Ya söküp alacağız, ya söküp alacağız

Ya söküp alacağız, ya söküp alacağız

FADİME ÇELEBİ

Karşımızda medyası, yargısı, yasası, polisi, devletin tüm mekanizması ile örgütlü bir erkek şiddeti varken, biz de; sosyalisti, feministi, yurtseveri, örgütlüsü, örgütsüzü bütün kadınlar birlikte mücadele etmekten başka çaremizin olmadığı ortadadır.

“Tuzu uzatmadı”, “Islak saçla dolaştı”, “Zamanında yemek yapmadı”, “Saatinde eve gelmedi”, “Seslendim cevap vermedi”…

Kadın cinayetlerinde ve kadına yönelik şiddette erkeklerin ve erkek egemen yargının temsilcisi hakimlerin ‘kurtarıcı’ bahaneleri. Bu komedinin en son versiyonu Özgecan’ın mahkemesinde sergilendi.

Dersine iyi çalışan, muhtemelen şimdiye kadarki erkek adaletinin verdiği kararları ezberleyen ve erkek katillerin can simidi taciz, tecavüz ve katliam ‘bahanelerini’ araştıran Suphi Altındöken ve cinayet ortakları, baştan aşağıya buram buram erkeklik kokan bir savunma yaptı. Mahkeme salonu ne kadar erkek kokuyorsa aynı kokuya çürümüşlük de eşlik ediyordu.

Katilin “Hakim bey, ben sinirli adamım, küfretti benim de gururuma dokundu” diyerek kendini savunması; suçu, vahşice katlettiği Özgecan’a yıkmaya çalışırken bile, erkekliği çiğnendiği için cinayet işleyebileceğine meşruluk yaratmaya çalışıyordu.

Erkekler bu ve benzer bir sürü ‘erkeklikle’ açıklanan gerekçelerle her gün beş kadını öldürürken, bir taraftan da gayet soğukkanlı bir şekilde ne kadar haklı ve masum olduklarını anlatarak bir kez daha toplumsal erkekliğin zeminini sağlamlaştırıyor. Tıpkı Özgecan davasında katilin, tüyler ürperten bir soğukkanlılıkla işlediği cinayetin meşru olduğunu sadece hakime değil topluma empoze ediyordu.

Erkek egemenliğinin sadık yargısı ise tüm bu bahaneler ile kadınlar katledilirken büyük bir ustalıkla hafifletici sebepler bulma yaratıcılığına giriyor. “Öldürmüş ama tek seferde öldürmüş; 15 yıl düş.” “Tecavüz etmiş ama aslında sevmiş; 10 yıl düş”, “Dövmüş ama kadın da hak etmiş; 5 yıl düş”…

Yeri gelmişken, erkek yargının hafifletici sebeplerin sadece erkeklere işlediğine dair küçük bir hatırlatmaya fayda var. Mahkeme tutanaklarında çokça geçen ‘meşru müdafaa’, yani özsavunma kadın katilleri için bir hak iken söz konusu kadınlar olunca ‘vahşi hislerle adam öldürmek’ oluyor.

Evet, Nevin’den bahsediyoruz.

Hani şu tecavüzcüsünü ibreti alem için öldüren ve köy kahvesinin ortasına atan, hani şu erkek egemenliğine karşı özsavunma hakkını kullanan, hani şu tecavüz karşısında susmayıp erkek egemenliğini çat diye ortasından ikiye bölen ve müebbet hapis cezasının bile az bulunup ağırlaştırmış müebbet istenen o kadın, Nevin Yıldırım.

Yargı, Nevin ile kadın katillerini aynı adalet kriterleri ile yargılamıyor. Nevin, sadece tecavüzcüsü olan bir erkeği öldürmüyor, toplumsal erkekliğe çok ağır bir darbe vuruyor. Bu yüzden sadece ‘adam öldürme’ suçundan değil toplumsal erkekliği öldürmeye teşebbüsten yargılanıyor. Kadın katilleri ise yasada adı bile olmayan ‘kadın öldürmekten’ ya da ‘insan öldürmekten’ değil ‘adam öldürmekten’ yargılanıyor. Ve erkek yargı, öldürülenin kadın olduğu her davada aynı bilinç ve irade ile erkeği koruyor.

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri söz konusu olduğunda her defasında işbirliği halindeki erkek egemenliği karşımıza çıkıyor. Peki bu gerici işbirliği karşısında biz ne yapacağız? Aslında cevap karşıtında gizli: Gerici erkek işbirliğine karşı kadın dayanışması ve erkek şiddetine karşı kadın özsavunması. Kadın özgürlük mücadelesinin tarihi, bize yürümemiz gereken yolu gösteriyor. Yapmamız gereken kendi mücadele deneyimimizden öğrenmek. Kadına yönelik şiddet davalarında müdahil olduğumuzda, erkek yargının o kadar da kolay erkekleri koruyamadığını, Münevver Karabulut, Esin Güneş, Ayşe Paşalı, Ebru Torun ve daha nice davalarda gördük.

Daha fazla davaya müdahil olmalı ve bu davaları toplumsal mücadelenin konusu haline getirmeliyiz. Çünkü bu cinayetler nasıl ki tek tek erkeklerin değil, politikse ve toplumsal erkek egemenliğinin suçuysa, tek tek katledilen kadınların da davası değil, bütün kadınların davasıdır.

Karşımızda medyası, yargısı, yasası, polisi, devletin tüm mekanizması ile örgütlü bir erkek şiddeti varken, biz de; sosyalisti, feministi, yurtseveri, örgütlüsü, örgütsüzü bütün kadınlar birlikte mücadele etmekten başka çaremizin olmadığı ortadadır. Kadın dayanışması içinde örgütlü hareket ederek kadın iradesi, aklı ve gücü ile davranmak, öldürülen kadınlara borcumuzdur. Öldürülme tehlikesi altındaki kadınlara ise öz gücünü kuşanmasına hizmet edecek dayanaktır.

Özsavunma hattını geliştirmeli ve kadının öz gücünü açığa çıkarmanın yol ve yöntemleri üzerine tartışmalı, bilinç açıklığını sağlamalıyız. Erkek egemenliğinin yasalarına karşı mücadele yürütürken aynı zamanda fiili meşru özsavunma hattımızı da döşemeliyiz. Kadınların tarihsel ezilmişliğe başkaldırısı, erkek egemenliğiyle yürütülen fiili meşru mücadele olduğu açıktır. Kazanımların yolunu bu hat çizmiştir. Nasıl ki özgürlük altın tepside sunulmayacaksa, kadın özgürlüğü de erkekler tarafından bize sunulmayacak; ya söküp alacağız ya söküp alacağız.

Nevin’den, Rojava kadın devriminden, Hindistan’daki Pembeli Kadınlardan, Kızıl Sopalı Kadınlardan öğrenmeliyiz ve yaşanmış uluslararası deneyimlerden öğrenerek ilerlemeliyiz.

* Atılım Gazetesi’nin 19 Haziran 2015 tarihli 178. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 29 Haziran 2015, Pazartesi 13:11
Kategoriler: Güncel, Haberler, Kadın, Makaleler, Özgür Kadın