Ruanda; dünyanın gözleri önündeki soykırım

Ruanda; dünyanın gözleri önündeki soykırım

ONUR BİNBİR –

Sadece üç ay içinde 1 milyona yakın insanın katledildiği Ruanda katliamı üzerinden 21 yıl geçti. Emperyalizmin ve sömürgeci güçlerin körüklemesiyle yükseltilen ırkçılık, bir halkın soykırıma uğramasına yol açtı. Ruanda’da azınlıktaki Tutsiler, dünyanın gözleri önünde yaşanan katliama maruz kaldı.

6 Nisan 1994’te başlayıp 100 günde 1 milyona yakın insanın katledildiği bir tarihin diğer adıdır Ruanda. Aynı dili konuşan, aynı dine inanan insanların, sömürgeciler tarafından birbirine nasıl kin ve nefretle düşman edilişinin tarihidir.

Ruanda nüfusunun yüzde 90’ı çiftçi Hutulardan, yüzde 9’u göçebe ve hayvancıkla uğraşan Tutsilerden ve yüzde 1’i de Twalardan oluşmaktadır. Tutsiler, göçebelik ve avcılıktan gelen özelliklerininden kaynaklı Ruanda’ya hakim politik güç olurlar. 1800’lerin sonlarına doğru Almanya bölgeyi koloni olarak işgal ederken, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda’yı, Milletler Cemiyeti mandası olarak Belçika’ya devretmek zorunda kalır. Belçika’nın bölgeye hakim olmasıyla birlikte, ilk yaptığı şeylerden biri de, bölgede yaşayan halkları etnik olarak birbirinden ayırmak olur. Kimliklerde etnik kökenin belirtilmesi zorunlu kılınır. “Belçikalılar bir yandan Hutulara zorunlu işçiliği dayatırken, diğer yandan da azınlık olan Tutsileri yöneticilik görevlerinde kullanması”(1), halklar arasındaki ilk ayrışmaları da beraberinde getirir.

1933’te yapılan nüfus sayımı ile de halk Tutsi, Hutu ve Twalar olarak üçe bölünür. Irksal ayrışım giderek artan oranda halklar arasına yayılır. 1959’da gerçekleşen “Sosyal devrim”le birlikte, devlet yönetimi bu kez Hutuların eline geçer. Uzun yıllardır Tutsilerin yönetiminde ikinci sınıf vatandaş olarak kalan Hutular, Tutsiler’i işgalci ve yabancı bir halk olarak görmeye başlarlar. Birleşmiş Milletler’in II. Dünya Savaşı’ndan sonra koloni halkların bağımsızlığı konusundaki müdahaleleri sonrasında Ruanda, 1962’de bağımsızlığını ilan eder. Bu dönemde Tutsiler elinde bulundurdukları siyasal gücü artırmanın yollarını ararken, Hutular da çoğunluk olarak kendi haklarını savunmaya başlarlar. 1962’de yapılan seçimlerde, Tutsiler’e yönelik sert açıklamalarıyla tanınan Kayibanda devlet başkanı olarak seçilir. 5 Temmuz 1973’e gelindiğinde, gerçekleşen askeri darbeyle yönetim Hutu elit tabakasının eline geçer. Darbeyle başa gelen Habyarimana yaşanan ekonomik krizlerin etkisiyle bölgede etkisini artıran Fransa ilişkileri geliştirerek, IMF ve Dünya Bankası’ndan yardım almaya başlar. Fransa’nın etkisiyle halklar arasındaki ırksal ayrışım her zamankinden daha fazla körüklenir. Fransa ile yapılan askeri antlaşmalarda “Her yıl dört milyon Frank değerinde silah ve askeri teçhizatın Fransa’dan Ruanda’ya gönderilmesini; Ruanda ulusal polis teşkilatının kurulması ve eğitimi için gerekli olan Fransız askeri personelinin ülkede konuşlandırılmasını kapsamaktaydı.”(2) Halklar arasındaki ayrım günlük yaşamın her alanında kendini göstermeye başlar. Tutsi azınlık ya ülkeden sürgüne zorlanır ya da şehirlerin belli bölgelerine sıkıştırılır.

1980’lerde yönetimi ve çoğunluğu elinde bulunduran Hutular, Fransa’nın askeri desteğiyle birlikte, sistematik olarak Tutsileri katletmeye ve tutuklamaya başlar. Özellikle “Tutsi önde gelenleri araba kazaları adı altında suikastlarla katledilmeye başlanır”(3). Bunun sonucunda yüz binlerce Tutsi, Uganda sınırına göç ederek buralarda kurulan kamplarda yaşamaya başlar. Tutsiler, geldikleri bu kamplarda örgütlenerek Ruanda Yurtsever Cephesi’ni (RPF) kurarlar. RFP’nin büyük çoğunluğunu Tutsiler oluşturmaktadır. RPF, 1990’larda artan katliamlara karşı Ruanda’nın içine girerek geniş bir alanda hakimiyet kurar. İç savaş süreci de bu dönemde başlar.

Fransa’nın askeri ve ekonomik desteği arkasına alan Hutular, Fransa’nın askeri operasyonlarıyla Tutsilerin başkente yürüyüşünü durdurur. İktidar partisi lideri Habyarimana bu süreçte demokratikleşme sürecinin başladığını söylese de, Hutuların siyasi önderliği bu süreçte Tutsilerden kökten kurtulmanın yollarını aramaya koyulur. Irkçı parti, gazete ve radyolar, Tutsilere karşı kara propaganda bu yapılar tarafından her zamankinden fazla sürdürmeye başlar. “Hutulara 10 emir” başlıklı bildirilerde Tutsiler açıktan hedef gösterilir. Bugünlerde ülkenin gizli bölgelerinde Fransız askerleri tarafından yerel milis güçlerine askeri eğitimde verir. 1990-1993 arasında süren iç savaş, bir nevi Hutular ve Tutsiler arasındaki savaşın da ifadesidir. Birleşmiş Milletlerin iç savaşa müdahale etmesiyle birlikte Arusha Mutabakatı’na göre, BM Barışı Koruma Gücü’nün (UNAMIR) Ruanda’ya gelmesi sağlanmış olsa da, ok yaydan çıkar, Hutular geniş bir katliam planları yapmayı sürdürür. “İnterhamwe” adı Hutulardan oluşan halk milisleri kurulur. Bu milislere verilen eğitimlerde “hamam böceği” olarak görülen Tutsilerin temizlenmesi gerektiği öğretilir. 1994 yılına gelindiğinde artan ekonomik sarsıntıların yanı sıra, barış görüşmelerinden dolayı Tutsilerin ülkeye dönmeye başlaması Hutuları daha fazla rahatsız etmeye başlar. Irkçı örgütlenmeler Çin’den ve diğer ülkelerden binlerce pala ve kesici alet almaya başlar. Gelişmeler, Fransız istihbaratı tarafından Fransız Hükümeti’ne sunulur.

11 Ocak 1994’te BM’ye bir faks çeken Kanadalı komutan Romeo Dallaire, ülkedeki Tutsi azınlığa karşı katliam hazırlıkları hakkında bilgi verir. ‘Soykırım faksı’ olarak tarihe geçen bu bilgi, BM tarafından görmezden gelinir. Bu açık katliam planından aylar önce haberdar olan Fransa ve BM duruma sessiz kalarak soykırımın sorumluları arasındadırlar.

SOYKIRIMIN BAŞLAMASI

Arusha’daki barış görüşmelerinden dönen Devlet Başkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak, 6 Nisan 1994 tarihinde roket atılarak düşürülür. Hutulara göre Tutsilerin yaptığı bu suikast soykırımın başlamasının da bahanesi olur. (Sonradan çıkan bazı belgeler devlet başkanının uçağının, Hutulu ırkçı çeteler tarafından düşürüldüğünü ortaya koyar.) Hükümet ırkçı partiler tarafından lağvedilir, yerine etnik milliyetçilerden oluşan geçici bir hükümet atanır. Asker, polis ve halk mislileri hızlı bir şekilde palalar ve kesici aletlerle yolları kapatır. Daha önceden belirlenen evlere, bölgelere saldırılar başlar. Radyolardan ırkçı anonslar yapılarak “Özgürlüğün yakın olduğu”, “Kadın çocuk fark etmeden Tutsilerin katledilmesi ve ülkenin temizlenmesi” gerektiği duyuruları yapılır. Kimliklerde ırkların ayrı yazılıyor olması katliamcı çetelerin işlerini daha da kolaylaştırır. Bu katliamdan Tutsiler büyük oranda katlediliyor olsa da, Tutsileri öldürmek istemeyen ya da muhalif olan Hutular da bu çetelerce katledilir. Muhalif liderlerden kadın başbakan Agathe Uwiringiymana bu nedenle öldürülür. 8 Nisan’da Tutsilerin yaşadığı bütün bölgeler tutulur. Ülkede bulunan 2500 BM askeri, başbakanla birlikte öldürülen 10 Belçikalı askeri bahane göstererek büyük oranda çekilir. Geriye kalan 450 civarı BM askeri de sadece ülkede bulunan yabancılar tahliye etmekle görevlendirilir. BM bu kararla, Hutulu ırkçı çeteleri cesaretlendirerek, yaşanan soykırıma sessiz kalarak taraf olur. Fransa’nın BM’deki etkisiyle de soykırım günlerce Batı basınına yansımaz. Olay “yerel kabileler arasında yaşanan bir iç savaş” olarak lanse edilir. Fransız basını ancak soykırımın 14. gününde katliama dair bazı haberler yapmaya başlar.

Batı Hükümetlerinin gözleri önünde ve bilgisi dahilinde 100 gün boyunca 800 bin ile 1 milyon arasında Tutsi ve muhalif Hutu katledilir. Sokaklar, nehirler, ormanlar yüz binlerce parçalanmış cesetle dolar. Soykırım boyunca yüz binlerce kişi de ağır olarak yaralanır, özellikle Tutsili çocuklar kolları bacakları kesilerek ölüme terk edilir. Yaklaşık 2 milyon kişi soykırımdan kaçarak kurtulmaya çalışır. Soykırım ancak Tutsilerin askeri gücü olan RFP’nin başkenti ele geçirmesiyle durdurulabilir. O zamana kadar soykırıma tepkisiz kalan Fransa, RFP’nin başkenti ele geçirmesinden sonra askeri müdahaleye başlar. Fransa’nın bu askeri operasyonlarla bir çok soykırım suçlusunu ülkeden kaçırdığı sonradan ortaya çıkar.

Ruanda’da yaşanan soykırım emperyalizm ve sömürgecilik kendi çıkarları doğrultusunda bölgeye yerleşmek için halkları birbirine kırdırmanın tüm yol ve yöntemlerini kullanır. Sömürgecilik, bölgeyi yönetebilmek için etnik kimlikleri ön plana çıkarmış, etnik kimliklerin birbirine karşı nefretini sistematik bir şekilde örgütleyerek bölgeye kalıcı olmaya çalışmıştır. Ruanda soykırımı batının “özgürlükler dünyasının” sömürgeci çıkarlardan başka bir şey olmadığının da kanıtıdır. Belçika’nın etnik kimlikleri ayrıştırması, Fransa’nın bunu sürdürüp kökleştirmesi, BM’nin ve ABD’nin buna sessiz kalması soykırımın yaşanmasının nedenlerindendir.

1- Catherine Newbury, “Background to Genocide: Rwanda”, A Journal of Opinion

2- Mel McNulty, “France’s role in Rwanda and external military intervention: A double discrediting”, International Peacekeeping,

3- Catherine Newbury

* Atılım Gazetesi’nin 10 Nisan 2015 tarihli 168. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 16 Nisan 2015, Perşembe 15:56
Kategoriler: Atılım Dosya, Haberler, Politika