varlık Vergisi ve 1955’te 6-7 Eylül olaylarıyla katliamlar, eşliğinde bu politika uygulanmaya devam edecekti.

Balkan savaşlarından sonra ise İttihat ve Terakki tamamen saldırgan bir pozisyona geçmiş, her türlü ölçüsüzce saldırıyı kural haline getirmişti. Çekindikleri tek şey uluslararası baskı ve topyekün bir direnişti. Her ikisini de devre dışı bırakacak her türlü hile oyun ve taktik ittihatçıların uzmanlık alanıydı. Ezilen ulusların ve halkların mücadele birliğini örgütleyecek bir önderliğin olmaması ittihatçıların işini kolaylaştıracaktı.

Madem Osmancılık iflas etmişti Panislamcılık da istenilen sonucu vermemişti, o zaman Türkçülüğe ağırlık verip Turan’a uzanılmalıydı. Müslüman ulusların Türkçülüğe asimile edilebileceği düşünülüyordu. Ama Hristiyan ulusların artık asimile edilmeleri mümkün görünmüyordu. O zaman Hristiyanlardan kurtulunmalıydı. Şimdi sıra, Doğu Trakya’daki Bulgarlarla birlikte Batı Anadolu’daki Rumları da kaçırmaya gelmişti. Ermenilere sıra sonra gelecekti. Pozitivist ilerlemecilik bu kadar kaba formüllerle her yönüyle insanlık dışı içeriğe dönüşmüştü. Anadolu’yu bütün Hristiyan halkları kökünden söküp atarak homojenleştirme politikası netleşmişti. Plan dahilinde adım adım hayata geçiriliyordu. Bulgarların ve Rumların gönderilecekleri devletler vardı. Oysa Ermenilerin gönderilecek bir devletleri yoktu. O yüzden onlar için başka bir yol bulmak gerekiyordu. Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe, anılarında planı en yalın biçimde şöyle özetlemişti. “Talat Bey, Balkan harbindeki hiyanetleri teberruz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safha almıştı. İstanbul Muhades ile Edirne, Kırkkilise (Kırıkkale) ve civarındaki Bulgarlar Bulgaristan’a sevk edilmişti. Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira, yeni harbi doğurabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurlar resmen işe müdahale eder görünmeyecek. Bir vak’a ihdas edilmeyecek, yalnız Rumlar ürkütülecek. Balkan harbindeki ihanetlerinin tepkisiyle maneviyatı bozulmuş Rum halkı gitme üzerine ayaklandı. Bundan sonra aynı tarzda İzmir, Bergama, Dikili ve Menemen Rumları da ayaklandılar. İzmir’in civarında 200.000’e yakın Rum Yunanistan’a gitti.”(4)

‘Ürkütme’nin yolu da katliam, işkence, yağmalama, malını ve barkını yakma, hırsızlık, tecavüz ve akla gelebilecek her türlü kirli çeteci faaliyettir. Kuşçubaşı Eşref’in yönetimindeki çeteler, Rum köylerine baskınlara başladılar. 24 Haziran 1914 tarihli bir belgeye göre o güne kadar İzmir ve çevresinde katledilen Rum sayısı 500-600 civarındadır. Bu kıyıcılık, baskı ve zorluk karşısında Rumlar Yunanistan’a göçe başlarlar. Emperyalist savaş başlamadan önce 200 bine yakın Rum, göç etmek zorunda kalıyor. Ege bölgesindeki Teşkilatı Mahsusa çetelerin başı Celal Bayar anılarında bu bölgenin toplamda bir buçuk milyon gayrimüslimden temizlendiğini belirtmektedir. Değişik kaynaklar bu rakamın yarısının Yunanistan’a ya da dünyanın değişik yerlerine göç etmek zorunda kaldığını, diğer yarısının bir biçimde katledildiğini belirtmektedirler. Gayrimüslimleri Anadolu ve Trakya’dan kovmanın bir diğer yolu da devletler eliyle nüfusunun karşılıklı sürgün edilmesidir. 1912-’13-’14 yıllarında Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’da birden çok karşılıklı sürgün (mübadele) anlaşması yapıldı. Her seferinde on binlerce gayrimüslime karşı aynı oranda Türk ve Müslüman karşılıklı sürgün edildi. Karşılıklı sürgünler daha az trajik değildi. Yüz binlerce insan doğduğu, büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldı, malını, mülkünü ve bütün yaşanmışlıkları geride bırakıp gittiği yerde sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı. Bu politika büyük bir travma yaratmıştır, öyle ki kimi etkileri günümüze kadar sürmektedir.

SOYKIRIMA DOĞRU

Batı Anadolu ve Doğu Trakya’da Rumların zorla göçe zorlanması belli bir başarı sağlar. Gerek emperyalist devletlerden gerekse Yunanistan’dan, Osmanlı’yı bu politikadan vazgeçirecek caydırıcı bir tepki gelmez. Emperyalist güçler arası rekabet çok keskinleşmiş ve kritik dengeler oluşmuştur. Şimdilik kimse bu dengeleri bozacak taraf olmak istemiyor. İttihatçılar 1913’te Ermenileri Der Zor Çölü’ne ‘tehcir’ etme kararı alırlar. Bu kararın anlamı en başından beri topyekün bir katliamdır. Zira Talat Paşa, Der Zor ile ilgili araştırma yaptırarak “bu çölde yaşama imkanı yoktur” sözü üzerine Ermenileri oraya sürmeyi planlamıştır. Öncesinden katledilmeseler bile Der Zor’da zamanla yok olacakları düşünülmüş olmalı. Her halükarda bu bir topyekün yok etme soykırım kararıdır. Ancak insanın yaşama azmini, gücünü ve Ermenilerin zanaatçılıklarını, üretkenliklerini yeterince hesaba katmamışlardı. Nitekim soykırımın başlamasından bir yıl sonra Der Zor’a ulaşmayı başarmış Ermenilerin yeni bir yaşam kurdukları, bölgeyi zanaatçılığın ve ticaretin merkezi haline getirdikleri görülünce yeni bir katliam saldırısı başlatılıyor. Yüz binlerce Ermeni daha yaşamını yitiriyor bu çölde. İttihatçılar soykırım hazırlıkları yaparken, Ermeniler de yeniden tırmanışa geçen devletin zorbalığı ve baskısı karşısında 1912’nin sonlarından itibaren özerklik talebini yükseltirler. Rusya’nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp 8 Şubat 1914’te Yeşilköy Anlaşması’yla Osmanlı hükümetine kabul ettirilir. Ermenilerin yoğun olduğu altı doğu ili, iki yönetim bölgesine ayrılır ve yönetmek üzere iki vali atanır. Norveçli müfettiş Hoff ve Hollandalı Westenen, Ağustos 1914’te yönetimi devralmak için gelirler. Bu anlaşma, tıpkı öncekilerde olduğu gibi Türk burjuva-feodal egemenleri ve sözcüleri ittihatçıları daha da kışkırtır. Berlin Anlaşması’ndan sonra Abdülhamid’in misillemesi 1894-’96 katliamlarıdır. 1908 Devrimi’nden sonra Adana katliamı gelir. 1914 Yeşilköy Anlaşması’nın misillemesi de soykırımın olacaktır. Osmanlı yönetimi, Alman emperyalizmiyle birlikte savaşa girmek için hazırlık yapmaktadır. “6 Ağustos 1914 günü Türk-Alman anlaşması imzalanır. Alman Büyükelçi Wangeheim, İTF Hükümetine verdiği notada şöyle diyordu. “Eğer Osmanlı hükümeti sorumluluklarına sadık kalarak üçlü ittifak’a karşı harbe girerse Almanya ona şu avantajları sağlar.” İmzalanan anlaşmanın 6 maddesinden biri de şöyleydi: “Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarının Rusya’da yaşayan Müslüman nüfusla Türkiye’nin direk teması sağlanacak şekilde düzenlenmesini şart koşacaktır.”(5)

“Osmanlı hükümeti savaşa girdiğinde artık Ermeniler köşeye sıkışmış ve neredeyse gidecek yeri kalmamıştır. Türk milliyetçiliğinin Batılı büyük devletlere duyulan kin başta gelmek üzere, tüm nefretini kusacağı bir kesim olarak topun ağzındadır.” (6) Eğer Osmanlı savaştan yenilgiyle çıkarsa, soykırım altı doğu ilinde bağımsız Ermenistan’ın kurulmasının engellenmenin tedbiri olarak görülmüştür. 16 Aralık’ta Yeşilköy Anlaşması iptal edilerek özerk Ermenistan yönetimi için gelen valiler anlaşmaları feshederek memleketlerine geri gönderilirler. Artık soykırım planı yürürlüktedir. Ermenilerin gönderilebilecekleri bir dış ülke yoktu. Osmanlı devlet sınırları içerisinde nereye sürgün edilseler ileride orada ‘sorun’ olacaklardır. Onları topyekün yok etmek ya da önemsiz bir azınlık düzeyine indirmek gerekiyordu. Bunun için uygun uluslararası koşullar gerekliydi. Uygun ‘fırsat’ı emperyalist paylaşım savaşı yarattı. İttihatçılar, Türk ulusunu bu yolla yaratacaklarına ikna olmuşlardı.

ALMAN EMPERYALİZMİNİN YOLU

Ermeni soykırım projesi Türk-Alman ortak yapımıdır. İttihatçılar egemen bir ulus olarak kalabilmek için Anadolu ve Mezopotamya’da Türk olmayanların oranını yüzde 25’in altına indirme fikrini Alman generallerden almışlardı. Alman devlet yöneticileri, 1913 yılında Ermeni meselesi ile ilgili tartışmalar yürütürler. Aralarında Ermenileri kazanacak bir strateji izlemek gerektiğini savunanlar var. Bunun için Ermeni reformlarını sahiplenmeleri gerekiyor, bunu yaptıklarında da Osmanlı yönetimiyle karşı karşıya gelecekler. Osmanlı ile Ermeniler arasında tercih yapmaları gerekiyor. Burada, tercihlerini Osmanlı’dan yana yapıyorlar. Zira Osmanlı, Alman emperyalizminin yarı sömürgesidir. Alman devleti ile birkaç yıl içinde Ortadoğu ve Kafkasya’yı sömürgeleştirme planları yapmaktadır. Bunun için Osmanlı devleti uygun bir araçtır. En azından rakiplerini alt edip sömürgeci işgali tamamlayana kadar Osmanlı’yla iyi geçinmek zorundalar. Diğer yandan, Ortadoğu için İngiltere ile Kafkasya içinde Rusya ile rekabet halindeydi. İngiltere ve Rusya ile ilişkileri olan Ermenilerin ülkesi Ermenistan, hem Ortadoğu hem de Kafkasya’ya köprü durumda. Ermenilerin İngiltere ve Rusya ile ilişkileri ileride Almanya’nın emperyalist planlarını bozabilirdi. Bu koşulda Ermenileri kısa sürede kazanmak mümkün olmadığına göre onlardan kurtulmak Alman emperyalizminin de çıkarınaydı. Almanlar soykırıma doğrudan iştirak etmeseler de suç ortaklığı yaparak destek sağladılar. Ayrıca, Ermeni kiliselerinden, evlerinden, işyerlerinden cam başta olmak üzere toplanan metaller eritilerek Almanya’ya yollanıyordu. Bunlar silah yapımında kullanılıyordu. Alman yöneticilerin önemli bir kısmı bu metallerin kaynağını çok iyi biliyorlardı. Yine de seslerini çıkarmıyorlardı. İttihatçılar için Ermenilerden kurtulmanın şartları oluşmuştu. Emperyalist savaş bunun için en uygun ‘fırsat’tır. İttihat’ın İcra Komitesi üyesi Bahaeddin Şakir, bu fırsatı “savaştayız” diyerek şöyle devam eder: “Avrupa büyük devletlerinin müdahale etmesi gibi bir korku yoktur, dünya basını da protesto sesini yükseltemez. Protesto etse bile hiç bir sonuç vermez, ileride sorun bir oldu bitti haline gelir.” Savaş hızla dünyaya yayılırken, Anadolu ve Mezopotamya halklarının üzerine de kara bulutlar çökmeye başladı. Soykırım Ermeni, Süryani, Keldani ve Rumlar için nasıl ki büyük bir felaket ve trajedi getirdiyse; Türk, Kürt, Çerkes ve Müslüman halklar için de bu büyük suçun sanığı yapmasa da sorumlusu yaptı. Toplumumuzda ırkçı şoven yabancılaşma güçlü kökler saldı. Ermeni soykırımını inceledikçe bunun evrimini izlemek mümkün.

DİPNOTLAR

1-Talat Göçmen, Kanlı Bir Miras Öyküsü ya da Ermeni Soykırımı, T. Doğrultu sayı 21

2-Ayşe Hür, Öteki Tarih, 1. cilt sayfa 179

3-Aktaran Ayşe Hür, age sayfa 189

4-Aktaran Talat Göçmen, age

5- G. Lazyan’dan aktaran Prof. Dr. Verjine Svazlian, Ermeni Soykırımı s.78

6-Işık Kutlu, Ermeni Sorunu Üzerine, T. Doğrultu sayı 26

* Atılım Gazetesi’nin 20 Mart 2015 tarihli 165. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 20 Mart 2015, Cuma 18:06
Kategoriler: Atılım Dosya, Haberler, Politika