Havayı barışa döndürmek

Havayı barışa döndürmek

7 Haziran seçiminden yenilgiye çıkan AKP iktidarı, kaybettiği kanı yeni sömürgeci savaş politikasını devreye sokarak kazanma amacını hepten deşifre etmiş durumda. Kuzey Kürdistan’da askeri operasyonların yayılmasıyla birlikte Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin süresinin uzaması, bu amacın ilk emareleri olarak zaten ortaya çıkmıştı. AKP’nin savaş politikasını tırmandırarak Rojava’yı hedef alacak bir askeri hareketlilik içine girmesi ise sürecin merkezine oturan bir gündem haline gelmiştir. Savaş arabasına bağlanmış bir basın-medya ordusuyla manipülasyonun dahi canını okutacak bir habercilikle PYD’nin hedef alınması, tırmanan savaş politikalarına iç kamuoyunu hazırlamanın uğraşları olarak okunabilir.

AKP iktidarı, DAİŞ’le karşılıklı çıkar temelinde bin bir ilişki geliştirerek, Rojava devrimini boğma saldırılarının doğrudan destekçisi oldu. Rojava devrimi sadece AKP’nin değil, bölgedeki monarşik, şeriatçı oligarşik devletlerin de hedefinde oldu. Halkların kışkırtılması üzerinden var olan bu faşist sistemlerin içinde bir vaha olmakla birlikte, jeostratejik konumu bakımından da kritik bir noktada durmaktaydı. Suriye, bu bakımdan emperyalist kapışma ve dizaynın bir alanına dönerken, aynı zamanda ezenlerle ezilenlerin çelişkilerinin keskinleştiği bir zemini ortaya çıkardı. Rojava, bu çelişkinin ezilenler lehine kazanımının en somut haliydi. Bir yanda emperyalist savaş politikaları sonucu statükolarını koruyan oligarşik sistemler, diğer yanda bu statükoyu alt üst etmeye başlayan Rojava.

AKP’nin Rojava alerjisi, bu bakımlardan sadece Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenmiyor. Aynı zamanda, hatta bundan daha fazlası; Kanton sisteminin Ortadoğu’nun “makus” tarihini değiştirecek yeni bir yön çizmesidir. Kobanê zaferinden sonra Girê Spî’nin devrim cephesine dahil olması, yeni bir eşiktir bu bakımdan. Zira, Girê Spî, tüm Ortadoğu toplumsal yapısının bir minyatürü olarak Suriye’deki Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer halkların, “böl-yönet” politikalarına karşı birleşik bir mücadele kanalına akması, Ortadoğu’daki devrimin niteliksel olarak yeni bir aşamaya gelindiğine işaret eder. Girê Spî’den sonra Rojava hinterlandının genişlemesi, bu noktada askeri ve toplumsal inşa hamlelerinin başarıyla yürütülmesi, devrimin tüm Suriye’ye yayılma potansiyelini de güçlendiriyor.

Rojava devriminin genişleyip kendini yaymaya başlamasıyla Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi diğer faşist, monarşik ve şeriatçı düzenlerin hinterlandının daraldığı görülmektedir. Kurumsal ve ideolojik yapısıyla sağlam görünen bu sistemlerin devrim cephesinin güçlenmesiyle beraber içte de çatırdamaya başladığını görmek zor olmasa gerek. Türkiye’de HDP’nin başarısı, bu anlamıyla en somut örneklerden biridir.

Tüm bunlardan dolayı, Rojava alerjisinin bu devletlerin içinde yaratacağı reaksiyon, yeni savaş planlarının da devreye sokulmasını koşullamaktadır. Zira, bu devletlerin varoluşsal zemininin yeniden üretilmesi bakımından bu bir zorunluluğu da işaret ediyor. Dahası emperyalist devletler bakımından da aynı zorunluluk söz konusudur. DAİŞ’in havadan bombalanarak güçten düşürülmesinin taktiksel boyutta ele alındığı, stratejik boyutta ise hedefin Rojava’nın kontrol/kıskaç altında tutulması, geriletilmesi ve nihayetinde olanaklı olursa tasfiye edilmesi olacağını kestirmek güç değil.

Ancak, DAİŞ gericiliğine karşı savaşmış ve “imkansız” denilen Kobanê zaferini kazanmış ve bundan dolayı tüm dünya ezilenlerinin dikkat merkezine oturmuş YPG/YPJ güçlerini doğrudan hedefe almak gibi bir maceraya düşülmesi de varoluşsal zeminin hepten kaymasına neden olur. Bu durumda Cerablus üzerinden DAİŞ tehdidini öne çıkartıp devrim cephesini yarmak dışında başka bir “çare” çıkmayacak savaş planlarından. Zira, bu söylem, “Kürtler demografik yapıyı değiştiriyor” yaygarasından daha da komik görünmektedir. Bu da gösteriyor ki bölge devletleri bakımından artık savaş gerekçelerini temellendirmek neredeyse imkansız bir noktaya varıyor. Ortadoğu’da ezilenlerden yana dengeler değiştikçe, ister emperyalist devletler isterse de bölgedeki faşist ve gerici sistemler bakımından olsun, savaş gerekçelerinin alanı daha da daralmaya devam edecektir.

AKP’nin tampon bölge gerekçeleri bu bakımlardan kendi oy tabanını bile inandırmaktan uzaktır. Ancak, AKP iktidarının yeniden güç kazanması ve stabilizasyonu bakımından öne çıkmış seçenek de budur. Koalisyon planlarının buna göre dizayn edileceği de şimdiden öngörülebilir.

Elbette bölgedeki gerici-faşist devletlerin planlarını devre dışı bırakacak tek seçenek, devrim cephesinin genişletilecek bir barış politikasının hayat bulmasıdır. Ortadoğu’da ezilenlerden yana esen hava, ülkemiz somutunda yüzde 13,1’lik başarıyla somutlanmıştı. Bu başarının ilerletilmesinin en önemli yollarından biri de, bölgesel savaş planlarını devre dışı bırakacak bir barış hareketinin geliştirilmesidir. Bu noktada emek, barış ve demokrasi güçlerinin Barış Bloku kurması önemli bir eşiğin aşılması ve barışın toplumsallaştırmanın yolunun açılması anlamına gelmektedir. Dahası Rojava’dan başlayan devrimin Suriye’de alabildiğine güçlendirmektedir. Barışın toplumsallaştırılmasıyla sadece sömürgeci savaş politikaları engellenmeyecek, aynı zamanda Ortadoğu devriminin geleceği savunulacaktır. Bu, ülkemiz devrim mücadelesi bakımından da yeni bir nitelik sıçramasını yansıtacaktır. Barış, savaş karşıtlığından öte bir devrimin savunulması ve geliştirilmesinde somuta kavuşmaktadır.

* Atılım Gazetesi’nin 16 Temmuz 2015 tarihli 182. sayısında yayımlamıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 16 Temmuz 2015, Perşembe 11:06
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler