Soykırım nasıl ve neden başladı ve resmi tarihin yalanları

Soykırım nasıl ve neden başladı ve resmi tarihin yalanları

Ermeni Soykırımı-5

AYDIN AKYÜZ –

Şubat 1915’te İttihat önderliği, hem Kafkas cephesinde çeteci faaliyeti yoğunlaştırmak hem de Ermeni soykırımı için hazırlık yapmak ve kimi ön adımlarını atmak amacıyla Teşkilatı Mahsusa’yı (Özel Örgüt) yeniden organize etmek için çeşitli kararlar aldı ve planlar yaptı. “Üçlü İcra Komitesi” adında özel bir komisyon kurularak Teşkilatı Mahsusa’nın başına geçirildi. Teşkilatı Mahsusa’nın çeteleri, Nisan’a kadar esas olarak Kafkasya ve Van gölü çevresinde kullanıldı. Kafkas yenilgisinden sonra İttihatçıların birinci hedefi Ermenilerin tasfiyesi oldu. Teşkilatı Mahsusa’nın da asıl işi Ermeni katliamları oldu.

Emperyalist paylaşım savaşına Osmanlı devleti daha fiilen girmeden, 3 Ağustos 1994’te seferberlik ilan etti. Seferberlik özellikle Ermeni halkı derinden etkiledi. Önce 20-45 yaş aralığı erkekler askere alındı. Sonra askerlik yaş limiti 15’e indirildi, son olarak da askeri donanımın nakledilmesi ve yüklemesinde çalıştırılmak üzere 45 ile 60 yaş grubunda olanlar toplandı. 1915 Mart sonuna kadar Ermeniler de ön cephede savaşlara katılıyorlardı. Çanakkale ve Sarıkamış cepheleri başta olmak üzere hemen her cephede yer aldıkları biliniyor. Bazı kaynaklara göre Sarıkamış’ta donarak ölen askerlerin 10-15 bininin Ermeni olduğu belirtiliyor. 1915 Mart sonunda hükümetin Ermenilerin silahsızlandırılması kararı doğrultusunda Enver Paşa’nın talimatıyla ellerindeki silahlar toplanarak yaklaşık 300 bin Ermeni önce Amele Taburları’na kaydırıldılar; kademeli olarak da katledildiler. Henüz askere alınmamışlar ve asker kaçakları ise köy köy, kasaba kasaba yapılan baskınlarla toplanıyor ve genellikle yerleşim yerlerinden çıkarıldıktan hemen sonra katlediliyordu. Yozgatlı soykırım tanığı Vernioka Berberyan (Doğum 1907) yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Akşama doğru bütün erkekleri Osmanlı ordusuna göndermek üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri diğerlerinden ayırmışlar… Ertesi gün (Değirmenci Artin Ağa) değirmenin yanında bir sürü insan kafası, ayak ve eller görmüş.”(1)

Askere gitmemek için aylarca direnenler de olur. Bunlardan biri Diyarbekir’de 2 bin Ermeni gencin silah kuşanıp beş ay boyunca evlerinin damlarında direnmesi, diğeri de Zeytun’da 300 gencin Manastır’a girip aylarca direnmesidir. Benzer örneklerin daha çok yaşanmış olduğunu düşünmemizin pek çok nedeni var.

Osmanlı savaşa girince seferberliğin kapsamı daha da genişletildi. Ordunun ikmali ve iaşe kategorisine giren hemen hemen her şey toplanıyordu. El koymalarda Ermeniler özel olarak hedef alınıyordu. Yanı sıra, devlet görevlilerinin ve askerlerin bu işleri yaparken Ermenilere karşı kışkırtıcı, onur kırıcı aşağılayıcı davranışları eksik olmuyordu. Palulu soykırım tanığı Hazakhan Torosyan (Doğum 1902) aramaların nasıl yapıldığını şöyle anlatıyordu. “Şehirde aramalar başladı; sözde silah arıyorlardı; para bulduklarında kendilerinin oluyordu, soğan ayıklamak için kullanılan bıçağı bile topladılar. Silahlarını teslim etmeyenlerin tırnaklarını çekiyorlardı; dövüyor ya da silah satın almak için para istiyorlardı.”(2)

Askere gitmeyi reddedenlerin ve malının mülkünün yağlanmasına karşı çıkanların yer yer sergiledikleri direnişler, Osmanlı yönetimini daha da saldırgan hale getirmişti.

11 Kasım 1914’te, cihad ilan edilerek savaşa kutsal bir görünüm verilmeye çalışıldı. Osmanlı savaşa dahil olurken Anadolu’nun birçok yerinde Ermenilerin toptan sürgün edilecekleri ya da yok edilecekleri söylentileri dolaşıyordu. Daha Ocak 1914’te Rus basınında Alman ve Türk devletlerinin Ermeni sürgünü planında anlaştıkları yazılıyordu. “Türk gazetelerinden İktam, 17 Ocak 1914 tarihli sayısında ‘Golos Moskoy’daki haberi beceriksizce yalanlamayı deniyordu.”(3) Benzer söylentileri okuyup kayda geçiren birçok tanık var. Bu veriler, soykırımın çok öncesinden planlandığının farklı kanıtlarıdır.

İTTİHATÇILARIN JİTEM’İ TEŞKİLATI MAHSUSA’NIN DEVREYE SOKULMASI

Şubat 1915’te İttihat önderliği, hem Kafkas cephesinde çeteci faaliyeti yoğunlaştırmak hem de Ermeni soykırımı için hazırlık yapmak ve kimi ön adımlarını atmak amacıyla Teşkilatı Mahsusa’yı (Özel Örgüt) yeniden organize etmek için çeşitli kararlar aldı ve planlar yaptı. “Üçlü İcra Komitesi” adında özel bir komisyon kurularak Teşkilatı Mahsusa’nın başına geçirildi. Çetelerin amacını ve çalışma tarzını belirledi. Komisyonda, Bahaeddin Şakir, Dr. Nazım, Mithat Şükrü yer aldı. Teşkilatı Mahsusa’ya katmak için hapishanelerden, özel bir afla 30 bin hırsız, katil ve tecavüzcü salıverildi. Abdullah Çatlı ve Haluk Kırca gibi faşist katillerin hapishanelerden kaçırılarak 1980’lerde ASALA’ya karşı kullanılmasında da benzer bir yol izlendiği göze çarpıyor. Keza JİTEM’in itirafçılardan oluşturulması da bu gelenekten geliyor olmalı.

Teşkilatı Mahsusa’nın çeteleri, Nisan’a kadar esas olarak Kafkasya ve Van gölü çevresinde kullanıldı. Bu dönem Ermenilerin tasfiyesi ittihatçıların öncelikli hedefi değildi, en fazlasından ikinci ya da üçüncü hedefleri arasındaydı. Kafkas yenilgisinden sonra ise İttihatçıların birinci hedefi Ermenilerin tasfiyesi oldu. Dolayısıyla Teşkilatı Mahsusa’nın da asıl işi Ermeni katliamları oldu.

Öncesinden ittihatçılar içinde siyasi cinayetler işleyen provokasyonlar yapan küçük bir ekip olarak ortaya çıktı. 1910-’11’den itibaren de Trakya ve Batı Anadolu’da Bulgar ve Rumlara karşı çeteci saldırılarda bulunan örgüt 1913’den sonra kendilerini fedai ya da komiteci olarak adlandırırken, bu tarihten sonra Teşkilatı Mahsusa olarak adlandırılmaya başlarlar. 1914 yılında resmi statü kazanarak Bahaeddin Şakir tarafından yönetilmeye başlandı. Üniformalı kontracı özel bir birliktir artık.

Teşkilatı Mahsusa’nın çeteci geleneği Kemalist iktidara aktarılacak günümüze kadar kontrgerilla JİTEM, MİT; Hizbullah vb. adlarla yaşatılıyor. Nerede ilerici halktan yana bir gelişme olsa orada devletin bu çeteler aracılığıyla gayri resmi ya da resmi saldırıları eksik olmaz.

ZEYTUN DİRENİŞİ VAN AYAKLANMASI VE İLK SÜRGÜNLER

Ermenilere dönük genel sürgün ve katliamlar 24 Nisan 1915’te başlasa da; işkence lokal tutuklamalar, sürgünler ve katliamlar Şubat 1915’ten itibaren ivme kazanmaya başladı. Van ayaklanması ve Zeytun direnişi, resmi Türk tarihçileri tarafından “tehcir”in gerekçelerinden biri olarak öne sürülüyor. Zeytun 300 kişilik direnişçi ile ‘ayaklanma’ yapıyorlar, Van ayaklanmasından önceki devlet saldırganlığını ve katliamlarını da görmemezlikten geliyorlar.

Zeytun’daki olaylar, Şubat ayında 20-25 kişinin askere gitmek istememesiyle başlamıştır. Askere gitmek istemeyen gençler, Aziz Astavatsatsin (Tekye) Manastırı’na sığındı, onlara destek verenlerle sayıları 300’e ulaşarak, direnmeye başladılar.

Osmanlı yerel yöneticileri orantısız bir askeri yığınakla direnişi kırmaya çalıştı. İkisi, dağ topu 6 bin askerle 25 Mart’ta manastırdaki direnişçilere saldırdı. Sabahtan akşama kadar süren çatışmalarda Ermeni direnişçiler 37 ölü 100 kadar yaralı, askerlerde ise biri binbaşı olmak üzere 8 ölü 26 yaralı verildi. Olayın ayaklanmaların uzaktan yakından bir alakası yoktur. Aksine Ermeni önde gelenleri araya girerek, olayın daha fazla kayıp vermeden sonuçlanmasını sağlamışlardır. Halep valisi Celal Bey, olayların büyümesinde Maraş mutasarrıfının kışkırtıcı davranışlarının rol oynadığını belirtmiştir.

Hükümet Dörtyol’da bazı Ermeni gençlerin İngilizlerle yazışmalarını ele geçirmiş, bu veriyi Zeytun’daki asker kaçakçılarının direnişiyle birleştirerek, bunları İngiliz emperyalizminin denizden bölgeye çıkarma yapma ve eşgüdümlü bir Ermeni ayaklanması hazırlığı olarak değerlendirmiştir. Önlem olarak da Zeytun Ermenilerini Konya ovasındaki Sultaniye ve Karapınar’a, Dörtyol Ermenilerini de Osmaniye, Ceyhan ve Adana’ya sürgün etmiştir.

Zeytun’lu Ermenilerin evlerine çok değil 20 Nisan’da Makedon muhacirlerin yerleştirilmesi, İttihatçıların bu planı çok önceden hazırladıklarının göstergesidir.

“İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinin Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarıldığı 24 Nisan günü, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Paşa, Cemal Paşa’ya bir yazı göndererek, Zeytunluların Konya’ya sevklerinin güvenlik gerekçeleri nedeniyle artık mümkün olmayacağını, belirtmiş, yeni kafilelerin Urfa ve Halep’e yönlendirilmesini istemişti. Çünkü İttihatçıların imparatorluğunun tüm Ermeni tebası için başka planları vardı.”(4)

Van’daki olaylar ise Cevdet Bey’in vali olarak atanmasının ardından başladı. Cevdet bey öne çıkan bir Ermeni olan Taşnak lideri Işıkhan Bey’i görüşme bahanesiyle çağırarak, kurduğu pusuda öldürtür. Bununla da yetinmeyerek iki çocuğunu diri diri kuyuya attırır. Ardından da Kasap Taburu’nu Ermeni köylerine saldırtarak katliam ve yağmayı başlatır. Katliamın tanığı Van Narek Köyü’nden Simbat Davti Davityan’ın (Doğum 1905) anlattıkları tam bir vahşettir. “Köylere girdiler. Bizimkiler dağa çıktılar. Kadınlar ve biz çocuklar köyde kaldık. Onlar kilisenin kapısını kırarak içeri girdiler. Süt emen erkek çocukları dahi kesme emri vardı. 25 erkek çocuk öldürdüler. Kızları toplayıp götürdüler. Anneler çığlık atmaya başladı. Avlunun kapısı açık kalmıştı. Yaklaşık 20-30 erkek gördük; ayağı kesikler içinde olan dayım da onların arasındaydı. Onların hepsini manastırın ahırına doldurup üzerlerine gaz dökerek diri diri yaktılar.”(5)

Köylerde bunlar yaşanırken, Van’da Ermeni halkının öfkesi patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. Bombanın fitilini ateşleyen ise 20 Nisan 1915’te bir askerin Ermeni kadını dövmesi, bunu gören Ermeni gençlerin de askere silahla cevap vermesi oldu. Kentte çatışmalar yaşanırken, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni toplumun önde gelen aydın, sanatçı ve politikacısı Ayaş ve Çankırı’ya sürgünleri başlar. Bir dizi başkaca karar uygulanmaya konur. Van daha Ermenilerin kontrolüne geçmeden, ayaklanma daha bir kaç günlükken bu adımlar atılıyor. Resmi tarihçilerin iddia ettiğinin aksine belli ki İttihat hükümeti bu planı çok önceden hazırlamıştı. Van’daki katliam ve kışkırtmalar da bu planın parçasıydı. Hesap etmedikleri şey Ermenilerin ayaklanmayla kentin kontrolünü ele geçirebilecekleri olgusu ve Rus ordusunun kısa süre içinde Van’a kadar ilerleyebileceğiydi.

“Rus istihbaratı, 15 Mart ve 3 Nisan 1915 tarihli Türkiye raporlarında, bütün ülkede Ermenilere yönelik tutuklamalar yapıldığını, Erzurum, Dörtyol, Zeytun ve çevre bölgelerde sistematik katliamlar gerçekleştirildiğini, Van, Bitlis ve Muş’ta kanlı çarpışmaların cereyan ettiğini, Eğin’de (Kemaliye) ve bütün Ermenistan’da şiddet ve yağmalama olaylarıyla cinayetler olduğunu, iktisadi çöküntü yaşandığını ve genel bir kıyım gerçekleştirildiğini belirtmiştir.”(6)

CEPHELERDE ALINAN YENİLGİLER VE İTTİHATÇI YÖNETİCİLERİN MAZERETİ

“Ermenilere yönelik politikalarda önemli bir değişiklik, 1915 Mart ve Nisan aylarıyla birlikte gözlenir. Bu değişiklikte Kafkaslar ve Van gölü civarındaki Teşkilatı Mahsusa yenilgiler, Sarıkamış bozgunu ile Çanakkale savaşı nedeniyle İstanbul’un her an düşme tehlikesiyle karşı karşıya olmasının etkin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle Rusya cephesinde bir biri ardı sıra alınan yenilgilerden Rusya yanında savaşan Ermeni çeteleri sorumlu tutuldu. İttihatçı yöneticiler “Ermeni eylemeleri”ne onların gerçekten oynadığı rolün çok ötesinde bir anlam biçti ve bunu tüm ülke sathında Ermenilerin sürgün ve imha edilmesinin en önemli bir argümanı olarak kullandı.” (7) Döneminde sürgün ve katliamların gerekçelerinden biri olarak öne sürülen Rus ordusundaki Ermeni gönüllü klişesi bugün de resmi Türk tarihçileri tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Oysa somut veriler aksini gösteriyor. Rusya’nın teşvikiyle Kafkas Ermenilerin önderliğinde Avrupa, Amerika ve Anadolu’dan gelen bazı Ermenilerin katılımıyla savaş başlamadan Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmuştur. Başlangıçta 2.500 gönüllüden oluşan birlik 1914 Ekim’inde tamamlandığında 7.000 rakamına ancak ulaşmıştı. Bunların içindeki Anadolu Ermenilerin sayısı bir kaç yüz en fazlasından bini geçmiştir. Çok açık ki bu rakamlar Kafkas cephesindeki yüz binlerce Osmanlı ordusunun yenilgisinin mazereti olarak gösterilmesi akıl ve mantıkla izah edilebilecek bir durum değildir. Trajikomik bir durumdur. Oysa, Ermenilerin Kafkasya’ya/Batı Ermenistan’a kitlesel kaçışları ve Rus ordusuna kitlesel katılımları, katliamların başlamasından sonra olmuştur. Aynı şekilde Erzurum, Bitlis ve Van hattında Ermenilerin posta yollarına saldırıları, karakol baskınları ve telgraf tellerinin kesilmesi gibi eylemler, Ermeni devrimcileri ve eşkıyaları tarafından önceden de yapılıyor olmasına rağmen esas olarak devletin baskıları ve katliamlardan sonra yaygınlık kazanmıştır. Aksine, Ermeni devrimci önderleri katliam hazırlıkları göstere göstere yapılıyor olmasına rağmen yeterli politik uyanıklık göstermedikleri ve gerekli tedbirleri almadıkları için eleştirilmelidir. Taşnak’ın savaş karşısında izlediği ‘tarafsızlık politikası’ katliamlar başladıktan sonra da bir süre politik kararsızlık ve bekleme şeklinde devam etmiştir. Ermenilerin Kafkasya’ya geçmekte alıkoymuş, kaçıp kurtulma şansı heba edilmiştir. İkinci katliam dalgası başladığında çoğu için iş işten geçmişti.

İttihatçılar savaşlarda üst üste aldıkları yenilgilerin nedenini kendi hata ve yetmezliklerinde görme yerine en kolay ve ucuz yolu seçtiler; başarısızlığı ‘Ermenilerin ihanetine’ bağlayıp, hem hata ve yetmezliklerin üstünü örttüler hem de Ermenilere karşı kin ve nefreti yayarak soykırıma meşru bir zemin yaratmaya çalıştılar. Ermeni sürgünü ve katliamlarına doğu illerinden başlayarak yapılan bir savaş tedbiri olduğu görüntüsü vermeye çalıştılar. Bu paslanmış gerekçe soykırım zihniyetini yaşatan devletin resmi burjuva tarihçilerin ve ırkçı faşist kesimlerin popüler argümanı olmaya devam ediyor.

Osmanlı devletinin Kafkas yenilgisi, Ermenilerin genel sürgün ve katliamların yoğunlaştırarak yaymanın zamanlamasını belirleyen önemli olgulardan biridir. Kafkas yenilgisi iki temel sonuç doğurmuştur. İlki; ittihatçılar, böyle giderse topraklarının bir bölümünü daha, Anadolu’nun doğusunu kaybedecekleri korkusuna kapılmışlardır. İkincisi; Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin Kafkasya’da artık ciddi bir rol oynama imkanı kalmamıştır. Bu çeteleri içte tamamen Ermeni katliam ve tasfiyelerinde kullanma imkanı ortaya çıkmıştır. Mart sonunda çetelerin baş reisi Bahaeddin Şakir’in İstanbul’a gelmesiyle ittihat yönetimi Ermenilere karşı hareket planını güncellemiştir. Nisan sonuna kadar Doğu illerinde katliam ve katliam girişimleri devam ettirilmiş, Ermenilerin refleksleri ölçülmüş neler yapabileceklerini görmüşlerdir. Mart ve Nisan’da Van, Bitlis, Muş ve Şatakh’daki (çatak) katliam ve katliam girişimleri, soykırım için ön prova işlevi görmüştür. Ermenilere dönük genel saldırıya geçmeden önce alınması gereken önlemler ve öncelikleri; bu sayede belirlemiş oldular. 1916 Şubat’ında Çankırı-Kayseri hattında yaklaşık 40 bin Ermeni’nin katledilmesinde rol oynamış Şükrü yüzbaşı nasıl düşündüklerini şöyle itiraf etmişti; “Zira, Ermenileri padişahın yaptığı gibi katlemek isteseydik biz de çok kayıp verirdik… Ermeniler kolay teslim olmazdı. Sokaklara ve taş evlerine barikatlar kurup silahlarıyla direnirlerdi. Mesela Şebinkarahisar ve Urfalı Ermeniler aylarca devleti uğraştırdı”.(8)

Yerleşim yerlerinde katliam yapmanın Ermenilere savunma imkanı verdiğini, Van’da olduğu gibi ayaklanan Ermeniler çatışmaları bütün kente yayabileceklerini bu durumda da Osmanlı’nın kayıplarının artacağını düşündüler. O yüzden Osmanlının uzmanlık alanı olan sistematik hileleri devreye sokmaya karar verdiler. ‘Tehcir’ veya soysürüm hem katliamları örtmenin hem de Ermeni halkı aldatarak sadece geçici bir sürgünle karşı karşıya olduklarına inandırmanın bir aracıydı. Bu planlar büyük bir iki yüzlülükle ve disiplinle uygulandı, birçok sürgün konvoyu katliamla karşı karşıya kalana kadar katledebileceklerine inanmadılar. O yüzden de çoğunlukla bir savunma veya direniş imkanı yaratmak için uğraşmadılar. Sürgün yolunda defalarca aramalardan geçirilen Ermeniler, katliam ve yağma anı gelip çattığında kendilerini savunacak bir bıçak bile üzerlerinde kalmıyordu.

Tarihçi yazar Ayşe Hür, tehcir öncesi atılan adımların maddeler halinde özetledi; “1)Savaş vergisi, asker toplama ve asker kaçağı adı altında köylere sistematik baskılar yapılmıştır. 2) Teşkilat Mahsusa birlikleri Kafkas ve İran sınırlarına sızarak buralardaki Ermeni köylerinde katliamlar yapmıştı, 3) 1908’den itibaren kendi özsavunması için silah bulundurma hakkı olan Ermeni halkı silahsızlandırmaya başlanmıştı 4) Bazı sorunlu bölgelerden idari ve askeri gerekçelerle sürgünler yapılmıştı.” (9)

DİPNOTLAR

1-Prof. Dr. V. Svazlian, Ermeni Soykırımı, Belge Yayınları

2-Age.

3-Hrant Dink, Sanat ve Hayat, sayı 27

4- Ayşe Hür,

5- Prof. Dr. V. Svazlian, Ermeni Soykırımı, Belge Yayınları

6-Age

7- Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolmuştur, İletişim Yayınları

8- Krikor Balakyan, Ermeni Golgotası, Belge Yayınları

9-Ayşe Hür, Öteki Tarih 1, Profil Yayınları

* Atılım Gazetesi’nin 27 Mart 2015 tarihli 166. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 30 Mart 2015, Pazartesi 13:28
Kategoriler: Atılım Dosya, Haberler, Politika