Yeni güçler yeni olanaklar yeni kadrolar

Yeni güçler yeni olanaklar yeni kadrolar

MLKP’nin merkezi yayın organı Partinin Sesi’nin 84. sayısında yer alan “Yeni Güçler Yeni Olanaklar Yeni Kadrolar”, devrimci zamanların kadro yetişmesi ve gelişmesinde devrimci sıçramalara yol açtığına dikkat çekiliyor. Yeni güçlerin yeni kadrolara dönüştürülmesi sorununu ele alan yazı, geçmiş alışkanlıkların rolüne özel vurgu yapılıyor ve “Bugünkü gençler çok daha hızlı gelişmekte ve daha büyük sorumluluklar almaya adaydırlar. Bu gerçeği görmemek bir ‘ihtiyarlık hastalığı’dır” eleştirisi yöneltiyor.

Sınıf mücadelesi düz bir çizgide ilerlemez. Durgunluk, hızlanma, ani sıçramalar, birden ve hızla dibe çökme gibi pek çok aşama devrimci mücadelenin gelişim seyrini tarif eder. Devrimci parti bu durumu dikkate alır. Bu, onun duruma boyun eğmesi anlamına gelmez, koşulları hesaba katması gerektiği anlamına gelir. Her aşamada devrimci örgütün amacı, koşullara devrimci yönde müdahale ederek onu devrimci iradenin gücüyle değişikliğe uğratmaktır. Örgüt ve mücadele biçimleri, yani taktik hamleler tam da bu amaca bağlı olarak belirlenir.

Kadroların gelişimi de benzerdir. Bazen birkaç yılda alınan mesafe öyle bir an gelir ki birkaç ayda, hatta daha kısa bir zamanda alınır. Sınıf mücadelesinin seyri bunda önemli bir etkiye sahiptir. Devrimci yükseliş yıllarında kadroların gelişim hızı önceki yıllara kıyasla çok daha yüksektir. 68 kuşağı buna örnektir. Dönemin devrimci önderleri ve tüm temel kadrolar 18-25 yaşlarındadır. 1967-’68 yıllarının lise-üniversite öğrencileri, bir iki yıl içinde devrimin temel kadroları ve önderlerine dönüştü. 1970’lerin ikinci yarısından sonraki devrimci yükseliş yıllarında da durum farklı değildi. O yıllarda en üst kademe yöneticiler de dahil kadroların büyük çoğunluğunun yaşı 25’in altındaydı.

Nesnel devrimci olanakların elverişsiz olduğu koşullarda devrimci kadroların hızla gelişimi için de koşullar görece elverişsizdir. Böyle zamanlarda yeni bir devrimcinin ideolojik dönüşümü için uzun bir zaman; başkalarını devrimciliğe ikna etmek için de çok çaba sarf etmek, çok emek harcamak gerekebilir. Böyle koşullarda zamanın akışı yavaştır, devrimci kadroların yaşadığı mücadele deneyimi azdır, haliyle tecrübe biriktirmek için gereken zaman görece uzundur.

Durgunluk ve geri çekilme yıllarında ise kadroların gelişim hızı görece zayıflar. Örneğin, Türkiye cephesi için 12 Eylül yılları tam da böyledir. Bunun nedenini faşist teröre her zamankinden daha fazla başvurulması olarak açıklamak yeterli olur mu? Kuşkusuz hayır. Emekçi sınıfların, ezilenlerin burjuva devletle, sermaye düzeniyle ilişkilenişlerinde meydana gelen değişim de hesaba katılmalıdır, elbette bunun payı da önemlidir. Burada, burjuva hegemonyanın yeniden inşa edildiğini görebiliriz.

Ama eğer sorun yalnızca faşist terör ve burjuva ideolojik hegemonya olsaydı, Kuzey Kürdistan’da da benzer bir durumun yaşanıyor olması gerekirdi. Oysa orada gelişmenin yönü farklı oldu. Bir kaç on kişi ile başlayan gerilla mücadelesi kısa zamanda Kürdistan’ı saran serhıldanlarla birleşti ve gerilla safları binlerce savaşçıyla doldu. Daha bir yıl önce çobanlık yapan Kürt gençleri komutan oldu, köhnemiş feodal geleneklerin kölesi genç kadınlar devrimin özgür savaşçıları ve kadroları haline geldi.

Burada, devrimci iradenin belirleyici etkenlerden biri olduğunu görüyoruz. Nesnel koşulları hesaba katarak, ona doğru devrimci bir müdahalede bulunarak olayların akışında değişiklik yapılabilir, “devrimci zaman” hızlandırılabilir. Birlik Devrimi de tam da böyle bir müdahale değil midir? Böylelikle kadroların yetişme zamanı hızlanmamış mıdır? Pek çok komünist kadro bu dönemin ürünü değil midir?

Yine de kabul edilmelidir ki verili nesnel koşullarda köklü bir değişiklik meydana gelmedikçe, devrimci iradenin etkisi tek başına belirleyici olmaz. Burjuva ideolojik hakimiyetin zayıfladığı, kitlelerin arayış içinde olduğu, bir devrimci durumun ortaya çıktığı koşullarda ise devrimci iradenin “devrimci zaman” üzerindeki etkisi, nicel olmaktan çıkarak nitel bir hal alır. Böyle zamanlarda evrimci gelişme yerini devrimci sıçramalara bırakır. Kadroların yetişmesi ve gelişmesinde de devrimci sıçramalar yaşanır. Devrimci ideolojinin etki alanı, dönüştürme gücü ve hızı artar. Dün bir kaç yılda yetişen kadro, şimdi bir kaç ayda hatta bir kaç haftada yetişir olur. Devrimci durumun ve yükselişin olduğu koşullarda kadro ihtiyacı da artar elbette, ama aynı zamanda şimdi kadro kaynakları çoğaldığı gibi kadroların yetişme zamanı da kısalmıştır.

ALIŞKANLIKLARIN GÜCÜ

Gelin görün ki, bu koşullar altında pek çok alan kadro yetersizliğinden yakınabilmektedir. Hani neredeyse “kadro duası”na çıkılacak. Oysa bu, bir nehrin içinde yüzerken susuzluk çekmeye benzer. Su bulmak için toprağı kazmaya gerek yok, su yüzeye vurmuş zaten. Ne yazık ki alışkanlıkların gücü kimi zaman bunu görmeyi engelleyebiliyor. Devrimci sıçramaları anlayamayanlar geçmişteki evrimci gelişmeye takılıp duruyor. Geçmişteki dar bir çevrede sıkışıp kalma halinin alışkanlıkları bugünü de yönetmeye devam ediyor.

Alışkanlıkların gücü bununla sınırlı değil. Kadroların gelişim hızında meydana gelen sıçramayı dikkate almayanlar hızla devrimcileşen yeni kadrolara deyim yerindeyse “çocuk” muamelesi yapıyorlar. Halbuki koşullar değişti “çocuklar” böyle zamanlarda çok daha hızlı büyüyor. Bunu hesaba katmayan ve kadro sıkıntısından yakınanlar kendilerinin tam da bu “sıkıntı”nın nedenlerinden biri olduklarını görmüyorlar. Etrafları kadro adayları ile dolu ama onları göremiyorlar ve dahası onların kadrolaşmasının önünde engel oluyorlar.

Bunlar, konjonktürel ya da bir başka deyişle dönemsel alışkanlıklar. Bir de yapısal alışkanlıklar var. Bir partinin yaşı ilerledikçe tecrübesi artar ama aynı zamanda gençlerin sıçrayarak ilerleme şansı görece azılır. Dün 20-25 olan yönetici kadro yaşı yükseldikçe yükselir. Şimdi 20-25 yaşında olanlar için yönetici görevler “uzak bir gelecek”in konusu haline gelir. Bu bir partinin dinamizmini kemiren bir hastalığa dönüşebilir. Bunun önüne geçmenin yegane yolu “genç akış”ın önünü sürekli açık tutmaktır. Ne yazık ki alışkanlıkların gücü bunu engel olabiliyor. Bugünün “ihtiyar”ları bir zamanlar daha çok gençken, bilgi ve tecrübe düzeyleri bugüne kıyasla çok geriyken, çok önemli sorumluluklar üstlendiklerini unutuverir. Oysa bugünkü gençler çok daha hızlı gelişmekte ve daha büyük sorumluluklar almaya adaydırlar. Bu gerçeği görmemek bir “ihtiyarlık hastalığı”dır. Yaşlanmak biyolojik bir durumdur, ihtiyarlık ise bir ruh hali, bir düşünüş biçimidir. İhtiyarlık bir politik hastalıktır. Geçmişte takılıp kalma, anılarda yaşama, bugünün olanaklarını ve dinamizmini görmeme, nasihatçılık ve gençliği beğenmeme, kendi döneminin davranışlarına ve tarzına bir kutsallık atfetme, “nerede o eski bayramlar” ruh haline saplanıp kalma, bu hastalığın kimi semptomları arasında sayılabilir. Kadrolaşma çalışması aynı zamanda bu hastalığa karşı mücadeleyle elele yürütülmelidir.

Diğer bir yapısal alışkanlık kadınlara karşı tutumdur. Kadınların toplumsal cins bilincinin yükselmesi ve devrimci mücadelede öne çıkışlarını kavrayamayanlar dünkü alışkanlıklarını devam ettirir ve bilhassa genç kadınların kadrolaşmasının önünde engel hale gelirler. Bu bir “toplumsal erkeklik hali”dir ve aşılmalıdır. Yine de bu “toplumsal erkeklik hali”nin yalnızca erkeklerle sınırlı olmadığı akılda tutulmalıdır. Kadınlara daha çok yer açılması devrimci iradenin konusu yapılmalı, bu konudaki yapısal alışkanlıklar yerle bir edilmelidir.

GÖREV, EĞİTİMİ YÜKSELTME

Kadroların sayısını artırmak için yapılması gereken ilk iş, yeni güçlere iş vermede cesur davranmaktır. “Yeni güçler”den kasıt, zaten var olan bildik kişiler değil. Henüz yeni çevre ilişkisi haline gelmiş, partinin yükselen politik etkisinde kalmış ama henüz çalışmalara dahil olmamış olanlardır. Bu kişiler bir çağrı, bir görev beklemektedirler. Eğer bunlar hızla örgütlenememişlerse bunun yegane nedeni onlara ulaşma yeteneği göstermeyen partililerin geçmişte kalmaları, günün gerçeklerini, insan gerçeğini, devrimci durumu, sıçrama ve kopuş dönemini anlayamaması, günün ihtiyaçlarına yanıt olamamasıdır. İşin ilginci, kadro sıkıntısından en çok yakınanlar da bu pratik içindeki yoldaşlardır. Potansiyel kadro denizinde yüzerken onu realize etmenin çaresini düşünmek ve bu yolda harekete geçmek, bu amaçla yeni güçlere iş vermek yerine, artan iş yükü altında ezilirken başka alanlardan kadro transferi peşinde koşanlar da aynı pratiğin sahibi komünistlerdir.

Yapılması gereken ikinci iş, yeni güçleri eğitmektir. Öyle yıllara yayılmış, ya da aylarca süren bir eğitimden söz etmiyoruz. Kuşkusuz uzun vadeli eğitimler gerekli ve yararlıdır. Burada bahsi edilen yeni güçlerin hızlandırılmış eğitimidir. Eğer faaliyet zamanı haftada yedi gün ise bunun iki günü eğitime ayrılmalı, eğitim “günlük koşuşturmanın” bir parçası haline getirilmelidir. Eğitimin içeriği, partinin temel politikaları, programı, strateji ve taktiği olmalıdır. Marksist leninist klasikler, bu temel içeriğe bağlı olarak eğitimin konusu yapılmalıdır. Eğitim için özel hocalar tutulamayacağına göre her düzeyde kadro kendini bir eğitmen olarak örgütlemeli, bu görevi kendi dışına, bir başkasına havale etmemelidir.

Yapılması gereken üçüncü iş, kadroların sorumluluk düzeylerinin yükseltilmesini geciktirmemektir. Devrimci çalışma içinde hızla pişen ve aynı zamanda hızla eğitilen yeni güçlere hızla yeni sorumluluklar verilmelidir. Alışılagelmiş faaliyet alanlarıyla sınırlı kalınarak yeni sorumluluk alanları ve görevler çoğaltılamaz. Yeni alanlara açılma ya da var olan alanlarda yeni mevziler oluşturma hedefi ve yönelimi ile bu başarılabilir. Nasıl ki Rojava’ya giden genç insanlar savaş ve inşa gerçekliği içinde hızla pişiyor ve komutanlaşıyorlarsa, diğer faaliyet alanlarında da hızla pişme ve komutanlaşma olanağı vardır.

* Atılım Gazetesi’nin 26 Haziran 2015 tarihli 179. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 2 Temmuz 2015, Perşembe 14:28
Kategoriler: Haberler, Politika