24 Nisan 1915: Topyekûn sürgün ve katliamın startı

24 Nisan 1915: Topyekûn sürgün ve katliamın startı

Ermeni Soykırımı-6

AYDIN AKYÜZ –

1913’te kararlaştırılan ermeni soykırımı, fırsatlar kollanarak iki yıllık hazırlıkları tamamlanmış, mart, nisan 1915’te de birkaç yerde lokal ön provaları ya da pilot uygulamaları diyebileceğimiz bir süreç yaşanmıştır. Sıra, Anadolu ve Mezopotamya’da soykırım startını vermeye gelmişti. 24 Nisan’da İstanbul’da 220 aydının tutuklanarak Ayaş ve Çankırı’ya sürgün edilmeleri yeni aşamanın ilk adımıdır. Bu aydınların 129’u katledilmiş, geride kalanları bir biçimde kurtulmayı başarmıştır. Bu tutuklama ve aydın katliamıyla amaçlanan, Ermenileri önderliksiz bırakmaktı. 24 Nisan tutuklamaları ve sürgünüyle başlayan ve akabindeki bir kaç gün içinde atılan adımlara baktığımızda Ermenilere karşı lokal ve tedrici saldırılardan topyekûn bir saldırıya ve imhaya geçildiği anlaşılmaktadır. O yüzden 24 Nisan yer yer vurgulandığı gibi sembolik bir gün değildir. O gün atılan adımlar İstanbul’daki tutuklamalarla da sınırlı değildir. Ortaya koyacağımız veriler de gösteriyor ki soykırım startı tam olarak 24 Nisan’da verilmiştir. Şubat’ın sonlarından itibaren başlayan 24 Nisan’a kadar devam eden saldırılar sonrasıyla karşılaştırıldığında en fazlasından soykırım ön provası olarak adlandırabilir.

Mart, Nisan saldırı deneyimleriyle donanmış ittihatçı önderlik soykırım saldırısının ilk hamlesinde direniş potansiyelini ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Van, Muş, Bitlis, Sasun ve Şatakh katliam ve katliam girişimlerine karşı Ermenilerin sergiledikleri direniş, ittihatçı önderliğe göstermiştir ki aynı hattan yüründüğünde Ermeni direnişi Anadolu’nun dört bir yanına yayılacaktır ve bir iç savaşa dönüşme potansiyeli taşımaktadır. En azından bu aşamada başka imkanları vardır, yoksa gerektiğinde halkları birbirine kırdırtmaktan çekinmeyeceklerdir. 24 Nisan’da İstanbul’daki Ermeni toplumunun aydın, yazar ve önderlerinin sürgün yapıldığı gün; Dahiliye Nazırı (içişleri bakanı) Talat Paşa tarafından bütün vilayet ve mutasarrıflıklara “Ermeni önde gelenleri”ne seyahat yasağı getirildiğini telgrafla bildirir. Sonraki aylarda seyahat yasağının kapsamı genişletilerek; önce 17-55 yaş arası Ermeni erkekleri, 21 Ağustos’ta da tüm Ermenilere bulunduğu yeri terk etme yasağı getirildi. Böylece, Ermeniler öndersiz kaldıkları gibi bölgeler arası iletişimleri de tamamen kesilmiştir. Bu iletişimsizlik, Ermeni halkının yaşananları öğrenmesi, savunmaya geçmesi ya da direniş örgütlemelerini engellemiş, sürgünler ve katliamlar karşısında tam bir felç hali yaratmıştır. Bir çok bölge, sıra kendilerine gelene kadar, devlet görevlerinin hilelerine, yalan ve aldatmalarına kanmış, “tehcir”e boyun eğmiştir. Sürgün konvoyları, yerleşim yerlerinden uzaklaştıklarında katledilmişlerdir. Katliamı önceden haber alan ancak kıyımdan şans eseri kurtulmayı başaran tanıkların anlatımları sayesinde haberdar olmuşlardır. 24 Nisan’da tüm vilayet ve mutasarrıflıklara ulaştırılan bir talimat da şüpheli görülen tüm Ermenilerin gözaltına alınıp tutuklanması olmuştur. Keyfi tutuklamalar art arda gelmiştir. 24 Mayıs’a kadar 2.345 kişi tutuklanacaktır. Bunların tamamına yakını hapishanelerde işkence altında ya da sürgün yollarında katledilmişlerdir. Yine tüm Taşnak ve Hınçak örgütlerinin kapatılması, yöneticilerinin tutuklanarak oluşturulacak Divan-ı Harb-ı Örf-i İdare Mahkemelerine sevk edilmeleri talimatı da 24 Nisan’da verildi. Aynı gün ilgili vilayetlere gönderilen bir diğer talimat da; daha önce Zeytun, Maraş civarından Konya’ya sürgün edilenlerin rotası değiştirilerek; İskenderun, Dörtyol, Adana, Hacin, Sis’den “ihracına lüzum görülecekler”le birlikte Der Zor’a sürgün edilmelerinin istenmesi olur. Bu, önceki sürgünlere benzememektedir. Gerçekte bir katliam talimatıdır. Çünkü aynı paralelde Teşkilat-ı Mahsusa çetelerine sürgün güzergahları iletilerek katliam talimatı verilmiştir. Çok değil, iki gün sonra, 26 Nisan’da Harbiye Nazırı (savaş bakanı) Enver Paşa, hükümetin Ermeni örgütlerini kapatma, evrak ve belgelerine el koyma, tutuklama ve silah arama karalarını özel bir yazı ile tüm ordu kumandanlarına iletir. Enver Paşa, Müslümanların silahlarına el konulmayacağını özel olarak vurgular. Genel arama ve silah toplama işi tam bir talana, sistematik ve vahşi işkencelere dönüşür. Yozgat’lı Berberyan böyle bir tanıklığını da anlatmaktadır: “Katliamdan önce zaptiyeler gelip silahları topladılar. Zengin Karapet Efendi’nin oğlu demiş ki; ‘silahımız yok’ zaptiyeler arama yapmış, silah bulmuş ve onun tırnaklarını çekmiş, kollarının altına da haşlanmış yumurta koyarak bağlamışlardı.”(1)

Harputlu Hakob Holobikyan’ın (Doğum 1902) babasının gördüğü işkenceler ayrı bir vahşetin göstergesidir. “Asık suratlı birisi olan Ahmet onbaşı işkence etmek için babamı hapishane hücresinden işkence odasına getiriyor; yüzüstü yatırıyor, her iki yanında duran polisler palamut ağacından yapılmış coplarla emir bekliyorlar. Babamdan tekrar mauser, mossin tüfekleri, revolver vermesini istiyor. “Ver! Ya da yat! Başlayın vurmaya!” diye emir veriyor onbaşı, kırk darbeden sonra oturtuyorlar. Ahmet onbaşı diyor ki; “Silahlarını getirmek istemiyor musun?” Babamın anlattığına göre Ahmet onbaşı yanına kilise ve okulun müzik öğretmenini, Armenak Petrosyan’ı oturtmuştu; yani kendisinden sonra sıra ona gelecekti “Muallim Efendi, silahım yok”. Yeniden kırk darbe indirirler ve aynı soruyu yöneltirler. Cevap yine aynı olur. Üçüncü defa yatırmadan evvel sorar: “Söyle kimin silahı var?” Babam, ispiyoncu olamazdı. Bilse bile söylemezdi. Yüz yirmi darbeden sonra yarı ölü halde tutukevine sürüklerler”.(2)

Bölgede katliam ve sürgünler Nisanda başlamış olmasına rağmen; Van ve civarı Erzurum, Bitlis ve kazaları Muş ve Tabri’nin “tehcir” talimatı 9 Mayıs’ta ulaşır yerel yöneticilere. Dikkat edilirse sürgüne ilk uğrayan yerler, güneyde İngiliz devletinin çıkarma yapabileceği düşünülen bölgeler, doğuda ise Rus devletinin ilerleme güzergahında olan bölgeler. Resmi tezlere göre tehcirin amacı “bağımsız Ermenistan kurma düşüncesiyle savaş içindeki kendi devletlerini arkadan vuran Ermenilerin verdikleri zararı önlemek gayesiyle zorunlu olarak alınmıştır”. Çünkü “Ermeni tehdiş (terör) hareketleri bir türlü durmak bilmeyince, hükümet ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır”.(3) İflah olmaz şovenist aydınların da sıklıkla kullandığı bu tezin hiçbir tutar yanı olmadığından, her tarafından yama yapıyorlar, ama açık yamayla kapanacak gibi değil. Ankara, Yozgat, Eskişehir, İzmit, Adapazarı… Ve daha sayamayacağımız onlarca yerin hangi savaşın cephe gerisi olduğunu izah edemiyorlar. Ankara gibi uzun yıllardır Ermenilerle Türkler arasında hiçbir ciddi olayın olmadığı ve kentin eşrafının ve valinin karşı çıkmasına rağmen “tehcir”in başlatılmasını görmemezlikten geliyorlar. Katliamları çete saldırılarına ve hastalıktan ölümlere indirgeyince her şey halloldu sanıyorlar. Binlerce Ermeni, Kürt ve Türk tanığın anlatımları, 1919’da İstanbul’da başlayan mahkeme tutanaklarını yok sayıyorlar. Osmanlı arşivlerinin bir kısmını yok edip kalanına da erişimini engelleyince her şeyin üstünü örttüklerini sanıyorlar. Bu yamanın dikiş tutmayacağı çoktan belli oldu. En iyisi gelin günahlarınızla yüzleşin. Ne kadar erken yüzleşirseniz, sizin için o kadar hayırlı olur.

DİPNOTLAR

1- Prof. Dr. V. Svazlian, Ermeni Soykırımı, Belge Yayınları

2- a.g.e

3- Genelkurmay Arşivi, Teoride Doğrultu, sayı 21

* Atılım Gazetesi’nin 3 Nisan 2015 tarihli 167. sayısında yayımlanmıştır.

 

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 3 Nisan 2015, Cuma 12:08
Kategoriler: Atılım Dosya, Haberler, Politika